Çözüm süreci, TKP, komünizm, Mekke Anlaşması, ANAP, transfer, Tarlabaşı, işçi, COP31, resmi tarih
Türkiye'de devrim mücadelesinin öncüsü: TKP tarihinden kesitler
Neslişah L. Başaran Lotz
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Bilindiği gibi, Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluş tarihi 10 Eylül 1920’dir ve yine bilindiği gibi bu öylesine bir tarih değildir. TKP hem kendi coğrafyasında hem de uluslararası açıdan olağanüstü ve devrimci bir ortamda doğmuştur. Partinin kuruluşunun kendisi bir müdahaledir. Türkiye’de Kurtuluş Savaşı ve Rusya ile Kafkaslar’da Sosyalist Devrim. TKP tam da bu ikisinin kesişim noktasında doğmuştur.
Milli mücade ve TKP
İlk amaç, Anadolu’da verilen emperyalizme karşı mücadeleyi sosyalist devrim ile buluşturmaktır. Bunun için atılan en önemli adım da Bakü’de oluşturulan Merkez Komitesi’ni bir an önce Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nın merkezine, yani Ankara’ya taşımaktır.
Bakü’de 1920 Eylül’ünde yapılan Doğu Halkları Kurultayı’nın hemen ardından toplanan Türkiye Komünist Teşkilatı’nın ilk kongresinde “Türkiye Komünist Partisi kongrenin bir anda yarattığı rastlantı eseri değildir” deniyordu. Anadolu’dan, İstanbul’dan ve Rusya’daki savaş esirlerinden pek çok delegeyi bir araya getiren bu kongrede seçilen TKP Merkez Komitesi ilk toplantısında “Merkezi heyetin iki hafta zarfında Anadolu’ya nakledilmesi” kararını aldı. (TKP MK 1920-1921 Dönüş Belgeleri-1, Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı, 2004.)
Komünistlerin örgütleri ve gazeteleri ile Anadolu’ya, Kurtuluş Savaşı’na bir sosyal devrim yönü vermek üzere gelişlerinin nasıl sonuçlandığı malum. 15 Merkez Komitesi üyesinin hepsi Ankara yolculukları sırasında Trabzon’da katledildi. Kurtuluş Savaşı’nın antiemperyalizminin komünizmle buluşması, bazılarını çok korkutmuştu.
Bu büyük katliama rağmen Türkiye’de komünistler yollarına devam etmeyi başardı. Sonraki on yıllar boyunca da benzer baskı ve yok etme girişimleriyle karşılaşacak ama her koşulda örgütlülüklerini sürdüreceklerdi.
Cumhuriyet'in kuruluş yılları
1920’den 1922’ye İstanbul’da ve Ankara’daki komünist örgütlenmeler zor koşullar altında da olsa hem faaliyetlerini hem de Komünist Enternasyonal ile ilişkilerini sürdürdüler. Anadolu Kurtuluş Savaşı’nın zaferini de büyük bir coşkuyla kutladılar. Zaferin ardından, 1 Kasım 1922’de TBMM tarafından alınan saltanatın kaldırılması kararı komünistleri heyecanlandırdı ve siyasi bir devrimin gerçekleşmekte olduğu tespiti yapıldı. İstanbul’daki komünistlerin liderliğini üstlenmiş olan Şefik Hüsnü (Deymer), o dönemde komünistlerin yasal partisi olarak varlığını sürdüren Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası adına Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bir tebrik telgrafı gönderdi. Saltanatın, yani monarşinin, ortadan kaldırılıp “millet saltanatının” kurulması devrimci bir adımdı. Halk saltanatının adı ise bundan bir yıl sonra kondu. Cumhuriyet’in ilanı tabii ki komünistler tarafından ileri bir adım olarak karşılandı.
1925 yılı hem Türkiye tarihi açısından hem de TKP açısından bir dönüm noktası oldu. Diyarbakır’da bazı Kürt aşiret reislerinin öncülüğünde başlayan, hilafet yanlısı ve İslamcı sloganlarla yayılan isyan, TKP tarafından hem gerici hem de feodal karakteri nedeniyle büyük bir tepkiyle mahkûm edildi. TKP’nin çıkardığı 26 Şubat ve 5 Mart 1925 tarihli Orak-Çekiç gazetesinin manşetinde şöyle yazıyordu: “Yobazların sarıkları yobaz zümresine kefen olmalı! Yolbazlarıyle, ağalarıyle, şeyhleriyle, halifeleriyle, sultanlariyle birlikte kahrolsun derebeylik!” TKP isyana öncülük eden aşiret reislerini mahkûm ederken, Kürt köylüsünün isyana katılmasının arkasındaki sebepleri de mahkûm ediyordu: Kürt halkının yeni rejimde de fakirliği devam ediyor ve hükümet köylünün karşısına yalnızca jandarma ve vergi tahsildarı olarak çıkıyordu. Çözüm ancak ağalık ve şeyhliğin tasfiyesi ve yoksul köylüye toprak dağıtan bir toprak reformu ile sağlanabilirdi.
