Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
seçimler

Seçim | AKP, Suriye, Doğu-Batı, Yeni Osmanlıcılık, Deprem, Sosyal Demokrasi, Halk Katılımı

Seçimler ve sol

Mesut Odman

Yayın Tarihi: 09.02.2026 , 22:54 "0 dakikalık okuma süresi"
Seçimler emekçi sınıflar iktidarının ve onu izleyecek sosyalist kuruluşun propagandasını “yurt çapında yaymak, işçi sınıfı sosyalizminin sesini ülke genişliğinde yoğun bir biçimde duyurmak için” kullanıldığında; ayrıca, bunu gerçekleştirmenin en etkili yol ve yöntemleri geliştirilip uygulanırsa anlam kazanır.

Ne onunla ne onsuz! 

Sosyalist ya da Marksist sol da içinde olmak üzere “sol”un seçimlere bakışı buna benzer bir tür ikilemle anlatılabilir mi? Bazı kayıtlar ya da epeydir moda edilmiş deyimle, “kırmızı çizgiler” belirlenirse, olmaz değil. Anlatılabilir.

“Kırmızı çizgiler”in başta geleni şöyle bir vazgeçilmezliktir: Seçme ve seçilme hakkı, ezilen yoksullar açısından zorlu kavgalar sonunda elde edilmiş ve ne kadar kısıtlansa, kullanılamaz, kullanılabilse de pek işe yaramaz duruma getirilmiş olsa bile kolayca vazgeçilemez bir kazanımdır. Bu hakkın bulunmadığı, daha doğrusu, toplumun çok sınırlı kesimleri için geçerli olduğu zamanlarla karşılaştırıldığında ise kesinlikle böyledir. Seçme ve seçilme hakkını örgütlenerek, belli bir ustalık edinerek kullanmayı başaran yoksul emekçi yığınların ciddi yeni kazanımlar elde ettikleri, hatta toplumsal hayatın önemli alanlarında, ne kadar kalıcı oldukları bir yana, küçümsenmeyecek ağırlıkta konumlara ulaşabildikleri görülmüştür. Bu satırlarda söz öbeklerinin arasına serpiştirilmiş çekincelerin varlığı ise sınıf mücadelesinin alabileceği biçimlerin yanı sıra olası kazanç ve kayıplarla bağlantılıdır. 

Seçimlerin ve parlamentonun sosyalistçe kullanımı

Ülkemiz tarihinde seçme ve seçilme hakkını, elde edilen sonuç bakımından, en etkili biçimde kullanan işçi sınıfı partisi, birinci Türkiye İşçi Partisi’dir. Bu cümlede itiraz edilebilecek ya da tümden reddedilecek yanlar görenlerin bile asıl saptamayı yanlış bulacaklarını sanmıyorum. Seçimler öncesi radyo konuşmalarından kapalı salon ve açık hava toplantılarına oradan sokaklardaki ve meclisteki saldırılar karşısındaki kararlılığa kadar ortaya konulan tutumlar, oldukça geniş bir ilgi ve ilgiye oranla daha sınırlı bir destek buluyordu. Halk o günlere kadar görmeye alışık olduğundan farklı birtakım siyasetçilerin yer aldığı, ötekilerden değişik bir partiyle karşılaştığını görüyordu. Ortaya çıkan görüntüleri, belli bir serinkanlılıkla betimlemeye çalışmak gerektiğinde, buna benzer sözlerle anlatmak mümkündü.

1

Partinin parlamentodaki etkinliği de siyasal iktidar ve sermaye sınıfı ile bağlantıları bugünkü düzeyine gelmemiş yazılı basında fazla çarpıtılmadan yer bulabiliyor ve kamuoyunda küçümsenmeyecek bir sempatiye yol açabiliyordu.

