Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
seçimler

Seçim | AKP, Suriye, Doğu-Batı, Yeni Osmanlıcılık, Deprem, Sosyal Demokrasi, Halk Katılımı

Seçim nihilizmi ya da fetişizminden başka yol yok mu?

İtalya’da işçi eylemi, 1920

Gülay Dinçel

Yayın Tarihi: 09.02.2026 , 22:52 "0 dakikalık okuma süresi"
Seçme ve seçilme hakkı, işçi sınıfının tarihsel mücadelelerinden ayrı ele alınamaz. İki yüz yılı aşkın bir zamana yayılmış, kitlesel direnişlerle, eylemlerle elde edilmiş bir hak söz konusu. İşçi sınıfı iktidarlarının kuruluşuyla birlikte en ileri biçimlerine kavuşmuş bir hakkın sınıflar mücadelesindeki geriye düşüşe paralel zayıflaması, “seçim nihilizmi”ni haklı kılabilir mi?

İşçi sınıfının siyasete katılım mekanizmalarının çok zayıfladığı bir dünyada seçimler, kazananın değişmez biçimde kasa olduğu bir oyuna benzetilebilir. Nitekim bu kabullenmişlik, özellikle emperyalist ülkelerde görece düşük katılım oranlarıyla emekçi yığınların seyirci konumunu pekiştiriyor. Seçimlerle hiçbir şeyi değiştirmenin mümkün olmadığına ilişkin inanç aslında mücadele etmenin değişiklik yaratmayacağı düşüncesiyle çok yakından ilişkili. Bugün siyaseti ve önemli mekanizmalarından biri olarak seçimleri önemsizleştiren, çok açık ki sınıflar mücadelesinin düşük nabzı. Siyaset düzleminin önemli enstrümanlarından biri olarak seçimlerin önemsenmemesi, bir bütün olarak mücadeleyi ciddiye alma seviyesinin göstergesi olarak da ele alınabilir. İşçi sınıfının “seçim tavrı” da mücadeleyi güçlendirme perspektifinden kopuk değerlendirilemez. 

Dünyanın değişik coğrafyalarında yaygınlaşan, burjuva iktidarlarına da en temel hakları yok sayma ya da seyreltme olanağı tanıyan, “seçim nihilizmi” olarak adlandırabileceğimiz tavır, seçimlerin önemine ilişkin bir tartışmayı zorunlu kılıyor. Böyle bir tartışmada en başa dönmek, basit gerçekleri hatırlamak kaçınılmaz. Kapitalizmin geliştiği, İngiltere’de, Fransa’da ilk burjuva iktidarlarının kurulduğu zamanlar, sınıf mücadelelerinin önemli başlıklarından biri olarak siyasete katılım ya da temsil hakkının iki yüz yılı aşan ileri-geri salınımlarla, ama esas olarak işçi sınıfının güçlü müdahaleleriyle toplumsallaşmasının başlangıcı. 

Fransız Devrimi’nin ardından 1793 yılında yapılan Anayasa’da, genel oy ilkesi kabul edildi. Ancak izleyen yıllarda egemen sınıflar genel oy hakkına sınırlamalar getirmek üzere bir dizi girişimde bulundu, 1795’te yeniden vergiye dayalı oy hakkı, 1799’da oy hakkını erkeklerle sınırlandırma başta olmak üzere yeni kısıtlamalar getirildi.

İşçi sınıfı ve geniş emekçi yığınların siyasete katılımını güçlendiren genel oy hakkı ya da seçme ve seçilme hakkı, burjuvazinin işçi sınıfına bahşettiği bir lütuf değil. İşçi sınıfının, doğrudan içinde yer almadığı egemen sınıflar içi mücadele de dahil olmak üzere her aşamasında kanıyla ve canıyla katkıda bulunduğu bir tarih söz konusu. Baldırı çıplakların, ayak takımının, Çartistlerin sınıf perspektifi bulanık da olsa insanlık açısından tarihsel olarak ileri talepleri ve bu taleplerin arkasına ördükleri eylem hattı olmadan Britanya parlamenter geleneğinden Fransız Devrimi sonrası temsil mekanizmalarına seçim müktesebatını anlamlandırılamaz. Nitekim Fransız Devrimi’nden 1848 Devrimlerine uzanan süreçte sadece Fransa için bile genel oy hakkı, kapsamından uygulanışına egemen sınıflar tarafından sınırları nihayetinde sınıflar mücadelesi tarafından çizilen bir tür “deney tahtası”na dönüşüyor. 20. yüzyıla, ilk sosyalist ülkenin, SSCB’nin ortaya çıkışına kadar bir dizi kısıtlamayla (mülk sahipliği, vergi mükellefliği, cinsiyet vb.) ilerleyen, tüm toplum için geçerli bir hak halini alışı bir işçi sınıfı iktidarıyla mümkün olan bir tarihsel gelişimden söz ediyoruz.  Bu tarihsellik, seçimleri bir yandan sermaye düzeninin en önemli meşruiyet halkalarından biri yaparken aynı zamanda işçi sınıfı mücadelesi için de en önemli meşruiyet zeminlerinden birini oluşturdu, oluşturmaya da devam ediyor. 

