Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
yeni_osmanli

Çözüm süreci, TKP, komünizm, Mekke Anlaşması, ANAP, transfer, Tarlabaşı, işçi, COP31, resmi tarih 

Emperyalist kriz yeni ortaklıklar yaratıyor: Mekke Anlaşması

Gamze Erbil

Yayın Tarihi: 10.09.2026 , 11:04 "0 dakikalık okuma süresi"
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması, Ortadoğu coğrafyasında yeni NATO konuşlanmasının uzantısı olan bir “silahlanma ittifakı”na işaret ediyor.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Salman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif 7 Ağustos Cuma günü, Mekke’ye karşı namaz kıldı. Ardından bu kurguyla uyumlu bir şekilde “Sünni Müslüman İttifakı” olarak yorumlanan Mekke Anlaşması’nı imzaladılar.

Anlaşmanın temel maddesi üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılması ve buna karşı ortak caydırıcılık geliştirilmesi. Bunun yanında, “Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında savunma işbirliğinin bütün alanlarda derinleştirilmesi, ortak güvenlik mekanizmalarının güçlendirilmesi ve bölgesel barış, güvenlik ve istikrarın desteklenmesi” öngörülüyor.

Mısır konusu 2024 başından beri çözülmedi mi?

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, konuyu netleştirmek için Anadolu Ajansı’na konuk oldu. Anlaşma üzerinde 2 yıl 8 aydır çalıştıklarını söyledi. Bunu veri alabiliriz. 

Fidan, Mısır’ın katılımıyla ilgili meseleyi basit teknik bir sorun gibi yansıttı ve her an değişiklik olabileceğini vurguladı.

Burada bir tutarsızlık var. Çünkü bu üzerinde çalışılan aralıkta, yani geçen yıl, Mısır’ın da dahil olduğu başka bir ittifak gündeme gelmişti ve eğer Mısır bu anlaşmaya katılacaktıysa teknik bir sorun olmaması beklenirdi. 

Yani sorun teknik değil, siyasi görünüyor. Mısır’ın güncel tercihlerinin farklı olduğunu biliyoruz. Buna döneceğiz.

‘Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için’

Şu çok tartışılan 5. madde konusuna bakalım; birine saldırılınca diğerlerinin de o savaşa katılması gerekir diye yorumlanmasının şart olmadığı bir dönemdeyiz. Referans gösterilen NATO içinde de -Türkiye’nin 2012 sonrası çok iyi tecrübe ettiği gibi- hiç öyle olmadı zaten. Nitekim bu, hemen iki gün sonra Yemen-Suudi Arabistan kapışmasında kanıtlanmış oldu. 

Bu formülasyon; daha çok anlaşmanın “siyasi konumlanış taahhüdü” niteliğinin altını, militer bir ruhla çizmeye yarıyor. Ve çağımızda bu ruhla, müttefikiniz uğruna savaşmanız gerekmiyor. Yine çağımızda bu “örtülü” bir desteği vereceğiniz vaadini içeriyor; yakın örneği Rusya ve Çin’in İran’a desteğinde görüldü.

5. madde ile ilgili zemini muğlak tartışma bir yana; altı çizilmesi gereken bu üç ülkenin siyasi ittifak olma iradesi göstermiş ve bunun askeri boyutuna dair de niyet beyan etmiş olmasıdır.

Antikomünist cihatçı çetelerin yönetimi

Anlaşmanın askeri işbirliği boyutunun NATO himayesinde olduğunu varsaymak durumundayız. Bu üç ülkenin farklı kombinasyonlarla Batı emperyalizminin çeşitli karanlık müdahalelerinde üstlendiği roller hatırlanacak olursa (Afganistan Özgürlük Savaşçıları, Özgür Suriye Ordusu gibi oluşumların yönetilmesi), NATO bağlantısı konusunda daha derin hipotezlerin de önü açılabilir. Ama şimdilik gördüğümüz, Ortadoğu coğrafyasında yeni bir Batı/NATO konuşlanmasının bir parçası olarak gündeme gelen bir “silahlanma ittifakı”dır.