Behice Boran, partisinin ikinci kuruluş dönemindeki merkez yayın organı Çark Başak’ın 16 Temmuz 1976 tarihli 11. sayısında yayımlanmış “Türkiye İşçi Partisi 1961-1971” başlığını taşıyan önemli incelemesinin sonuna doğru “Parlamentarizm Suçlaması” ara başlığı altında şunları yazmıştı:

“1961-1971 Türkiye İşçi Partisi hakkında çok yapılmış eleştirilerden biri de partinin parlamentarist olduğu veya parlamentarizme saptığı iddiasıdır. Oysa seçimlere katılmak ve parlamentoya girmek kendi başına parlamentarizm demek değildir. Seçimlerin ve Parlamento’nun burjuvaca ve sosyalistçe kullanılışı vardır. TİP seçimleri, propagandasını yurt çapında yaymak, işçi sınıfı sosyalizminin sesini ülke genişliğinde yoğun bir biçimde duyurmak için kullanmıştır. Parlamentoyu, burjuva iktidarının ve partilerinin halka karşı, egemen sınıflardan yana tutumlarının, iç ve dış politikalarının kamuoyu önünde sergilendiği, ülke sorunlarına  sosyalist açıdan bakışın ve bu bakış açısından önerilen çözümlerin anlatılıp açıklandığı; işçi ve emekçilerin, tüm ezilen, sömürülen kitlelerin hak ve özgürlüklerinin savunulduğu bir forum haline getirmiştir. TİP kendisinin bir sınıf partisi, işçi sınıfının partisi olduğunu açıkça ve övünçle belirtmiş, diğer partilerin de tüm inkârlarına rağmen burjuva sınıfının partileri olduğunu vurgulamış, hedefinin işçi sınıfını, müttefiki emekçi sınıflarla birlikte iktidara getirmek olduğunu hiçbir çekingenlik belirtisi göstermeden sürekli tekrarlamıştır. Soyut ve genel bir anti-emperyalizm anlayışı ve mücadelesi içinde olmamış, Amerikan emperyalizminin baş hedef olduğunu vura vura belirtmiş, NATO’ya, CENTO’ya karşı çıkmış, NATO üyeliğinin Türkiye için yarattığı tehlikeleri bir bir belirtmiştir. NATO, ikili anlaşmalar, üsler konularına ilk parmak basan, bunu radyolardan halkoyuna duyuran, bu konuda toplantı, miting, ve kampanyaları ilk başlatan TİP olmuştur. Bütün bunlar parlamentarizm suçlamasına hedef olacak davranış ve hareketler değildir.

Burjuva parlamentarizmle uygun tutum ve davranışlar 1969 genel seçimlerinden önce belirmiş, parti içi muhalefet kanadı bununla mücadele etmiştir. 4. Büyük Kongre’de bu sapma da ortadan kalkmıştır.”

Bu satırlarda anlatılanlar bugün de geçerliliğini büyük ölçüde koruyor; dolayısıyla, kimi zaman olduğu gibi ek kanıtlarla güçlendirilerek yinelenmesi gerekli. 

Seçimler emekçi sınıflar iktidarının ve onu izleyecek sosyalist kuruluşun propagandasını “yurt çapında yaymak, işçi sınıfı sosyalizminin sesini ülke genişliğinde yoğun bir biçimde duyurmak için” kullanıldığında; ayrıca, bunu gerçekleştirmenin en etkili yol ve yöntemleri geliştirilip uygulanırsa anlam kazanır.

1

Öte yandan, parlamento “burjuva iktidarının ve partilerinin halka karşı, egemen sınıflardan yana tutumlarının, iç ve dış politikalarının kamuoyu önünde sergilendiği, ülke sorunlarına  sosyalist açıdan bakışın ve bu bakış açısından önerilen çözümlerin anlatılıp açıklandığı; işçi ve emekçilerin, tüm ezilen, sömürülen kitlelerin hak ve özgürlüklerinin savunulduğu bir forum haline” getirilmelidir. Bunun için altmış küsur yıl öncesine oranla çok daha gelişkin teknik imkânlar vardır. 

