Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
seçimler

Seçim | AKP, Suriye, Doğu-Batı, Yeni Osmanlıcılık, Deprem, Sosyal Demokrasi, Halk Katılımı

AKP bu kadar oyu nasıl aldı? Mesele kömür, makarna değil…

Endam Köybaşı

Yayın Tarihi: 09.02.2026 , 22:56 "0 dakikalık okuma süresi"
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yirmi yılı aşan iktidarı ne yoksulluğun ne de seçmen “cahilliğinin” ürünüydü. AKP, merkez sağın çözülüşü, sınıfsal çıkarlar, psikolojik özdeşlikler ve uluslararası sermaye dengeleri üzerinden kurulan bir siyasal sentezin sonucuydu.

AKP’nin yirmi yılı aşan iktidarını hâlâ “kömür, makarna, cahillik” gibi kolaycı formüllerle açıklamak, hem siyaseti okumayı zorlaştırıyor hem de Türkiye’nin yakın tarihini neredeyse yok sayıyor. AKP, ne yoktan var olmuş bir kitle hareketi ne de yalnızca yoksulluğun ürettiği geçici bir sapma. Daha doğru bir tarifle, Türkiye’de merkez sağın çözülüşünden doğan; bu çözülüşü kendi lehine kalıcı bir siyasal düzene çevirmeyi başaran bir parti.

2002-2011 arası dönemde AKP’nin başarısını taşıyan önemli unsurlar arasında merkez sağın neredeyse toptan tasfiyesi öne çıkıyor. ANAP sahneden çekildi, DYP marjinalleşti, Saadet Partisi yüzde 1’lere sıkıştı. MHP ise pek çok kritik eşikte AKP’ye rakip olmaktan ziyade onun ideolojik yedeğine dönüştü.

Sağ seçmen farklı partilere dağılmışken AKP onları tek bir çatı altında topladı. Ama bu merkezileşme, klasik merkez sağdan önemli bir noktada ayrılıyordu: AKP, Cumhuriyet’in kurucu değerleriyle “mesafeli” olmanın ötesine geçerek bu değerlerle çatışmalı bir hatta yerleşti.

Sağcılığın psikolojik dinamikleri

Merkez sağ psikolojisi çoğu zaman korku ve itaatten ziyade süreklilik, mülkiyet ve düzen ihtiyacı üzerinden çalışır. Merkez sağ seçmen kendini ne radikal dönüşümün öznesi ne de statükonun kör savunucusu olarak görür; daha çok sahip olduklarını koruyup işine bakma ihtiyacıyla hareket eder. Küçük mülk sahibi, esnaf, taşra orta sınıfı, yükselme ihtimali olan ücretli kesimler ve devletle doğrudan çatışma yaşamamış muhafazakâr kentliler bu hattın toplumsal omurgasını oluşturur. Bu seçmen için siyaset, çoğu zaman “hak aramaktan” ziyade hayatın olağan akışını güvenceye alma aracıdır.

Merkez sağın zihniyeti “değişim olmasın; ama olacaksa da kontrollü olsun” cümlesinde iyi özetlenir. Piyasa makbul görülür; çünkü bireysel çabanın karşılık bulabileceği umudu taşınır. Eşitlik fikri tedirgin edici, düzen fikri yatıştırıcıdır. Bu nedenle kriz anlarında radikal çözümlerden çok “işi bilen”, “devleti tanıyan”, “piyasayla kavga etmeyen” aktörlere yönelme eğilimi güçlenir. Merkez sağın tarihsel refleksi de buradan çıkar: Çatışma yerine uzlaşma, kopuş yerine eklemlenme.

AKP’nin yükselişinde bu psikoloji belirleyici oldu. İlk yıllarda AKP kendini ideolojik bir kopuşun değil, merkez sağ sürekliliğin yeni taşıyıcısı gibi sundu. Gömlek çıkarılmıştı. Milli Görüş kökenli daha radikal kadrolar geri planda tutuldu; teknokratlar, piyasacı söylem, AB vurgusu ve “normalleşme” dili öne çıkarıldı. ANAP ve DYP’nin boşalttığı alana yerleşirken seçmene verilen mesaj kabaca şuydu: “Hayat tarzın tehdit altında değil; mülkün güvende, kazancın artacak, devlet seninle kavga etmeyecek.” 

2001 krizinin kentli orta sınıfları içine soktuğu tedirginliğin ardından 2000’lerin borçlanarak büyüme döneminin yarattığı kısmi rahatlama bu mesajı güçlendirdi, psikolojik bağ da buradan beslendi.

Bu çerçeveye, AKP’nin yoksul muhafazakâr kesimlerde kurduğu mağduriyet anlatısı eklendiğinde tablo tamamlanıyor. AKP yalnızca düzen ve süreklilik arzusuna seslenmedi; aynı anda, uzun yıllardır kültürel ve siyasal olarak dışlandığına inandırılan geniş kesimlerin duygusal hafızasını da harekete geçirdi. Başörtüsü yasakları, taşra aşağılanması, devlet kapısında hor görülme hikâyeleri “Kemalist-vesayetçi-aydın elit” imgesiyle birleştirildi. Böylece sınıfsal eşitsizlikler, kültürel bir hesaplaşmanın diliyle örtüldü. Bu anlatının büyük oranda liberal soldan da destek görmesi, AKP’nin meşruiyet kazanmasına kritik bir katkı sundu.

