Çözüm süreci, TKP, komünizm, Mekke Anlaşması, ANAP, transfer, Tarlabaşı, işçi, COP31, resmi tarih
Yakın tarihte TKP'nin müdahaleleri: Öyle bir Parti var!
Ortaklaşa
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik süreci
2000’li yılların başlarında Türkiye’nin ekonomik ve siyasi açıdan emperyalist sisteme daha fazla açılmasının ülkeye refah ve demokrasi getireceğini savunanların elindeki en büyük koz Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği müzakereleriydi. Bu koz AKP iktidarının ilk yıllarında da cumhuriyetçi kamuoyunun gardını düşürmek, siyasal islamcılara karşı olan sağduyulu güvensizliğini kırmak için; bilhassa tam üyelik müzakerelerinin başlamasının kararlaştırıldığı 2004 Brüksel Zirvesi’nden itibaren bolca kullanıldı.
Bu olurken, Türkiye solunun büyük bölümü demokrasi kervanına katılmış, “emeğin Avrupası”na dahil olmaktan bahsediyordu. Ufuk Uras, Murat Belge, Orhan Pamuk gibi sol liberal ideologlar sadece kendi çevrelerinde değil, Türkiye’nin cumhuriyetçi kamuoyunun tamamında Avrupa Birliği üyelik sürecinin yarattığı çekinceleri etkisizleştirmek için zaman zaman tetikçiliğe varan bir ideolojik şiddet uyguluyorlardı.
Türkiye Komünist Partisi bu ortamda net bir sermaye karşıtı ve antiemperyalist duruşla Avrupa Birliği müzakerelerine karşı çıktı. 2005 yılında TKP’nin öncülüğünde kurulan Yurtsever Cephe’nin en önemli gündemlerinden biri Avrupa Birliği müzakerelerinin yarattığı sahte iyimserliği dağıtmaktı. Eylemlerde “Avrupa Birliği patronların birliği” sloganları atılıyor, konu TKP yayınlarında her boyutuyla işleniyordu.
Müzakereler zamanla duraksadı ve gündelik siyasetin gündemi olmaktan çıktı. Ne var ki TKP’nin sergilediği duruş, toplumun önemli bir bölümünde milliyetçiliğin alternatifinin liberalizm değil yurtseverlik olduğu fikrinin yerleşmesini sağladı.

ABD emperyalizmi ve NATO
TKP’nin Türkiye siyasetine geri döndüğü yıllarda en önemli gündemlerden biri ABD’nin Irak işgaliydi. Konu egemen sınıflar açısından çok gerilimliydi. Öyle ki, Meclis 1 Mart 2003’te, Türkiye’nin işgale dahil olmasına zemin teşkil edecek bir tezkereyi oylamış ve AKP oylarının bölünmesi sonucunda kabul edememişti.
Ne tesadüftür ki, İran’a karşı yürütülen saldırganlık sırasında olduğu gibi Irak işgali sırasında da, 28-29 Haziran 2004’te İstanbul’da bir NATO zirvesi toplanmıştı.
TKP, 12 Mart 2003’te İskenderun Limanı’nın ABD ordusuna asker, silah ve mühimmat sevkiyatı için kullanılmasına karşı çok kritik ve ses getiren bir eylem düzenledi ve bu eylemden itibaren Türkiye’de Irak savaşına karşı yükselen antiemperyalist öfkenin en önemli öncüsü haline geldi. Bu doğrultuda TKP yayınları başka hiçbir basın kuruluşunun yapmadığı bir iş yapıp işgali direniş cephesinden takip etti, ABD’nin savaş suçlarını ve kayıplarını haberleştirerek savaşın bir kahramanlık hikayesine dönüşmesine engel oldu.
Ayrıca Parti, bu dönemde, emperyalist işgali devrik Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in despotluğunu ve Irak Kürtlerine karşı işlediği suçları gerekçe göstererek meşrulaştırmaya çalışan liberal ve Kürt milliyetçisi siyasi eğilimlere karşı çok önemli bir ideolojik mücadele vermiş; Kürt halkının sorunlarının Irak ya da Türkiye’de emperyalizm tarafından çözülmeyeceğini, aksine çok daha derinleştirileceğini vurgulamıştı.