Vardır ama, iç ve dış toplumsal-siyasal gelişmeler, bu uzun dönemi hemen hemen tam ortasından geçen keskin bir ayrım çizgisi ile ikiye bölmüştür. Çizginin bugüne kadar gelen ikinci bölmesinde bir zamanlar, ne kadar ilkine benzeme eğilimleri artış gösterirse göstersin, “dünya sosyalist sistemi” dediğimiz bir gerçeklik yoktur. Bunun önemi yeterince açık olsa gerektir: Oradaki karşıtına benzeme eğilimleri ile karşıtına dönüşme birbirinden farksız sayılamaz. Buna bir de iç olumsuz gelişme olarak emekçi sınıfların ülke siyasetindeki belirgin güç kaybını eklemek gerekir. Bir yandan, parlamentonun “itibar yitimi” denebilecek gelişme son aşamasına yaklaşmış durumdadır. Bir yandan da şöyle bir olgu söz konusudur: Parlamentonun yukarıda değinilen ülkeyi etkileme gücüne sahip bir forum olma özelliğinin kalmamış olmasına karşın, parlamentoya girmenin seçim barajı ve başka kısıtlamalarla temsil ilkesini neredeyse yok edecek ölçülerde güçleştirilmesi, “atılacak taşın ürkütülecek kurbağaya mı kuşa mı artık hangisi neyse değip değmeyeceği” tartışmasına yol açabilir.

Behice Boran’ın sözünü ettiğim incelemesinde haklı olarak vurguladığı üzere, TİP bu 10 yıllık dönemde “dışa dönük ve iç mücadelelerle” bir sosyalistleşme süreci yaşamıştır. Partinin ülke tarihinde ilk ve son kez uygulanan “milli bakiye sistemi”nin temsilde adalet ilkesini öne çıkaran esaslarının yardımıyla, grup kurmak için yeter sayı olan 15 milletvekilliğini kazanarak parlamentoya girişinin, o dönemin ortasına, Ekim 1965’teki genel seçimlere rastladığını da hemen belirtmekte yarar var. O sıralarda Urfa milletvekili, 1970 sonlarındaki 4. Kongre’de ise genel başkan olan Boran’ın, yine haklı olarak, yukarıdaki alıntıda övgülü bir dille saptadığı başarılı çalışmalar, parlamentoya girilememiş, daha önemlisi grup kurma sayısına ulaşılamamış olsaydı, herhalde yapılamazdı ya da gerçekleştirildiği kadar etkili olamazdı.

Burjuva demokrasisinin sınırları

Burjuva demokrasisi, emekçi sınıfların seçme ve seçilme hakkını, ülke yönetiminde kendi iktidarını tehdit edici olabilecek biçim ve ölçülerde kullanmasını önlemenin yollarını aramaktan hiç vazgeçmemiştir. Bunun tersini düşünmek, benim “kurulabilen sosyalizm” dediğim işçi sınıfı deneyimlerinin son dönemindeki “saldırgan olmayan emperyalizm” arayışları kadar tehlikelidir.

Nitekim, Türkiye burjuvazisi de işçi sınıfı adına konuşmaya ve kavga etmeye yeltenen bir partinin parlamentoda belli bir etkililikle yer alışının hemen sonrası denebilecek bir zamanda, 1 Mart 1968’de “milli bakiye” adıyla bilinen seçim sistemini çok sert tartışmaların yapıldığı bir meclis oturumunda ortadan kaldırmıştır. O sırada başbakan Demirel, iktidar partisi ise onun başında bulunduğu Adalet Partisi’dir. Geçmeden, aynı yasanın getirdiği “barajlı d’Hont sistemi”nin TİP’in başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından kısmen iptal edilerek seçim barajının kaldırıldığını ekleyelim. 12 Eylül ürünü olarak ise hem seçim çevresi barajı hem de yüzde 10 düzeyinde gerçekten “görülmemiş” bir ulusal baraj getirilmiştir. Şimdi o ulusal baraj iki iktidar partisi olan AKP ile MHP’nin anlaşması sonucu, ikincinin olası bir seçimdeki durumunun kritikleşmesi üzerine, yüzde 7’ye indirilmiş bulunmaktadır. 