Bu yüzden AKP’yi yalnızca ekonomik dönüşüm ya da sosyal yardımlarla açıklamak yetmiyor. Başarının önemli tarafı psikolojik bir sentez kurabilmesiydi: Güvenlik ve istikrar vaadiyle intikam ve hesaplaşma duygusunu aynı anda beslemek. Bugün bu sentez çözülmeye başladığında yaşanan kırılma da sürpriz değil. Ekonomi bozuldukça “işleyen düzen” beklentisi sarsılıyor; mağduriyet anlatısı ise gündelik hayatla eskisi kadar örtüşmüyor.

Diğer yandan AKP, kuruluşundan itibaren uluslararası sermaye ve emperyalist merkezler tarafından desteklendi. Kimi zaman açık, kimi zaman örtülü destek açıklamaları, ama hepsinden önemlisi 2008-2009 kriz yıllarında dahi kesilmeyen dış kaynak girişlerindeki süreklilik seçim başarılarının önemli dayanaklarından biri oldu.

Bağımsızlık, laiklik ve kamusal hakların aşınması

AKP son dönemde “milli irade” ve “yerlilik” vurgusunu öne çıkarsa da, iktidarının ilk on yılında Türkiye’yi emperyalist sermaye hareketlerine daha bağımlı hâle getiren bir çizgi izledi. IMF programları, özelleştirmeler, sıcak para girişi ve borçlanmaya dayalı büyüme modeli bir süre refah hissi yarattı; ama ülkenin üretim kapasitesi gelişirken yeni yapısal sorunlar oluştu, dolayısıyla ekonomik ve siyasal bağımsızlığa aykırı yeni maliyetler çıkardı. Bu süreçte bağımsızlık, antiemperyalist bir hedef olmaktan çok dış politik söylemin süsüne dönüşürken; güvenlik, güç ve istikrar arayışındaki sağ seçmen açısından da güçlü bir yanılsama üretti.

Laiklik alanında yaşanan dönüşüm ise daha yapısal bir karakter taşıdı. AKP laikliği bir gecede kaldırmadı; daha çok zaman içinde içini boşalttı. Eğitim sistemi dinselleştirildi, tarikatlar kamusal alanın “görünmez” ama etkili aktörleri haline geldi, bilimsel eğitimin yerini itaat ve sadakat dili aldı. Sağlık ve eğitim, yurttaşlık hakkı olmaktan uzaklaşıp piyasa ilişkilerinin parçasına dönüştü. Bu dönüşüm tek bir seçim döneminin kararı değil, yirmi yıla yayılan adım adım ilerleyen bir süreç olarak okunabilir.

Bu nedenle AKP’yi yalnızca “muhafazakâr-İslamcı” bir parti diye etiketlemek eksik kalıyor. AKP, İslamcı geleneği dışarıda bırakmadan, merkez sağ seçmen tabanına yaslanarak Cumhuriyet’in eşitlikçi ve kamucu damarını sistematik biçimde budayan bir siyasal proje kurdu.

Sadakat mi rasyonel tercih mi?

AKP’nin uzun iktidarını açıklarken en sık başvurulan başlıklardan biri sosyal yardımlar. Kömür, erzak, nakit destekleri ve belediyeler üzerinden yapılan dağıtımlar çoğu zaman “seçmeni satın alma” şemasıyla anlatılıyor. Oysa bu yaklaşım hem indirgemeci hem de yoksul seçmeni neredeyse yoksulluğundan sorumlu tutan bir tını taşıyor. Sosyal yardımlar elbette etkili oldu; fakat bu etkiyi ahlaki bir zaaf ya da bilinçsizlikle açıklamak yerine, sosyal devletin zaten zayıf olan mekanizmalarının tasfiye edilmesiyle, kapitalizmin halkın çok geniş bir kesimini yoksulluğa açlığa mahkûm etmesiyle birlikte düşünmek daha açıklayıcı.

2000’lerin başında sağlık hizmetlerine erişim, düzenli gelir, güvenceli istihdam ve eğitim olanakları geniş kesimler için ciddi bir problemdi. AKP, kamusal hakları güçlendirmek yerine bu boşluğu yardım ilişkisi üzerinden telafi etmeyi seçti. Böylece yurttaşlık hakkı olması gereken hizmetler, iktidarla kurulan kişisel ve siyasal bağlara dönüştü.

Bu nedenle yardım karşılığında oy vermek seçmen açısından çoğu zaman rasyonel bir davranışa dönüşüyordu: soyut demokrasi vaadi değil, somut yaşam güvencesi hissi belirleyici oluyordu. Sorun yoksulların “ahlakı” değil, bu bağımlılık ilişkisinin siyasal olarak kurulabilmesiydi. Ekonomik kriz derinleştikçe ve yardımlar yetersiz kaldıkça bu mekanizmanın aşınması da kaçınılmaz hale geldi, 2018 sonrası çözülmeyi biraz da burada aramak gerekir.

