Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
seçimler

Seçim | AKP, Suriye, Doğu-Batı, Yeni Osmanlıcılık, Deprem, Sosyal Demokrasi, Halk Katılımı

Türkiye’nin nükleer rüyası: Nerede başlıyor, nerede tıkanıyor?

Turgut Yıldız

Yayın Tarihi: 09.02.2026 , 22:57 "0 dakikalık okuma süresi"
Güncelleme Tarihi: 10.02.2026 , 18:26
Akkuyu’nun ne zaman devreye alınacağı bir muamma iken nükleer enerji hedeflerinde çıta çok yükseklere konuyor. Türkiye’nin 2050 yılında nükleer kurulu gücünün 20 bin megavata ulaşması, üç büyük ölçekli santrale ek olarak 5 bin MW SMR yapılması hedefleniyor. SMR teknolojisi henüz dünyada soru işaretleri taşırken Baykar’ın bu alanda çalıştığı haberleri Türkiye’nin nükleer hedeflerinin gerçekçiliğini tartışmayı zorunlu kılıyor.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın sık sık dile getirdiği üzere Türkiye’nin nükleer enerji hedefleri, 2050 yılında 20 bin megavat (MW) kurulu güç, oldukça iddialı. Söz konusu hedef 2050’ye kadar üç büyük ölçekli nükleer enerji santrali ve ayrıca 5 bin MW’lık küçük modüler reaktör (SMR) portföyüne yatırım yapılması anlamına geliyor. Baykar’ın 40 MW’lık bir SMR üzerinde çalıştığına ilişkin haberler de bu resme eklendiğinde kamuoyuna verilen çerçeve tamamlanıyor: Nükleer büyüyecek, “yerli ve milli reaktör” doğacak.

Elbette Türkiye enerji alanında bu hedefleri ilk kez duymuyor. 2010’lu yılların hâkim söylemine göre ilk nükleer enerji santrali projesi olan Akkuyu 2023 yılında tam kapasite devrede olacak, Sinop Nükleer Enerji Santrali’nin ilk ünitesi 2023’te devreye girecek, İğneada’da planlanan üçüncü nükleer santral ise tamamen yerli olacaktı.

Akkuyu Projesi: Tıkanıklık sinyalleri 

Akkuyu’nun anlaşmanın imzalanmasından sekiz yıl sonra, işletmeye girmesi gereken tarihte ancak inşaatı başlarken Sinop projesinde Japonya ile yapılan anlaşma iptal oldu, üçüncü nükleer santral projesi ise hiç başlamadı. 2020’li yıllar ise her sene “Bu yıl sonuna kadar devreye girecek” denilen Akkuyu santralinin devreye alınmasını beklemekle geçti. Türkiye 2025 sonunda santralin açılışının 2026’ya sarktığını ve Rusya’nın Akkuyu için 9 milyar dolarlık yeni finansman sağladığını duyurdu. Bu durum projenin zaman ve maliyet açısından limitleri aştığını gösteriyor. Elbette buradan çıkarılacak bir ders var: Nükleer enerji santralleri siyasi ajandalara sığmıyor, toplu konut veya otoyol projelerine benzemiyor. Çok gelişkin, teknolojik olarak karmaşık, ilk yatırım maliyeti çok yüksek ve süresi çok uzun projeler. 

Sinop ve Trakya projeleri için sürekli farklı ülkelerle el sıkışıldığı açıklansa da asıl sorun “hangi reaktör” değil “hangi finansman ve hangi kapasite”. Büyük reaktörlerde yatırım tutarı neredeyse 5 milyar doları buluyor. Akkuyu gibi dört üniteli bir santralin inşası için genel kabullere ve açıklanan rakamlara göre en az 20 milyar dolar tutarında yatırım öngörülüyor. 2010’da Rusya’nın tüm yatırımı üstlendiği gibi tekrar bir yabancı yatırımcı bulunur mu bilinmez ama bugünün koşullarında yüksek finansman maliyetleriyle hiçbir yatırımcının böylesi riskli ve geri dönüşü uzun bir yatırıma girmesi beklenmez. 

Küçük modüler reaktörler çözüm mü?

SMR’lerin Batı tarafından özellikle parlatıldığı tezini test etmenin en basit yolu, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (UAEA) bakmak. UAEA verilerine göre küresel ölçekte 60’ın üzerinde reaktör inşaat halinde ve Çin tek başına en büyük inşa havuzuna sahip. Dünya Nükleer Sanayi Durum Raporu’nda sunulan tedarikçilerin dağılımı daha çarpıcı: İnşaat halindeki projeler, bunların yapımı, ekipman tedariki büyük ölçüde Çin ve Rusya ekosisteminde yoğunlaşıyor ve yeni başlatılan projelerde de ağırlık yine bu iki ülkeye kayıyor.