Bu noktada, o tarihlerde ilerici anayasa hocalarının seçim ve siyasi partiler yasalarının en az anayasa kadar önemli olduğunu yazıp söylediklerini hatırlıyorum. Hatırlayanların tümü de bu saptama ve uyarının doğruluğunu yaşayarak anlamış olmalılar.

Boran’ın da yukarıdaki alıntıda değindiği parlamentarizm suçlamasına gelince. Kendi gözlemlerimle yaşantılarıma dayanarak böyle bir eğilimin varlığından söz edebilirim. Partinin kuruluş özelliği gereği ilk yıllar için bu durum doğal karşılanabilir. Ancak, 1969 genel seçimlerine doğru ortaya çıktığı ve Aybar’ın yaklaşan seçimlerle ilgili “başa güreşeceğiz” sloganı ve benzeri söylemler eşliğinde belli bir benimsenme düzeyine ulaştığı ileri sürülebilir. Partinin bir parlamentarist sapma içinde olduğu ise çok ağır ve gerçek dışı bir iddiadır.

1

CHP'cilik: Sol bağımsızlığını yitirirse

Sol içindeki sık sık belirginleşen eğilimlerden biri, CHP ile ilgili tutarsız, daha da kötüsü bağımsızlıktan uzak tavırlar olmuştur. Oysa CHP’den ve değişik nedenlerle düzenle bağını koparamayan partilerden bağımsızlık esastır. Böyle partilerle işbirliğinin gündeme gelmesi, ancak bu esasa uygunluk koşuluyla mümkün olabilir. Özellikle seçim dönemlerinde ortaya çıkan böylesi tutumların zaman zaman “CHP’cilik” yakıştırmasını hak edecek kadar apaçık görünümlere büründüğü görülür. Öylesine ki, geçmişte, CHP’ye karşı çok açık eleştirel ve bağımsız tavırlar alan parti ve örgütlere sabah akşam oportünist, revizyonist, parlamentarist ve benzeri eleştirilerle saldıran sol içi çeşitli öbeklerin, seçim dönemlerinde birtakım kabul edilebilir görünen gerekçelerle CHP’yi destekledikleri, destekleme çağrıları yaptıkları, hatta yer yer bu partinin seçim çalışmalarına eylemli olarak katıldıklarına tanıklık edilmiştir. 

Bu tür eğilimlerin seçimler dışında kalan dönemlerdeki başlıca kaygılarıyla uğraşları da “CHP’nin sağa kaymasını engellemek” biçiminde ortaya çıkar. Bizim ülkemizdeki solun bazı kesimlerinin uzak durdukları iktidar arayışının yerine takozluk denebilecek bir işlevi seçmeleri anlayışla karşılanabilir; çünkü, malum, “iktidar insanları bozar” diyenleri çok dinlemişlerdir!     

Gelecek seçimlerin de, emekçi sınıfları ağır baskı ve sömürü koşulları altında bırakmış çok uzun AKP döneminin sonunu getirmesi mümkün görülerek, yeni bir erteleme çaresizliğine yol açması olasıdır.  

“Dediklerinizin hepsi doğru da bu kez değil, bu kez değil. Hele bir canımızı çıkaran AKP’den kurtulalım, o dediklerinizi gerçekleştirmek için hep birlikte uğraşacağımız günler de gelecek!”

Çürüye çürüye neredeyse kendiliğinden yıkılayazmış bu düzenden ve partilerinden bağımsız davranarak halkın karşısına çıkmayı önerenlerin bir kez daha bu tür sözlerle karşılaşmaları, ne yazık, şaşırtıcı olmayacaktır. Oysa, ne kadar çürümüş olursa olsun hiçbir düzenin kendi başına, aynı anlama gelmek üzere, onunla derdi olmayanların iyilikseverliğiyle yıkıldığı görülmüş işitilmiş değildir.

seçimler
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 2026 Şubat sayısının dosya konusu seçimler. Seçimleri yalnızca dar anlamda Türkiye'yi bekleyen seçimler bir gündem olarak ele almadık. Ayrıca ülke ve dünyadan çeşitli konularda yazılar da dergide yer alıyor.