Cumhuriyet ile gelen kazanımdan bugüne: Kadınların seçme ve seçilme hakkı
Çizim: Fide Lale Durak
Özge Fındık
Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması, dünya ölçeğinde erken bir tarihe denk düşer. 1934’te atılan bu adım, dönemin uluslararası siyasal tablosu dikkate alındığında daha iyi anlaşılır. Aynı yıllarda Avrupa’nın büyük bölümünde kadınlar hâlâ siyasal sistemin dışındaydı. Fransa’da bu hak 1944’te tanındı; İtalya’da 1946’da, Belçika’da ise 1948’de yürürlüğe girdi. İsviçre’de kadınların federal düzeyde oy kullanabilmesi ancak 1971’de mümkün oldu.
Ayrıca söz konusu hakkın bazı Avrupa ülkelerinden daha önce tanınması, Osmanlı’dan Cumhuriyet’in ilk yıllarına hakim olan geri toplumsal ve ekonomik yapı koşullarında kadınlar için çok önemli bir kazanımı temsil ediyordu. Sadece seçme ve seçilme hakkından ibaret olmayan, kadınların eğitim alma hakkı ve toplumsal yaşama katılma kanallarında da Cumhuriyet’le birlikte çok önemli bir genişleme oldu. Hiç kuşkusuz bu sıçramalı gelişimde kurucu kadronun ilerici yaklaşımıyla birlikte genç Türkiye Cumhuriyeti’nin yanı başında kadın-erkek eşitliği konusunda çok büyük hamleler yapan Sovyetler Birliği de önemli bir etkendi.
Cumhuriyet öncesi Osmanlı’da siyaset, bireyler arasında kurulmazdı. Zümreler, cemaatler, loncalar ve dini hiyerarşiler üzerinden yürürdü. Kadınlar ise bu ilişkiler ağının en altına sıkışmıştı. Cumhuriyet, toplumun nasıl örgütleneceğine dair bütün bir siyasal mantığı tersine çevirdi ve bu çerçeveyi dağıtarak yeni bir siyasal alan kurdu. Devlet ile toplum arasındaki ilişki, aracılardan temizlenip yurttaşlık temelinde yeniden örgütlendi. Oy hakkı, temsil, meclis gibi kurumlar bu dönüşümün araçları oldu. Bunlar kimlerin sözünün geçerli olacağını, kimlerin ülkenin gidişatı üzerinde etkili olacağını belirleyen siyasal eşiklerdi. Kadınların bu eşiklerden geçmesi, kurulan yeni düzenin karakterini açık biçimde ortaya koyuyordu.
Bu sebeple cumhuriyetin kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıması, Osmanlı hukuk düzeniyle bilinçli bir kopuşu ifade eder. Kadının siyasal alana dahil edilmesi, Osmanlı hukukunun dışlayıcı yapısına karşı atılmış kurucu bir hamleydi. Cumhuriyet, siyasal iradenin kaynağını hanedan egemenliğinden, hilafet kurumundan ve teokratik meşruiyetten koparıp yurttaşlığa dayandırırken, bu iradenin kadınları da kapsadığını açık biçimde ilan etmiş oldu.
1926 Medeni Kanunu’yla başlayan süreç; 1930’da belediye seçimleri, 1933’te Köy Kanunu’nda yapılan değişiklikle köy muhtarlığı ve ihtiyar heyeti seçimleri düzenlemeleriyle ve 5 Aralık 1934’te milletvekili seçme ve seçilme hakkıyla tamamlandı.