Özelleştirmeciliğe karşı devletçilik
AKP iktidarının ilk yılları, Turgut Özal’ın 24 Ocak kararlarıyla başlatılan, 80’ler ve 90’lar boyunca tüm işçi mücadelelerine karşı sürdürülen, Kemal Derviş’in “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ile hız kazanan özelleştirme dalgasının son aşamasına sahne olmuştu. AKP’nin ilk maliye bakanı Kemal Unakıtan’ın kamu varlıklarını “babalar gibi satmakla” övündüğü, “ne komünist ülkeymişiz, sata sata bitiremedik” gibi tuhaf beyanatlarda bulunduğu bu dönemde TKP amasız, fakatsız bir özelleştirme karşıtlığı yürütmüş ve devletçiliği savunmuştu.
TKP’nin bu mücadelesi, sadece AKP iktidarına değil, bu iktidarın özelleştirme politikalarına soldan destek verenlere de karşıydı. 90’lar boyunca aklı liberalizmle zehirlenmiş ve sermaye düzenini değil sadece devleti düşman bellemiş “solcu”lar için özelleştirme “bürokrasiyi zayıflatıp demokrasiyi güçlendiriyordu” ve bu tez, sağcı liberallerin “devlet hantaldır, özelleştirme verimliliği yükseltir” gibi emek düşmanı tezlerini tamamlıyordu.
Özelleştirme saldırısının emekçiler açısından nasıl bir yıkım anlamına geldiği 2009 sonunda patlayan Tekel eylemlerinde görülecek ve TKP Türkiye’nin dört bir yanından gelip başkent Ankara’nın ortasında aylar süren bir işgal eylemi yapan emekçilere soldan en büyük desteği veren özne olacaktı.
TKP’nin bu mücadelesi özelleştirmeleri durduramadı, ancak devletçiliğin tamamen terk edilmesi ve tüm üretimin piyasaya bırakılmasının “sınıfa saldırı” olduğunu güçlü biçimde tarihe not düştü. Bu sayede, emekçi halkın bugün yaşadığı derin yoksulluk ve hayat pahalılığı karşısında solda piyasacılık savunulamıyor ve emekten yana olduğunu iddia eden herkes açıkça “devletçilik ve planlama” diyemese de en azından “kamuculuk” demek zorunda kalıyor.

Yeni Osmanlıcılık
“Yeni Osmanlıcılık” kavramı yerli ve yabancı çeşitli kaynaklarda kullanılmış olsa da, bu eğilim ilk kez TKP tarafından AKP iktidarının yürüttüğü karşıdevrimci rejim değişikliğinin siyasi-ideolojik karakteri olarak tanımlandı. TKP yayınlarında çeşitli vesilelerle kullanılan kavram 6 Ekim 2006 tarihli 9. Kongre Raporu’nda yerleşiklik kazandı ve bu tarihten itibaren, AKP’nin iç ve dış politikada attığı her adımda ne denli isabetli olduğu görüldü. Son bir yıl zarfında hız kazanan ancak uzun bir geçmişe sahip olan “çözüm” sürecinin ideolojik çerçevesinin “etnik kökenler arasında demokratik İslam kardeşliği” olarak çizilmesi, Ortadoğu’da askeri uzanımları da olan bir “Türk-Kürt-Arap ittifakı” kurulma hedefinin açıkça dile getirilmesi, Türkiye sermayesinin öncelikli uluslararası yayılma menzilinin eski Osmanlı coğrafyası olarak tanımlanması gibi olgular, meselenin AKP’nin fantezilerinden ibaret olmadığı gösteriyor. Aksine Yeni Osmanlıcılık, Türkiye sermayesinin emperyal, yayılması hevesleri ile bu heveslere hizmet etmek için kurulan, tüm düzen partilerinin bir şekilde benimsediği “Yeni Türkiye” konseptini tanımlıyor. Bu yüzden TKP, ideolojik-siyasi mücadelesinin ana hedefini bu dönüşümü durdurmak olarak tanımlıyor.