Ancak bu isyanın bastırılması hükümet tarafından komünistler de dahil tüm muhalefetin ortadan kaldırılması için vesile yapıldı. Komünistler 1923’ten itibaren hükümetin baskıcı politikalarına ve tutuklamalara maruz kalmıştı. Ancak 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn kanunu ile yasal olarak siyaset yapmanın tüm olanakları ortadan kaldırıldı. TKP’nin yasal dergi ve gazeteleri kapatıldı. 1 Mayıs 1925’in ardından ise pek çok TKP yöneticisi tutuklandı. Komünistlere dönük baskı ve tutuklamalar ilerleyen yıllarda da sürdü. Neredeyse her yıl bir tutuklama dalgası söz konusuydu. Bu zor koşullar altında komünistler yine de işçiler ve aydınlar arasında örgütlenmeyi sürdürdü.
Ancak belirtmek gerek ki TKP’nin örgütlü varlığı açısından 1970’lere kadar zorlu bir dönem yaşandı. Bu yıllarda komünistlerin örgütlediği pek çok yayın, kampanya söz konusuydu. TKP ismi bir hayalet gibi arka planda yer alıyordu, ama partinin örgütsel varlığı ya hapiste ya yeraltında ya da yurtdışındaydı.
Faşizmin yükselişi
1935 itibarıyla Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’nin de gündeminde faşizmin yükselişi vardı. Alman ve İtalyan faşizminin kışkırtıcılığında İkinci Dünya Savaşı’na doğru gidilirken Türkiye’de de ırkçı ve faşist örgütlenmelerin sesi yüksek çıkıyordu. Antifaşist muhalefetin başını ise komünistler çekiyordu. Komünistler, İkinci Dünya Savaşı’nı da kapsayan bu dönemde örgütlü güçleri ile olmasa da aydınlar arasındaki etkileri ve yayın faaliyetleri ile TBMM gündemine dek uzanan bir etkiye sahipti. TKP’liler tarafından hazırlanan Niçin Sovyetler Birliği’nin Dostuyum? ve En Büyük Tehlike broşürleri önemli bir etki yaratmıştı. Bu dönemde yine TKP’lilerin etkisiyle çıkarılan Yeni Edebiyat, Yurt ve Dünya, Adımlar, SES gibi dergiler, dönemin en önemli (Nâzım Hikmet, Hasan İzzettin Dinamo, Suat Derviş, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Behice Boran, Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav gibi) aydın, yazar ve akademisyenlerine ev sahipliği yapıyor; dönemin akademik, düşünsel ve edebi üretimini belirliyordu.
Savaşın hemen sonrasında, faşizmin yenilgisiyle oluşan ve Soğuk Savaş’ın başlamasına kadar süren kısa iyimser demokratik ortamda komünistler yeniden bir yasal sosyalist parti kurma denemesi (hatta iki parti, Şefik Hüsnü’nün kurduğu Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi ve Adil Müstecaplıoğlu’nun kurduğu Türkiye Sosyalist Partisi) gerçekleştirdiler. Ancak ABD emperyalizminin savaştan çok kısa bir süre sonra Sovyetler Birliği ve sosyalist ülkeleri bir tehdit olarak tanımlaması ve Türkiye’nin de ABD’nin yanında yer alması ile bu yasal parti denemeleri çok kısa ömürlü oldu. Her iki parti de 1946 aralık ayında kapatıldı.
Demokrat Parti yılları
1950’ler boyunca TKP yine örgütlü varlığından çok ideolojik mücadeleyle ülke gündemine girdi. Bunların başında 1938’den beri cezaevinde olan TKP üyesi Nâzım Hikmet’e Özgürlük Kampanyası ve Türkiye’nin Kore’ye asker göndermesine karşı girişilen çalışmalar vardı. 1950 yılında Behice Boran’ın başkanlığında Türk Barışseverler Cemiyeti kuruldu. Cemiyet’in kuruluşunun arkasında TKP vardı. ABD’nin peşinden Kore’ye asker gönderilmesine karşı mücadele eden Cemiyet, çok kısa bir süre sonra askeri mahkeme tarafından kapatıldı ve kurucuları hapis cezasına çarptırıldı.