Bu tercihin en somut karşılığı 1935 seçimlerinde görüldü. Genel seçimlerle birlikte Meclis’e 18 kadın milletvekili girdi; Satı Kadın’ın 1936’da ara seçimle katılmasıyla bu sayı 19’a yükseldi. Köy muhtarı olan Satı Kadın’ın (Satı Çırpan) Ankara milletvekili olması, döneminin en çarpıcı örneklerinden biriydi. Bir köy muhtarının Meclis’e taşınması, cumhuriyetin siyasal temsili kimin adına ve hangi toplumsal kesimler üzerinden kurabileceğine ilişkin bir potansiyele işaret ediyordu. Siyaset, sadece erkeklerin tekelinde bir alan olmaktan çıkarılıp yurttaşlık zemininde yeniden tarif ediliyordu.
KAZANIMDAN GERİLEMEYE
Kadınların iradesi siyasal meşruiyetin parçası sayılıyorsa, devletin dili ve düzeni değişmek zorunda kalır. Hak kâğıt üzerinde tanınsa bile, siyasal alan daraltıldığında kadınların yurttaşlığı da daraltılıyor. Siyasi temsil vitrinde kalıyor, iktidar ilişkileri aynı merkezlerde toplanıyor.
Bu yüzden kadınların siyasal alana girişi, yalnızca bir eşitlik meselesi olarak görülemez. Bu, iktidarın kimler tarafından kurulacağına dair bir tercihtir.
Bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki kadın milletvekili oranı yaklaşık yüzde 20 civarında ve bu oran Avrupa ortalaması olan yüzde 33,6’nın gerisinde.
2023 genel seçimlerinde TBMM’de görev yapan kadın milletvekili sayısı 121’e çıkmış olsa da bu toplam 600 milletvekilinin yaklaşık yüzde 20’si kadar. Üstelik bu oranın arkasındaki dağılım da önemli. Özellikle iktidar partilerinde kadın temsil oranı genellikle daha düşük. Örneğin 28. dönemde iktidar partisindeki kadın vekil oranı yaklaşık yüzde 18,5 civarında. Mecliste ve sistem içinde kadınların belirleyici karar mekanizmalarına ulaşmasının önünde engeller var.
AKP döneminde seçme ve seçilme hakkı biçimsel olarak varlığını sürdürse de siyasal içeriği derinleşmedi. Yirmi yılı aşkın iktidar süresine rağmen kadınların siyasal karar mekanizmalarındaki ağırlığı artmadı. Aday belirleme süreçleri, parti yönetimleri ve yürütme organlarında kadınlar azınlıkta kaldı. Kadınlar siyasal iktidarın kurucu ve belirleyici unsurları haline gelemedi.
Bu tablo, bilinçli bir siyasal tercihe işaret ediyor. Cumhuriyetin kadınları yurttaş olarak siyasal alanın parçası haline getiren hattı, AKP döneminde geriletildi. Seçme ve seçilme hakkı, ilerletilmesi gereken bir kazanım olmaktan çıkarılıp olduğu yerden geriye götürüldü.
SİYASET NEREDE BAŞLAR NEREDE BİTER?
İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, AKP döneminde siyasetin nasıl daraltıldığını en açık biçimde gösteren örneklerden biridir. Bu karar, Meclis’te tartışılarak alınmadı. Kadınların kamusal hayattaki güvenliğini, yaşam hakkını ve eşit yurttaşlığını doğrudan ilgilendiren bir konuda siyasal karar, yürütmenin tek taraflı iradesiyle alındı.
Bu durum, yalnızca bir uluslararası sözleşmeden çıkış meselesi değildir. Burada belirleyici olan, siyasetin nerede başlayıp nerede bittiğine dair kurulan çerçevedir.
İstanbul Sözleşmesi örneği, seçme ve seçilme hakkının nasıl etkisizleştirildiğini somut biçimde gösterir. Kadınların siyasal iradesi, hukuken tanınmış olsa bile fiilen askıya alındı. Meclis’in devre dışı bırakılması, temsilin yalnızca biçimsel bir unsur olarak görüldüğünü; gerçek siyasal gücün merkezileştirilmiş yürütmede toplandığını ortaya koydu.