Toplumcu Anayasa
Türkiye’nin AKP eliyle sokulduğu dönüşümün kapsamlı bir Anayasa tartışması tetikleyeceği sürecin çok erken aşamalarında görülmüş ve Türkiye Komünist Partisi 2007 yılındaki Anayasa değişikliği referandumu sırasında, konuya emekçi halkın çıkarları doğrultusunda müdahale etmek için Toplumcu Anayasa Taslağı’nı yayınlamıştı. Bu metin, sosyalist bir Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl bir Anayasa’ya sahip olacağı düşüncesinden yola çıkıyor ve toplumun, sosyalizmi henüz bir alternatif olarak görmeyen ancak Türkiye’nin yaşamakta olduğu dönüşümden rahatsızlık duyan ilerici, yurtsever ve cumhuriyetçi kesimleriyle bir tartışma zemini kuruyordu. Bu tartışmada TKP, AKP ve diğer gerici güçlerin bir karşıdevrimle yıktıkları Cumhuriyet’in yerine kuracağı rejimin karşısına ancak devrimci bir alternatif rejim projesiyle çıkılabileceğini; dolayısıyla karşı devrimin er ya da geç gündeme getireceği gerici bir Anayasa değişikliğine de devrimci bir Anayasa alternatifiyle yanıt verilmesi gerektiğini savunuyordu.

Ergenekon aldatmacası
AKP iktidarını pekiştiren ve Türkiye’yi bugünlere getiren en önemli olaylardan biri Ergenekon Operasyonu ve onu başka isimlerle takip eden Fethullahçı yargı komplosuydu. Liberal ideologlar ve solun onların peşine takılan büyük bir bölümü tarafından bir çeşit “temiz eller” girişimi, kontrgerillanın tasfiyesi olarak destek verilen bu davalara TKP ilk günden karşı çıkmış ve operasyonun, AKP iktidarının Türkiye’yi dönüştürmeye ve cumhuriyeti yıkmaya yönelik ajandasının bir parçası olduğunu saptamıştı. TKP Yalçın Küçük, İlhan Selçuk gibi ilerici isimlerle Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz gibi faşistlerin aynı torbaya doldurulmasının bir aldatmaca olduğunu vurguluyor; operasyonun Türkiye’nin yurtsever, cumhuriyetçi birikimine, 2007 ilkbaharındaki Cumhuriyet Mitinglerinde kendisini gösteren toplumsal tepkiye yapıldığını savunuyordu.
Bu konuda TKP’ye en çok saldıranlar sol liberaller oldu. “Ergenekonculuk” kelimesinin hem bir hakaret hem bir ihbar olduğu günlerde Parti bu sıfatla, faşist olmakla suçlandı.
Süreç bütün karmaşıklığıyla 2010 Anayasa Referandumu’na uzandı ve bu tarihe geldiğinde artık iş işten geçmişti. AKP iktidarının Cumhuriyeti yıkma projesi etrafında, Fethullahçıların ve Yetmez Ama Evetçi liberallerin büyük çabalarıyla kurulan, artık tamamen liberalleşmiş Kürt milliyetçiliğinin de referandumu boykot ederek sessizlikle destek verdiği ittifak karşısında, solda bir Hayır cephesi kurulmuş olsa da etkisiz kaldı. Cumhuriyetin yıkılma sürecindeki en önemli dönemeç, iktidarın yüzde 57’nin üzerinde destek sağlamasıyla alındı.
'Arap Baharı' ve Suriye
2010’un sonlarından itibaren Arap ülkelerinin çoğunu kapsayan büyük bir altüst oluş yaşandı. 2008 dünya ekonomik krizinin de etkisiyle bu ülkelerde sürdürülemez hale gelen yoksulluk ve eşitsizliklerin çelişkisi kitlesel eylemler ve bazı ülkelerde silahlı ayaklanmalarla patladı ve bir dizi iktidar değişikliği yaşandı.
Ne var ki, ilerici ve devrimci güçlerin zayıf olduğu bu ülkelerde bir yanda Müslüman Kardeşler gibi gerici güçler sürece ağırlık koyarken, diğer yanda emperyalizm kısa sürede eylemleri manipüle edip yönlendirebilir hale geldi.
Türkiye’de, aralarında kendilerini komünist olarak tanımlayan kimi ideologların da olduğu çok sayıda solcu ve liberal bu süreci coşkuyla selamladı. Onlara göre kafalarındaki dünya şablonu açısından iyi bir şey yaşanıyor, despotik ve elitist iktidarlar halk tarafından yıkılıyordu. TKP ise daha ilk günlerden itibaren ortada toz pembe bir tablo olmadığını, bilhassa Suriye’de ayaklanan güçlerin tamamen gerici nitelikte olduğunu vurguladı. Bu yüzden, Irak işgali sırasında nasıl Saddamcı ya da 2008-2009 yıllarında nasıl Ergenekoncu olarak yaftalandıysa, bu kez de Baasçı olmakla suçlandı.
Bu suçlamaların arkasındaki önemli bir unsur Suriye’deki iç savaştan çıkar sağlayabileceğini sezen Kürt milliyetçiliğiydi.
Sonuçta, TKP haklı çıktı. “Arap Baharı” Libya’nın bir ülke olarak dağılmasıyla, Suriye’de yüz binlerce insanın öldüğü kanlı bir iç savaşın ardından ülkenin başına emperyalist merkezlerden şeriatçı bir kukla atanmasıyla, Suriye-Irak coğrafyasında IŞİD denen canavarın doğmasıyla ve diğer tüm ülkelerde de halk açısından herhangi bir iyileşmenin yaşanmamasıyla sonuçlandı.
Arap Baharı’nı destekleyen liberaller ise, birkaç yıl sonra Ukrayna’da yaşanan Batı yanlısı Maidan darbesini de desteklediler. Çünkü işleri emperyalizmin çıkarlarını savunmak, manipülasyonlarına alet olmaktı.