Öte taraftan, AKP’nin 2013 Haziran’ında karşısına dikilen halk hareketiyle meşruiyetinin derinden sarsıldığını hatırlamak seçim başarısızlıklarına doğru giden çözülmeyi anlamakta önemli olacaktır. AKP bu tarihten sonra kapanarak ve sertleşerek varlığını sürdürdü; bu çözülme 2019 ve 2024 yerel seçimlerinde özellikle büyükşehirlerde sandığa yansırken, CHP’ye kayan oylar ideolojik bir solculaşmadan çok merkez sağ kökenli seçmenin yönetebilirlik arayışını ve “AKP’siz bir iktidarın” ilk kez mümkün görülmesini ifade etti.

Kitle ve seçmen psikolojisinin sınıfsallığı

Siyasal analizlerde “kitle” ve “seçmen” kavramları çoğu zaman birbirine karışır. Aralarında keskin ve belirleyici bir fark varmış gibi davranmak çoğu zaman yanıltıcıdır. Kitle, imgeler, duygular ve özdeşimler üzerinden hareket eden bir toplumsal biçimlenme olarak tarif edilirken seçmen, belirli tarihsel ve maddi koşullar içinde karar alan bir özne gibi tanımlanır. Ancak bu ayrım, tek başına toplumsal dönüşümü açıklamaya yetmez. Yine de özellikle belirsizlik ve kriz dönemlerinde, siyasal davranışın bazı yönlerini anlamak açısından bu kavramların tarif edici bir işlevi olduğu söylenebilir.

Nitekim belirsizlik arttığında kitle psikolojisinin güçlü lider figürlerine yönelme eğilimi belirginleşir. Otoriter liderlik bu bağlamda yalnızca bir baskı biçimi değil aynı zamanda dağınık kaygıları toplayan bir psikolojik güven mekanizması gibi işler. Erdoğan figürü uzun bir dönem boyunca seçmen nezdinde “kararlılık, güç ve devamlılık” imgelerini temsil etti. Ekonomik başarı algısı da bu özdeşimi besleyerek, liderle kurulan bağı uzun süre canlı tuttu.

Ama bu bağ maddi koşullardan bağımsız değil. Enflasyon, işsizlik ve güvencesizlik arttıkça liderle kurulan özdeşim zayıflıyor. Bugün AKP seçmeninde görülen çözülme, çoğu zaman ideolojik bir uyanıştan çok psikolojik bağın kopuşu gibi ilerliyor. Ve bu kopuş kendiliğinden devrimci bir bilince dönüşmüyor; dönüşmesi için sınıfsal bir örgütlenme gerekiyor.
Son olarak, AKP’nin uzun iktidarını tartışırken yaygınlaşan iki sorunlu yaklaşımı da ayırmak gerekiyor. Bunlardan ilki, kendini çoğu zaman liberal solda gösteren bir çevrenin, AKP’yi neredeyse kusursuz bir siyasal mühendislik örneği gibi sunması, yıllardır ezilen emekçilerin isyanı olarak tarif etmesidir. Bu dil, iktidarın sınıfsal dayanaklarını, sermayeyle kurduğu ilişkileri ve emek üzerindeki yıkıcı etkilerini geri plana iterek, otoriterliği “başarı”, mevcut sürekliliği ise “ustalık” olarak kodlar. 

Diğer uçta ise, emekçilerin AKP’ye yönelişini “yoksulluk, cahillik” kalıplarıyla açıklayan, seçim tercihlerini “bidon kafa” gibi aşağılayıcı sıfatlarla tarif eden bir elitizm durur. Yılmaz Özdil çizgisinde sıkça rastlanan bu yaklaşım, emekçi sınıfların siyasal tercihini anlamaya çalışmak yerine onları küçümseyerek, aslında AKP’nin mağduriyet anlatısına hizmet eder. Sınıfsal eşitsizliği seçmenin ahlakına ya da zekâsına indirgemek, hem siyasal analizi çoraklaştırır hem de emekçilerle gerçek bir siyasal bağ kurulmasının önünü kapatır.

Nihayetinde toplumu yalnızca kitle veya seçmen olarak görmek değişimi duygusal dalgalanmalara indirger. Oysa sınıflar düzleminde bakmak dönüşümün maddi zeminini açığa çıkarır. Türkiye’de mesele yalnızca kitlelerin ne hissettiği değil; işçi sınıfının hangi siyasal hat üzerinden örgütleneceği. AKP’nin sonuna yaklaşılıyor olabilir; ama bu, kendiliğinden ilerici bir geleceğin garantisi değil. Boşluğu kim örgütlerse yönü de büyük ölçüde o belirleyecek.

seçimler
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 2026 Şubat sayısının dosya konusu seçimler. Seçimleri yalnızca dar anlamda Türkiye'yi bekleyen seçimler bir gündem olarak ele almadık. Ayrıca ülke ve dünyadan çeşitli konularda yazılar da dergide yer alıyor.