Bu tablo, Cumhuriyetin kadınlara tanıdığı siyasal yurttaşlık anlayışıyla açık bir gerilim içindedir. Cumhuriyet, kadınların seçme ve seçilme hakkını, siyasal iradenin kurucu unsuru olarak tanımlamıştı. Oysa bugün siyaset; AKP eliyle, kamusal tartışmanın, örgütlü mücadelenin ve temsil mekanizmalarının alanı olmaktan çıkarılıp dar bir karar çevresine hapsedildi.
Yurttaşa oy hakkının tanındığı ancak o oyun siyasal sonuç üretmediği bir düzende, seçme ve seçilme hakkı içeriğini kaybeder. Siyasetin sandığa indirgenmesi tam da burada somutlaşır. Görünürde bir oy kullanma ve temsil vardır ama siyasal irade yoktur.
SİYASETİN SEÇİME İNDİRGENMESİ
Kadınların siyasal temsiline dair veriler, AKP döneminde siyasetin nasıl daraltıldığını açık biçimde gösteriyor. Yirmi yılı aşkın sürede Meclis’te kadın oranı yüzde yirmi bandını aşamadı. Bu tablo, siyasetin seçim gününe sıkıştırıldığını, siyaseti seçimin ikame etmesi için çaba harcandığını ortaya koyuyor. Yurttaşlık, sandık başında kullanılan oyla sınırlandı.
Bu bir tesadüf değil. Seçime indirgenen siyaset, örgütlü mücadeleyi, sürekli katılımı ve iktidarın paylaşılmasını gereksizleştirir. Kadınlar bu düzende görünürde seçmen olarak yer alsa da siyasal özne olarak etkisiz kalır.
Cumhuriyetin açtığı siyasal alan, seçimden ibaret bir yurttaşlık fikrine dayanmıyordu. Kadınlara tanınan seçme ve seçilme hakkı, siyasetin gündelik, örgütlü ve dönüştürücü bir faaliyet olmasını hedefliyordu. Bugün bu hakkı savunmak, sandığı kutsamakla yetinmek anlamına gelmez. Asıl mesele, siyaseti sandığın dışına da taşımak ve yurttaşlığı gerçek bir siyasal özne haline getirmektir.
Siyasetin sandığa indirgenmesi, yurttaşlığı daraltır; temsili ise sayıya dönüştürür. Kadınlar bu düzende oy kullanır, ancak siyasal kararların gerçek kurucusu olamaz. Cumhuriyetin açtığı siyasal alan, böyle bir yurttaşlık fikrine dayanmaz. Kadınlara tanınan seçme ve seçilme hakkı, siyaseti gündelik hayatın, örgütlü mücadelenin ve kolektif iradenin parçası haline getirmeyi amaçlayan bir anlayışın ürünü olmalıdır.
Cumhuriyetin eşitlik iddiası, ancak bu sınırların aşılmasıyla anlamlı hale gelebilir. Kadınların siyasal özne olduğu bir düzen, emeğin sömürülmediği, kamusal gücün paylaşıldığı ve siyasetin halkın örgütlü iradesiyle kurulduğu bir toplumsal yapıyı gerektirir. Hakların kolektif olarak kullanıldığı bir siyasal zemin olmadan bu eşitlik gerçekleşmez.
Bu nedenle Cumhuriyete sahip çıkmak, onun açtığı alanı genişletme sorumluluğunu da üstlenmek demektir. Kadınların eşit yurttaşlar olarak temsil edildiği, siyasal kararların emekçiler tarafından belirlendiği bir düzen, Cumhuriyetin yarım kalan vaadini tamamlar. Bu vaadin tamamlanacağı yer, sosyalist bir toplumsal düzendir.
Ortaklaşa dergisinin 2026 Şubat sayısının dosya konusu seçimler. Seçimleri yalnızca dar anlamda Türkiye'yi bekleyen seçimler bir gündem olarak ele almadık. Ayrıca ülke ve dünyadan çeşitli konularda yazılar da dergide yer alıyor.