Gezi’de TKP
AKP’nin Türkiye’ye dayattığı gerici karşıdevrime yönelik bugüne kadar gördüğümüz en büyük halk tepkisi 2013 yılının 31 Mayıs’ında patladı. Gezi Parkı eylemleriyle başlayan ama Tüm Türkiye’ye yayılıp 15 günlük Haziran Direnişi’ne dönüşen kalkışma Türkiye halkının kolay kolay emperyalizmin, sermayenin ve gericiliğin dayattığı yaşamı kabul etmeyeceğini; haklarına, emeğine ve Cumhuriyet’in ilerici değerlerine sahip çıkmaktan vazgeçmeyeceğini gösterdi.
TKP, Haziran Direnişi’nin en önemli öncü güçlerinden biriydi ve bu gücün etkisi Taksim Meydanı’nın zaptedilip polisten arındırılmasıyla sınırlı değildi. 31 Mayıs’ı 1 Haziran’a bağlayan gece Kadıköy’den Taksim’e yapılan, şafak sökerken Boğaz Köprüsü’nden geçen ve öğlen saatlerinde Taksim’e giren yürüyüşün başlatılmasından, revirler ve erzak noktaları kurulması, eylem alanlarının yönetilmesi ve güvenliğinin sağlanması gibi pek çok konuda TKP sorumluluk üstlendi.
Ama belki de bundan önemlisi, halkın direnişinin egemen güçler tarafından, aralarındaki çekişmeler doğrultusunda kullanılmaması, Arap Baharı’nda olduğu gibi emperyalizm tarafından manipüle edilmemesi için koyduğu ağırlıktı.

Antiemperyalizm ve dinci gericilik
AKP iktidarı altında yaşanan uzun gericilik dönemde Türkiye’nin ilerici kamuoyunda en önemli toplumsal sorun dinci gericilik olarak görülür hale geldi. Ne var ki, Türkiye açısından çok haklı temelleri olan bu görüş, Ortadoğu’daki bütün meseleler hakkında yargıya varmak için kullanılmaya çalışıldığında önemli hatalara sebep oldu. Türkiye’de laiklik hassasiyeti güçlü kamuoyunun önemli bir bölümünde, gerek 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e karşı başlattığı kalkışmada, gerekse sonrasında İran’a yönelik, bölgedeki ABD müttefiki Arap ülkeleri tarafından da destek verilen ABD-İsrail saldırılarında, emperyalist-siyonist şiddeti hedef aldığı öznelerin islamcı karakterini gerekçe göstererek meşru bulan bir tavrın yaygınlaştığı görüldü. TKP bu olaylar sırasında, kimi dostları tarafından ağır biçimde eleştirilmeyi göze alarak, islamcı karakteri tartışmasız öznelerin sergilediği antiemperyalist direnişi sahiplendi ve destekledi, dünyanın her yerinde gericiliğin temel nedeninin kapitalist-emperyalist sömürü düzeni olduğunu vurguladı. Nitekim, emperyalistler aynı dönemde Suriye’nin başına eli kanlı El-Kaide eskisi terörist Şara’yı vali olarak atadı ve Suriye’de şeriat temelli bir gerici iktidarın konsolide olmasını sağladı.