Bu tablo, SMR’lerin öne çıkartılmasını bir “jeopolitik vitrin” olarak okumayı mümkün kılıyor. Batı, Rusya ve Çin’in tedarik zinciri ve proje teslimatı hâkimiyetini kırmak istiyor; ancak kısa vadede bunu büyük reaktörlerde yapacak kapasitesi sınırlı. O halde “geleceğin teknolojisi” diye SMR’leri vitrine koymak, hem finansman kanallarında meşruiyet üretmenin hem de pazar iddiasını diri tutmanın yolu haline geliyor. SMR, böylece Rusya-Çin etkisini kırmaya dönük bir stratejik anlatının merkezi oluyor; “teknoloji” başlığı, aslında sermaye akışını ve pazar payını yeniden düzenleme hamlesine eklemleniyor.

'Temiz teknoloji' etiketi

Bu vitrin siyaseti, “yeşil” etiket üzerinden de çalışıyor. Avrupa Birliği’nin nükleer enerjiyi ve doğal gazı belirli koşullarla sürdürülebilir yatırımlar taksonomisine dahil etmesi, nükleer yatırımlar için finansal bir kapı araladı ve aynı zamanda ciddi bir itiraz dalgası doğurdu. Türkiye de COP29’da “küresel nükleer kapasiteyi 2050’ye kadar üç katına çıkarma” deklarasyonuna katıldı. Böylece nükleer enerji, enerji güvenliği ile iklim söylemlerinin kesişiminde yeniden pazarlanıyor: Düşük karbonlu “temiz teknoloji” sunumu, finansman ve tedarik zinciri sorunlarının yeşil finansman kanallarıyla aşılması için de zemin oluşturuyor.

Tıpkı yenilenebilir enerjide olduğu gibi nükleer enerjide de teknolojik üstünlük, piyasa mekanizmaları ve AB finansmanı ile kapitalizm yeni bir pazar oluşturmaya çalışıyor denilebilir. 

Hedef niş pazarlar

UAEA’nın raporlarında SMR’ler elektrik üretimi için pahalı olmaları nedeniyle “her yerde” değil, büyük reaktörlerin kurulmasının güç olduğu niş alanlarda anlamlı görülüyor: Küçük şebekeler, ada sistemleri, uzak bölgeler; endüstriyel ısı, hidrojen ve desalinasyon gibi elektrik dışı uygulamalar. Afrika için yapılan değerlendirmelerde de, parçalı şebeke yapısı ve altyapı kısıtları nedeniyle SMR ilgisinin artabileceği vurgulanıyor. Bu nedenle SMR’lerin esas pazarının Ortadoğu-Kuzey Afrika ve Sahra-altı Afrika gibi bölgelerde oluşması daha olası görünüyor. 

Güney Doğu Avrupa’da ise SMR’ler başka bir bağlamda tartışılıyor. Macaristan’ın güneyinde kalan ülkelerde Türkiye sınırına kadar elektrik şebekesinin zayıf oluşu, üretim kapasitelerinin düşüklüğü ve tüm Avrupa’yı birbirine bağlayan enterkonnekte sistemin güçlendirilmesi gereği SMR’leri cazip kılıyor. Ancak SMR’lerin burada “piyasa ürünü” olabilmesi için, yenilenebilir enerjinin ucuzladığı bir ortamda rekabetçi fiyat yaratabilmesi gerekiyor. Özetle, SMR pazarı şu anki verilerler niş alanlardan oluşuyor. 

Teknolojik olgunlık henüz yok

SMR’lerin ekonomik olmayabileceği kaygısı, yalnız politik bir şüphe değil. ABD’de sıkça dillendirilen NuScale başta olmak üzere SMR’lerde “daha ucuz ve daha hızlı” vaadinin ilk denemelerde nasıl zorlandığı görüldü. “Küçük” olmak otomatik olarak “ucuz” olmak demek değil; tersine birim başına maliyetin düşmesi için seri üretim ve standardizasyon şart.
OECD altında faaliyet gösteren Nükleer Enerji Ajansı’nın (NEA) değerlendirmeleri de aynı noktaya işaret ediyor: SMR’lerin rekabetçiliği büyük ölçüde seri üretim, standardizasyon, düzenleyici uyum ve olgun bir tedarik zinciri gerektiriyor. Bu koşullar oluşmadan SMR’nin “ölçek ekonomisi” avantajı yok; tersine başlangıç maliyetleri ve lisanslama belirsizliği yüksek. Bu yüzden SMR’lerin “asla ekonomik olmayabileceği” ihtimali, yalnız polemik değil; kurumsal raporların da işaret ettiği bir risk.