Elbette tıkır tıkır işleyen planlardan ve mükemmel biçimde dağıtılmış rollerden bahsedemiyoruz. Özellikle Ortadoğu söz konusu olduğunda, önde gelen aktörlerin biriken çelişkilerin altında kalması ve bambaşka bir konumlanışa sürüklenmeleri yakın dönemin yinelenen bir gerçekliği. Yine de yeni bir Batı ve NATO konuşlanmasının kritik unsurlarının, İran savaşının derslerini de içerecek şekilde belirginleşmekte olduğunu öne sürebiliriz:

Batı/NATO neyin peşinde?

İran’ın etkisi mümkün olduğunca kendi coğrafyasına sıkışmalı, burada karadan kuşatma ve taciz olanakları devrede tutulmaya devam etmeli.

İsrail’in güvenliği, daha yakın ABD desteğini (ABD ordusunun bölgedeki yer değiştirme hamleleri, CENTCOM’un Ürdün coğrafyası yakınlarında üslenmesiyle tamamlanabilir) ve çevre ülkelerin Suriyelileştirilmesini gerektiriyor. 

Çin ve Rusya’nın bölgede emperyalist roller üstlenmesi ya da bölge ülkelerine alternatif işbirlikleri ve rotalar sunması engellenmeli. Bölgesel rotalar ve işbirlikleri Batı himayesine yarar sağlayacak ve İsrail’in çıkarlarına uygun şekilde tasarlanmalı.

Türkiye, Irak ve Suriye’de rol üstlenmeli; bu, İran’ın sınırlanmasını içermeli (ki Suriye’de bu sağlandı), ancak Türkiye’nin başına buyruk bir etkinlik kurmaması da gerekiyor ve bu İsrail’in talep-hamleleriyle sınırlanmalı/denetlenmeli.

Türkiye-İsrail arasındaki kontrollü gerilim, Ankara’nın Lübnan ve Filistin’de “Müslüman arabulucu” rolünü emperyalist/siyonist politikaları meşrulaştırmak için yerine getirmesiyle çerçevelenmeli.  

Silah sanayisi üretim kapasitesi artan Türkiye, Körfez ülkelerinin NATO’lulaştırılması ve silahlanması konusunda rol üstlenmeli. ABD’nin bölgede kaybettiği güvenilirliği bu şekilde telafi edilmeli. 

İsrail-İran geriliminde Türkiye üçüncü odak olarak kalmalı; her birinin bölgesel müttefikleri belirginleşmeli.

Bölgede ittifak ilişkileri ve düşmanlıklar, NATO ve Batı emperyalizminin çıkarlarına uygun şekilde yapılandırılmalı. Özellikle Körfez ülkelerinin güvenlik ve bağımlılık ilişkilerinde son savaşla birlikte ortaya çıkan ABD’nin korumasına duyulan güvenin zedelenmesi durumu ikame edilmeli ki bu da Mekke Anlaşması gibi anlaşmaların zeminini tarif ediyor. Mevcut sıcak gelişmeler ve onların biriktirdiği çelişkiler bu tabloda değişiklikleri getirebilir; ancak anlaşma ve yeni belirginleşecek olan “saflaşmalar” bu çerçevede okunmalı. Türkiye’yi ilgilendiren kısmı, 2004’te biçilen bölgesel rollerin, araya giren gelişmelerin ortaya çıkarttığı yeni durumlar/zorunluluklarla birlikte “yeniden yükleniyor” olması.

Sistemin ve aktörlerin neye ihtiyacı var?

Anlaşmanın tarafı ve hepsi Batı emperyalist sisteminin orta gelişkinlikteki aktörleri olan ülkelerin konum ve ihtiyaçları farklı. Ama üretilen çare tek ve aynı: Daha fazla silahlanma ve etki alanını genişletecek emperyal arayışlar.