'Çözüm süreci'ne karşı net tavır
Emperyalizmin bölgesel yönelimleri, AKP iktidarının Cumhuriyet’i tasfiye etme girişimleri ve benimsediği Yeni Osmanlıcı yaklaşım eksenine yerleşen iki “Çözüm Süreci”, geniş toplumsal kesimlerinin “Yeni Türkiye” konseptine ikna edilmesi için bir anahtar olarak kullanılmaya çalışıldı. Bu nedenle TKP, Kürt sorununu başka sorunlardan bağımsız ve onların üstünde görmedi, bu sorunun sömürüye ve emperyalizme karşı mücadele ekseninde eşitlik, laiklik, bağımsızlık ve Cumhuriyet kavgasının çıkarları doğrultusunda ele alınması gerektiğini savundu. Barış ve kardeşlikten yana olan TKP bu nedenle, yaklaşık iki yıldır gündemde olan ve asıl amacı toplumdan gizlenen sürece net biçimde karşı çıktı. Türkiye’nin AKP’nin hedefleri doğrultusunda bütünüyle dönüştürülmesine ve büyük tehditlerle karşı karşıya kalınmasına yol açacak sürece karşı direnci yükseltmeye çalıştı. 2025 yaz aylarında yüzlerce Cumhuriyetçi aydın, gazeteci ve sanatçı TKP’nin çağrısıyla barış ve kardeşlik isterken “Türkiye Cumhuriyeti’nin, Lozan Antlaşması’nın sorgulanmasını; mevcut sınırlarımızın tartışılmasını; Yeni Osmanlı hayallerini, Türkiye İmparatorluğu gibi gayrimeşru adlandırmaları, ümmetçiliği, etnik ve mezhepsel kimliklere dayalı siyasal yapı ve kurumları istemiyoruz” diyerek çok önemli bir çıkış yaptı.

Bağımsız bir devrimci hat
Türkiye Komünist Partisi’nin yirmi beş yıllık mücadelesinin en temel ilkesi, emekçi halkın çıkarları doğrultusunda, düzen güçlerinden bağımsız bir siyasi hattın örülmesi ve Türkiye siyasetinde belirleyici bir faktör haline gelmesinin sağlanmasıydı. TKP’nin kritik, bazıları çok karmaşık siyasi başlıklarda hataya düşmemesini sağlayan, doğru tanımlanmış bu ilkeden taviz vermemesi ve her siyasi kararı bu ilkeyi göz önüne tutarak almasıydı.
Neredeyse bütünüyle AKP iktidarıyla eşzamanlı geçen bu yirmi beş yılda Türkiye’nin sermayedar sınıfı da kendi ülkesine ihanetini tamamladı. AKP’nin öncülüğünde yapılan ama iktidarıyla muhalefetiyle tüm düzen partilerini dönüştürerek içeren karşıdevrim ile Cumhuriyet yıkıldı ve düzen, yerine nasıl bir rejim kuracağını tartışıyor.
Bu süreçte TKP’yi solun geri kalanından ayıran iki temel özelliği vardı: Birincisi, TKP düzenin hiçbir unsuruyla, ne sosyal demokrasiyle ne de liberal-milliyetçi Kürt siyasetiyle ittifaka girmedi ve onlardan demokrasi, özgürlük beklemedi. İkincisi, TKP sorunu asla Erdoğan’a ya da AKP’ye daraltmadı, “Saray rejimi” gibi kolaya kaçan ve son tahlilde sömürü düzenini aklayan tanımlar yapmadı. Bu zaman zaman yalnız kalmayla sonuçlansa da TKP sabırlı ve ilkeli mücadelesinde önemli sonuçlar aldı. Solun geri kalanı etkisizleşir ve şu ya da bu biçimde düzenin eklentisi haline gelirken, TKP bugün Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi ve Cumhuriyetçiler Kurultayı gibi oluşumların kuruluşu ve sürdürülmesi için gösterdiği çabayla Türkiye’nin cumhuriyetçi birikimine öncülük ediyor ve “Biz yönetiriz” iddiasıyla, karşıdevrimle yıkılmış cumhuriyetin yerine yeni, sosyalist bir cumhuriyet kurmanın yollarını arıyor.

Ortaklaşa dergisinin 11'inci sayısı "Kim istiyor kim itiraz ediyor? Türkiye'nin yeni düzeni" başlığıyla çıktı. Bu sayıda yeni çözüm sürecinden Yeni Parti'nin kuruluşuna, tarikatlara yönelik operasyonlardan Mekke Anlaşması'na dünyanın ve Türkiye'nin kritik gündemleri masaya yatırıldı. 106. yaşına giren Türkiye Komünist Partisi'nin dünü, bugünü ve yarını da derginin sayfalarında yerini aldı.