Türkiye'de 'Yerli SMR' söylemi

Bu koşullarda savunma sanayiinde son dönemde İHA’lar ile öne çıkan, “yerli ve milli” propagandasının merkezine Teknofestler ile oturan Baykar Teknoloji etrafında kurulan yerli SMR anlatısı kamu garantilerine ve teşviklerine dayalı yeni bir birikim hattına işaret ediyor. “Yerli üretim” söylemi, gerçekte nükleer standartlara erişimi, lisanslama disiplinini ve bağımsız denetim kapasitesini kurmadan hızla “yatırım ve ihale” başlığına indirgenirse, ortaya teknoloji hâkimiyeti değil, kamu garantileriyle büyütülen bir yeni sektör denemesi çıkması kaçınılmaz. 

Burada en büyük gösterge Türkiye’de nükleer teknoloji alanında uranyum madenciliğinden başlayarak zenginleştirme, yakıt üretimi ve nükleer santral işletme gibi temel tecrübelerin olmaması. Mevcut teknolojik birikim ile teknoloji sahibi bir ülke veya şirket ile işbirliği yapılmadan SMR teknolojisi geliştirilmesi olası görünmüyor. SMR de dahil nükleer teknolojisine erişimin sadece enerji üretimi kapsamında ele alınması yetersiz kalır, bu eksendeki iddiaların aynı zamanda örtük de olsa “nükleer güç” olma arzusunu da barındırdığı ayrı bir tartışma olarak geçerken vurgulanmalı.

Nükleer enerji: Bir seçenek olabilir mi?

Nükleer enerji santralleri, fosil yakıtlara, yenilenebilir enerjiye, hidrolik kaynaklara göre çok daha yüksek verim ve miktarda enerji sağlayabilir. Diğer kaynaklarla karşılaştırıldığında birim alan başına, birim kaynak başına, birim ekipman başına ve benzeri göstergelerde çok daha avantajlı bir tablo olduğu aşikâr. Türkiye’nin fosil yakıtlar açısından fakir bir ülke olduğu düşünüldüğünde nükleer enerji bir seçenek olarak öne çıkıyor.

Baz yük ihtiyacını karşılamak için nükleer enerji santrallerinin kurulması Türkiye enerji sektöründe doğal gaz bağımlılığını azaltabilir; fakat “çeşitlendirme” her zaman “bağımsızlık” anlamına gelmiyor. Uranyum tedariki, yakıt hizmetleri ve teknoloji sağlayıcısı üzerinden yeni bağımlılıklar yaratabilir; atık yönetimi ve söküm gibi uzun vadeli maliyetler ise çoğu kez kamunun hanesine yazılacaktır. 

Dahası, nükleer güvenlik kültürü konusu kâr baskısıyla doğrudan ilişkilidir: Fukuşima felaketinden sonra Japon parlamento komisyonunun (NAIIC) işletici şirket TEPCO’daki güvenlik kültürü zafiyetine vurgu yapması ve IAEA raporlarının “güvenlik kültürü” eksenini temel faktörlerden biri olarak öne çıkarması, nükleer riskin yalnız teknolojiyle değil, kurumsal rejimle belirlendiğini gösteriyor. Kâr güdüsüyle işletilen nükleer santrallerde güvenliğin geri planda kalabileceği açıkça gözüküyor. Dolayısıyla kapitalizm koşullarında nükleer santraller büyük riskler barındırıyor. 

Türkiye'nin güncel vizyonu: Kâr güdüsü

Türkiye için kritik soru, nükleer iddianın toplumsal faydaya mı, yoksa kamu kaynaklarının sermayeye aktarılması için bir enstrüman yaratmaya mı karşılık geldiği. Eğer amaç gerçekten arz güvenliğinin sağlanması ise nükleer enerji; şebeke yatırımları, yenilenebilir enerji için depolama teknolojileri ve enerji verimliliğiyle birlikte, karşılaştırmalı maliyet ve risk analiziyle tartışılmalıdır. Aksi halde 20 gigavatlık vizyon, alım garantileri ve yeni teşvik ve muafiyet paketleriyle bugünden halkın borç hanesine yazılır; faturası da her zamanki gibi emekçilerin sırtına bindirilir.

Nükleer enerji, yalnız bir teknoloji seçimi değil, onlarca yıla yayılan finansman, tedarik zinciri ve nükleer güvenlik rejimi demektir. Nükleer enerjiye prensipte karşı olmamak mümkündür; ancak kapitalizm koşullarında kâr güdüsüyle işletilen nükleer santrallerin hem maliyetleri hem de güvenlik risklerini büyüteceği aşikâr. 
 

seçimler
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 2026 Şubat sayısının dosya konusu seçimler. Seçimleri yalnızca dar anlamda Türkiye'yi bekleyen seçimler bir gündem olarak ele almadık. Ayrıca ülke ve dünyadan çeşitli konularda yazılar da dergide yer alıyor.