Suudi Arabistan, son altı aylık dönemde (esasen on yıllardır) ciddi yalpalamalarla Batı ve ABD’ye bağlılığını sürdürüyor. Güvenlik sorunları ve ABD şemsiyesinin yetersizliği gibi gelişmelerle yüzleşmek durumunda kalıyor. İran konusunda tutumu uçtan uca savruluyor ve kurduğu ittifaklar da kalıcı olamıyor. Emperyalist hiyerarşi içinde eskisi gibi konumlanması mümkün olamıyor ve irtifa kaybediyor. Yeni bir kurgu içinde, para karşılığı askeri koruma sağlaması gerekiyor.

Türkiye ve Pakistan da sistem içindeki rolleri ve sistemin bugünkü krizi nedeniyle zorlu yükler altında kalan ve kendilerini koruma altına almaya çalışan aktörler.

İran ve İsrail konusunda Suudi Arabistan’dan daha fazla ortak noktaları var. Ancak bugünkü konumlanışlarının kalıcılığı ve tutarlılığının garantisi bulunmuyor. Bölge politikalarında etkilerini yükseltmek için Suudi Arabistan’ı ve onun mali imkânlarını yanlarında tutmayı istiyorlar.

Kime karşı olduğu önemli değil

Birileri bu anlaşmanın İran’ı hedef aldığını iddia edebilir; ama İran öyle düşünmediğini beyan etti. Buna gerçekten inanıp inanmadığından bağımsız olarak bu politikayı benimsemesi diplomatik olarak en doğrusu. 

Başka birileri üç Müslüman ülkenin İsrail karşıtlığında birleştiğini ileri sürüyor, ki istenen ve Batı cephesinin de öyle görünmesine izin verdiği görüntünün bu olduğu anlaşılıyor.

İbrahim Anlaşmaları’nın sınırından dönen Suudi Arabistan, İsrail’le stratejik ilişkilerini aslında hiçbir zaman riske atmamış olan Türkiye ve Pakistan... Hepsi kendilerine bölgede biçilen rolün sınırları içinde İsrail karşıtı bir blok izlenimi vermeyi tercih edebilir.

Her durumda çelişkiler birikmeye devam ediyor. Krizdeki emperyalist sistemin merkezleri, krizin yüklerini bu ülkelere bindirme konusunda son derece tereddütsüz olacağından biriken çelişkilerin çeşit çeşit provokasyon ve manipülasyon için de zemin sunduğunu hatırlatalım. Öyle ki, bu ülkelerin tek tek ya da blok olarak sürecin bir noktasında kendilerini İran’la ya da İsrail’le savaşta bulmamalarının garantisi yok.

Emperyalist kriz, emperyalist odakları daha fazla savaşa zorluyor. Türkiye gibi daha yüksek konum elde etmek isteyen aktörler için savaş hazırlığı dışında bir açılım şansı bulunmuyor. İttifaklar ya da düşmanlıkların yoğunlaşmasının, açık ve gizli anlaşma ve hazırlıkların, silahlanma ya da askeri işbirliklerinin oluşmasının işaret ettiği yönde hep daha fazla savaş var.

Kamplaşmalar ve savaş dansları

Anlaşma duyurulduğunda, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın karşısında İsrail, Hindistan, BAE, Mısır ittifakının belirginleşebileceğinden bahsediliyordu. Mısır’ın Hindistan ve BAE ile ekonomik ilişkileri, İsrail ile sorun yaşamayı göze alamayacak oluşu, Türkiye’yle mesafeyi açtığı dönemde Yunanistan ve Kıbrıs ile giriştiği işbirlikleri (Akdeniz’deki güç kapışmalarının da parçası olarak) siyasi olarak Mekke Bloku’na dahil olmasının önünü kapatıyordu. Ancak yakın zamanda yükselen Türkiye-İsrail krizinin bu başlığı bir kez daha tartışılır hale getirdiğine tanık olundu. 

Suriye’nin bu krizle birlikte Türkiye ile ittifakını daha fazla “resmileştirme” ihtiyacının netleşmesi, Bangladeş’in anlaşmaya katılacağı yönündeki iddialar henüz savaş kamplarının kapışmasının bitmediği şeklinde okunabilir.

Pozisyon değiştirmelerin bir süre daha devam edeceğini, hatta beklenmedik başka sıcak gelişmeleri tetikleyeceğini düşünebiliriz. 