Bu noktada “seçim nihilizmi”yle “seçim fetişizmi” arasındaki mesafenin çok dar olduğu da vurgulanmalı. Türkiye’de yakın dönemde çokça örneğini gördüğümüz toplumsal mücadelelerden kopuk, düzen içi dengelerin ürünü “sandalye kazanma”ya yönelik yaklaşımların seçim başarısı olarak sunulmasının kaynağında, çok açık ki, mücadeleye dönük inançsızlık yatıyor.

‘Seçimle mi devrimle mi' tartışmasında nokta

Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD), öncesiyle ve sonrasıyla tartışmalı bir gelişime sahip olsa da 1890 yılındaki seçim başarısı, bağımsız bir sınıf hattının ve Marksist perspektifin çok güçlü olduğu bir dönemde elde edildi. 1890 yılında 1,4 milyona yakın oyla yüzde 20’ye yaklaşan oy oranını yakalayan Almanya Sosyal Demokrat Partisi, düzen için sarsıcı bu sonucu çok büyük engelleme girişimlerine rağmen aldı. 1890 öncesindeki “Sosyalistlere Karşı Yasa” döneminde baskılara meydan okuyan, örgütlenme kanallarını genişleten Parti, söz konusu yaygınlaşmayı sandığa taşımayı başardı. 

Daha erken zamanlarda “seçimle mi devrimle mi” tartışmasının yürütüldüğü bir geleneğe sahip olan SPD, sadece Alman işçi sınıfına değil, dünya çapında işçi sınıfına sermaye düzenini köşeye sıkıştıracak bir hamle olarak seçimleri kullanmanın mümkün olduğunu gösterdi. 

SPD 1890’ı izleyen seçimlerde oy oranını artırmayı sürdürdü, hızlı kitleselleşme devrimciliği aşındırıp reformizme kapı açtı. Almanya’nın özgün koşulları, Parti’nin tarihi ve köken aldığı hareketler (Lassallecılıktan başlayarak barındırdığı ideolojik amorfluk), Alman devletinin güçlü müdahaleleri gibi bu savrulmayı açıklayıcı bir dizi etkenden söz etmek mümkün. Ancak tüm bunlar 19. yüzyılda işçi sınıfının tarih sahnesine en kuvvetli çıkış örneklerden birinin 1890 seçimleri olduğu gerçeğini değersizleştirmiyor. Bir düzen partisinin peşine takılmadan, kendi kimliği ve talepleriyle seçimlere katılan, güçlü bir örgütlülüğe dayanarak siyaset sahnesini sarsan bu sonuç, uluslararası komünist hareket açısından “seçimle mi devrimle mi” tartışmasını noktalamayı, ya da seçimleri sığ bir şekilde ele almaktan uzaklaşmayı sağladı. 

1870’lerde Alman sosyal demokratları arasındaki önemli tartışmalardan biri sosyalizmin devrimle mi seçimler yoluyla mı gerçekleşeceğiydi. Bebel koşulların belirleyici olacağını söylerken Liebknecht partinin seçimleri ajitatif amaçla kullanmasına işaret ediyordu

Seçimler: Örgütlenme biçimlerinden biri

“Komünistler nezdinde seçimler, modern topluma özgü pek çok siyasi örgütlenme biçiminden biridir. Parti en iyi örgütlenme biçimidir; sendikalar ve konseyler, proletaryanın en bilinçli üyelerinin sermayeye karşı mücadelede kendilerini konumlandırdıkları ve üye alımının sendikal platformda gerçekleştiği ara örgütlenme biçimleridir. Kitleler seçimlerde genel siyasi amaçlarını, yani devletin nasıl olması gerektiğine dair fikirlerini, işçi sınıfının egemen sınıf olarak etkin kılınması gerektiğini ilan ederler.” 