1951’de yöneticilerinin ve üyelerinin çoğu tutuklanan ve baskı koşulları nedeniyle yeraltında ve yurtdışında var olabilen TKP, 1950’lerin sonunda Türkiye halkına Alman Demokratik Cumhuriyeti’nden yayın yapan Bizim Radyo ile sesleniyordu. 1958 itibarıyla yayın hayatına başlayan ve Leipzig’den yayın yapan Bizim Radyo’nun konuşmacıları arasında Nâzım Hikmet de vardı. Nâzım Hikmet “küçük diktatör” olarak hitap ettiği Adnan Menderes’in Demokrat Parti hükümetine, Amerikancılığa ve yobazlığa karşı programlar yapıyordu. Örneğin şöyle sesleniyordu Bizim Radyo’dan:
“Halka, ekmek, ilaç, kitap, iş vermiyen küçük diktatör, onun dinî duygularını sömürüp iktidarını sağlamlaştırmağa çabalıyor. Halka cahil kalmak hürriyetinden başka bir hürriyet tanımayan Menderes, onun üstüne yobazları saldırtıp istibdat zincirini pekleştiriyor. Memleketi bir avuç dolara satan Başbakan, halkın milli haysiyet duygularını Yeşil Sancağın gölgesinde uyutmak istiyor.” (Bizim Radyoda Nazım Hikmet, Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı, 2002)

27 Mayıs'tan 12 Eylül'e
1960’lar ve 1970’ler Türkiye’de genel olarak sendikal ve örgütlü sol hareketlerin gelişimine sahne olurken, Cumhuriyet’in en eski sol partisi TKP halen yasal bir parti olmamasına rağmen, kendisine kitlesel örgütlenme kanalları açıyordu. 1951 tutuklamalarının ardından örgütsel yapısını büyük ölçüde yurtdışına kaydırmış olan TKP’nin bir örgütlenme atağına girişmesi 1973 Atılımı ile gerçekleşti. TKP öncülüğünde kurulan İlerici Gençler Derneği (İGD) ve İlerici Kadınlar Derneği (İKD) yurt çapında pek çok şubesi ve binlerce üyesi olan kitlesel örgütler haline geldiler. TKP bu dönemde işçiler arasında da yoğun bir örgütlenme gerçekleştirdi. Dönemin devrimci sendika konfederasyonu DİSK içinde de oldukça etkindi.
Bu dönemde, elli yılı aşkın tarihinin en kitlesel dönemini yaşayan TKP, 1977’den itibaren partinin yasallaşması için kampanyalar düzenledi. Bunun için Türk Ceza Kanunu’nun sınıf temelli örgütlenmeleri ve komünizm propagandasını yasaklayan 141 ve 142. maddelerinin kaldırılması gerekiyordu. On yıllar sonra 1 Mayıs’ın kitlesel olarak kutlandığı Taksim Meydanı’nda, 1977’de “TKP’ye özgürlük” pankartları taşınıyordu. Bu yıllarda İlerici Kadınlar Derneği’nde yöneticilik yapmış olan Kızıl Feminister kitabının yazarı Emel Akal, 1978 yılında, TKP’nin adının telaffuz edilmesinin İGD Genel Kurulu’nda yarattığı heyecanı şöyle anlatıyor:
“Adı yasak, kendi yasak TKP’nin mesajı kongre salonunda herkes tarafından nefesler tutularak dinlendi. O üç harfi söylemenin bile yasak olduğu o yıllarda açık açık, hem de birkaç kez ‘Türkiye Komünist Partisi’nin adının telaffuz edilmesi salonda tam bir şok etkisi yapmıştı. Gözler dolmuş, duygular coşmuştu. Genel Kurul salonunu dolduran 1000’e yakın delege ve konuktan oluşan kadın kitlesi hiç kimseden talimat almadan, tamamen kendiliğinden heyecanla ayağa kalktı ve yumrukları sıkılmış bir şekilde slogan atmaya başladı. ‘Türkiye Komünist Partisi’ne Özgürlük’, ‘141-142 Kalksın’ sloganları tiz kadın seslerinden toplantı salonunu inletti.” (Emel Akal, Kızıl Feministler, Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı, 2008)
Ne yazık ki, bu mücadeleler 12 Eylül darbesiyle belki de öncekilerden çok daha büyük bir yara aldı. 1987 yılında, 67 yıl boyunca örgütsel varlığını bir şekilde sürdürmeyi başarmış olan TKP, TİP ile birleşerek kendi örgütsel varlığını sonlandırmış oldu. Ta ki 2001 yılında yeniden kurulana kadar...
Ortaklaşa dergisinin 11'inci sayısı "Kim istiyor kim itiraz ediyor? Türkiye'nin yeni düzeni" başlığıyla çıktı. Bu sayıda yeni çözüm sürecinden Yeni Parti'nin kuruluşuna, tarikatlara yönelik operasyonlardan Mekke Anlaşması'na dünyanın ve Türkiye'nin kritik gündemleri masaya yatırıldı. 106. yaşına giren Türkiye Komünist Partisi'nin dünü, bugünü ve yarını da derginin sayfalarında yerini aldı.