Değişmeyecek olan düşmanlık ve ittifak oluşumlarının silahlanma ve askeri hazırlıkları yoğunlaştırmasının, hegemonya krizinin zorunlu sonucu olduğu ve emperyalist merkezlerin de bunu, sınırlarını son tahlilde kendilerinin belirleyeceği şekilde onayladığı. 


Türkiye’nin normalleşmesi normal mi?

Hakan Fidan’ın işaret ettiği 2024 yılı başı, Türkiye’nin Batı emperyalizmi ve onun bölgesel müttefikleriyle sallantılı ilişkilerini rehabilite etmesinde kritik bir dönemeçti. Rehabilitasyon süreci Türk Dış Politikasında “normalleşme” olarak kodlanıyordu. Ondan önceki 10-12 yıl Türkiye kapitalizminin uluslararası sistem içindeki rolü konusunda hayli çalkantılı bir dönem yaşanmış ve ilişkilerde önemli siyasi kırılmalar olmuştu. 

2012, Türkiye kapitalizminin uluslararası sistemdeki konumunu yükseltme ve Yeni Osmanlı hülyalarını gerçekleştirme için taahhüt altına girdiği “vazifelerinde” önemli bir yetersizlik gösterdiği, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) misyonunun başarısız olduğu yıl. 2004 NATO toplantısından itibaren hazırlıkları yapılan ve Arap Baharı sürecinde artık hayata geçirilmesi umut edilen bölgesel rollerinin buharlaştığı tarih. Genişletilmiş Ortadoğu’da oyun kurucu rol üstlenmesine izin verilen ve bunun için her türlü şımarıklığına da katlanılan AKP iktidarı ve Türkiye burjuvazisi, artık itilip kakılan ve yalnız bırakılan; tehdit ve şantajlarla hizaya getirilmeye çalışılan ve “rejim değişikliği” senaryolarında rol biçilen bir aktör haline gelmişti.

Büyük Ortadoğu Projesi; 

1. Direnişler,

2. Emperyalist odaklar arasındaki rekabet ve

3. Sistemin biriktirdiği çelişkilerin yarattığı siyasi krizler

sonucu Suriye’deki Batı planının tutmaması nedeniyle yerini Büyük Ortadoğu Kaosu’na bıraktı. Kürt açılımı, Müslüman Kardeşler hamleleri, Rusya ve İran’la ilişkiler, Körfez’deki NATO misyonları vs. bu kaos içinde bumeranglara dönüşürken; ülkede patlayan bombalar, büyük siyasi hesaplaşmalar ve nihayet 15  Temmuz darbe girişimi gibi “darbeler” de bu normal olmayan dönemin içerideki görüntüleri oldu.

Türkiye dış politikasına, emperyalist odaklar arası rekabeti kullanarak kendi önemini satma ve pazarlıkçılık gibi tutumlar hakim olurken Batı emperyalizmine “sitem” ve tekrar aileye kabul edilme aranışı baskın oldu. 

Ankara’daki 2026 NATO zirvesi bu normalleşme aranışının son halkası oldu. Şimdi, Ortadoğu’da yeni bir kamplaşma ve rol kapma yarışına tanık olunuyor. Yeni stratejik tercihler ve Türkiye gibi ülkelere düşen yeni görevler, bu süreçlerde belirleyici olacak. Hegemonya krizi derinleşen ABD emperyalizminin NATO kampı içinde yükselme hayallerinden vazgeçmeyen Türkiye, bir kez daha şansını zorluyor.


yeni_osmanli
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 11'inci sayısı "Kim istiyor kim itiraz ediyor? Türkiye'nin yeni düzeni" başlığıyla çıktı. Bu sayıda yeni çözüm sürecinden Yeni Parti'nin kuruluşuna, tarikatlara yönelik operasyonlardan Mekke Anlaşması'na dünyanın ve Türkiye'nin kritik gündemleri masaya yatırıldı. 106. yaşına giren Türkiye Komünist Partisi'nin dünü, bugünü ve yarını da derginin sayfalarında yerini aldı.