İtalyan Komünist Partisi’nin (İKP) kurucularından Antonio Gramsci, yukarıdaki cümleleri 1924 yılında kuruyor. İKP, kurulduğu yıl, 1921 seçimlerinde yüzde 4,6 oyla 535 sandalyeli mecliste 15 sandalye kazanıyor. İzleyen 1924 seçimlerinde de yüzde 3,6 oy ve 19 sandalye. 1924 yılındaki seçimler, uzun faşizm döneminde komünistlerin katıldığı son seçimler oluyor; 1929 ve 1934 seçimlerine girmeleri yasaklanıyor. Ancak tüm bu yıllar boyunca 1920’lerin ilk yarısında sandığa yansıyan güç büyüyor, komünistlerin işçi sınıfı içindeki örgütlülüğü artıyor, İkinci Dünya Savaşı’nda Parti, faşizme karşı direniş hareketinin ana odağı haline geliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında da 1980’lerin sonunda tasfiye edilene kadar İKP, devrimciliği büyük oranda aşınsa da en kitlesel partilerden biri. Parti’nin dönüşümü bir yana 1920’lerin İKP’si, SPD’ye benzer şekilde işçi sınıfının bağımsız hattının temsilcisi. Bir diğer benzerlik de 1900’lerin başında Kuzey İtalya’daki sanayi şehirlerinde hızlı genişleyen işçi sınıfı içindeki örgütlülüğünün güçlü olması. Tabii özgünlükler de var. İKP’nin 1921 yılında içinden çıkıp ayrıştığı İtalyan Sosyalist Partisi 1924 seçimlerinde büyük bir oy kaybı yaşarken Ulusal Faşist Parti oylarını artırdı. Bu süreçte sanayi işçileri ağırlıklı olmak üzere, İtalya’nın gelecek on yıllardaki mücadelesine damga vuracak anlamlı bir sınıf örgütlülüğünü İKP sağladı. Ulusal Faşist Parti’nin çoğunluğu oluşturduğu 1924 seçimleri sonrası parlamentoda komünistlerin yarattığı etkiye yanıt Genel Sekreter Gramsci’nin 1926 yılından neredeyse ölümüne kadar hapsedilmesi oldu.

Sandıktan tavşan çıkar mı?

Almanya ve İtalya’ya hem 19. yüzyıldan hem de 20. yüzyıldan pek çok örnek eklemek mümkün. Daha geç 20. yüzyıl örneklerine sosyalist sistemin seçme ve seçilme hakkı konusunda yükselttiği çıtanın olumlu etkileri de sirayet etti hiç kuşkusuz. Yunanistan, Portekiz gibi ülkelerde faşist cuntalar tarafından tüm hakların neredeyse askıya alındığı koşullarda, tüm yasaklamalara rağmen örgütlenen, güç kazanan ve nihayet bu gücü sandığa da taşıyan komünist partiler yer alıyor. 

İşçi sınıfının seçim siyasetine, koşullara göre masayı devirmenin de dahil olduğunu unutmamakla birlikte, seçimlerin toplumsallaşma kanallarını genişletme konusunda sunabileceği olanakların iki belirleyeni bulunuyor. İlki, yukarıdaki örneklerde daha fazla öne çıkan işçi sınıfının örgütlülük düzeyiyle ilişkili. İşçi sınıfı ne kadar örgütlüyse bir ek örgütleme aracı olarak seçimlerin açacağı alan da o kadar geniş olabilir, hem oy oranları hem de Meclis temsilinin etkileri açısından. İkinci boyut ise tarihsel örneklerde biraz daha gömülü kalan boyut: Seçimlere katılan işçi sınıfı partisinin ne söylediği. Genişleyen seslenme olanakları nasıl kullanılıyor? Sermaye düzeni yerine nasıl bir düzen öneriliyor? Sözü, içeriği, programı bir kenara bırakıp düzen partilerinin şemsiyesi altına girerek yakalanan olanaklarla işçi sınıfının sözünü iletmek bir hayalden ibaret.

seçimler
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 2026 Şubat sayısının dosya konusu seçimler. Seçimleri yalnızca dar anlamda Türkiye'yi bekleyen seçimler bir gündem olarak ele almadık. Ayrıca ülke ve dünyadan çeşitli konularda yazılar da dergide yer alıyor.