‘Başkan baba’nın yaldızları dökük
Oğuz Oyan
“Başkanlık sistemi” denildiğinde kuşkusuz tek bir sistem veya yönetim tarzı anlaşılmamalı. Dünyada, ülkelerin tarihi-siyasi şekillenmelerine göre değişen çok farklı başkanlık sistemleri uygulanıyor. İlk tarihi örnek ABD’dir. Federal bir yapı olan ABD’de 1787 yılında anayasal bir mekanizma olarak ve tarihi-siyasi bir ihtiyaca karşılık gelmiştir. ABD modeli kendi içinde sürekli değişime uğradığı gibi günümüzde bu özgün tarihi modelden oldukça farklı başkanlık versiyonları bulunuyor. Latin Amerika, Asya ve Afrika ülkelerindeki başkancı sistemlerde genellikle ABD tarzı “denge-kontrol” mekanizmalarının pek de çalışmadığı (artık ABD’de de çalıştığını iddia etmek zor olsa da), sermayenin daha despotik/baskıcı yönetim modellerinin geçerli olduğu söylenebilir. Her durumda parlamentarizm ve başkanlık rejimleri esas olarak İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaygınlaşmıştır.
Yarı-başkancı yani başkanın/ cumhurbaşkanının otoritesinin bir başbakanlık/bakanlar kuruluyla paylaşıldığı sistemler de II. Savaş sonrasının ürünleridir. Fransa’daki uygulama, çevre ülkelerdeki uygulamalardan biraz daha farklı olmakla birlikte, doğrudan seçilmiş Cumhurbaşkanı ile Meclis çoğunluğunun farklı partilerde olması durumunda ikili iktidar yapılarına yol açma potansiyeli genel bir sorundur. (Ali Murat Özdemir ve diğerleri, Genel Kamu Hukuku, Kuramsal Yaklaşım.)
Önemli siyaset bilimcimiz Tarık Zafer Tunaya Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku adlı eserinde, 20. yüzyılın üçüncü dünya ülkelerinde aşırı yetkilendirilmiş bir başkanın yasama ve yargıyı denetimi altında tuttuğu yapıları, sert kuvvetler ayrımına dayanan ABD türü örneklerden ayırmak için, “Başkancı Rejim” olarak adlandırmıştı. Elbette şu uyarı da yapılmalıdır: Başkancı rejimlerin genellikle demokratik bir yönetim sistemiyle yakınlıkları pek kurulamasa da burjuva demokrasilerindeki parlamenter sistemlerin mutlaka daha demokratik yapılara denk düştüğünü ileri sürmek de mümkün değildir. İtalya ve Almanya’da 20. yüzyılda faşizmlerin üzerinde yükseldiği idari yapı, başkancı rejime değil “parlamenter demokrasiye” dayanmaktaydı!
Bununla birlikte, 20. yüzyılın yeni ulus devletlerinde yaygınlık gösteren başkancı rejimleri, 19. yüzyılın kolayca diktatörlüğe sapabilen erken demokrasi pratiklerinden ve bunun Fransa örneğini oluşturan Bonapartizm’den de ayırt etmek gerekir. Gerçi Bonapartizm’in ülkeyi cumhurbaşkanlığı kararnameleri ve plebisitlerle yönetme yöntemleri bugün Türkiye dahil birçok çevre ülkesinde uygulama alanı bulabiliyor.
BAŞKANCI REJİMLERİ KİM SEVİYOR?
Kapitalist sistemin egemen sınıfı olan sermayenin başkanlık rejimi ve parlamentarizm seçenekleri arasındaki tercihleri koşullara, zamanın ruhuna, sermayenin türüne ve dönemsel çıkarlarına göre değişkenlik taşıyor. Gerçi çeşitli sermaye kesimleri arasında farklı yaklaşımlar olması olağan. Ancak şu ayırım daha kolayca yapılabilir: Emperyalizmin ve dolayısıyla uluslararası sermayenin asıl tercihi başkancı rejimler olacaktır. Özellikle de kuvvetler ayrımının bir savunma mekanizmasına dönüşebildiği yani karar alma sürecinin bir kuvvetten diğerine pas atılarak geciktirilip engellenebildiği durumlara kıyasla tek kişinin ana karar mercii olması büyük kolaylık. Bunun uygulamalı örneği Türkiye’de 1 Mart 2003 Tezkeresi’nin -yürütmeye rağmen- Meclis tarafından engellenebilmesinde görüldü. Emperyalist devletler kendi kuvvetler ayrılığı sistemini partnerlerine karşı bir koz olarak uygulamayı her zaman politikalarının merkezinde tutabilirler ama bunun kendilerine karşı uygulanmasını asla istemezler. Dolayısıyla 1 Mart Tezkeresi olayı dahi Türkiye’de başkancı rejime giden yolun önemli köşe taşlarından birini oluşturmuştur.
Yerli sermaye açısından durum daha değişken. Büyük sermaye çevreleri hangi yönetim sistemi olursa olsun karar vericilere ulaşmakta pek güçlük çekmezler. Buna rağmen bunların da bazıları (hâkim parti ve başkanla daha yakın ilişkileri olan “yandaşlar”) daha başkancı sistemden yana olabilirken, başbakana-bakanlara görece daha kolay ulaşabilenler parlamenter sistemden yana olabilirler. Orta boy sermaye çevreleri ise daha kolay ilişki kurabildikleri parlamenter yapıyı tercih edebilirler; çünkü bu yapıda milletvekilleri bile bakanlara/yüksek bürokratlara ulaşmada köprü rolünü oynayabilirler. Oysa başkancı rejimde milletvekillerinin ve ekonomi bürokrasisinin rolü adeta silinmiştir. Rol üst düzey siyasilerdedir ve onların da başkanla yakın ilişkisi olanlarındadır.
Dolayısıyla “başkanlık sistemi” halkın siyasete katılımını özendirici değildir. Tam tersine, bakanların genellikle atanmış siyasilerden oluşması, bakan-seçilmiş milletvekili ilişkilerinin zayıflaması gibi nedenlerle halkın siyasete katılımını, hatta halkın karar alıcı siyasetçiye ulaşmasını engelleyen bir sistemdir.
1961: KUVVETLER AYRILIĞININ SERENCAMI
Başkancı rejimler tanım gereği yürütme elinde kuvvetler birliğini oluşturmaya yönelen sistemlerdir. Bu anlamda faşizan, despotik hatta faşist eğilimleri içerebilirler. Bu tür rejimlere karşı kuvvetler ayrılığını hedefleyen mücadele pratikleri kuşkusuz anlamsız değildir. Türkiye’den örnek verilirse, 1924 Anayasası TBMM’de kuvvetler birliği esasına dayanmaktaydı. Yani tüm kuvvetler Meclis’te toplanmıştı. Ancak bu durum zamanla aşındı. Yürütmenin gücü sürekli arttı. Demokrat Parti döneminde ise -Anayasa’ya rağmen- Meclis’i umursamaz bir yürütme yapısı oluştu. İşte 1961 Anayasası’nda güçlü bir kuvvetler ayrılığına gidilmek istenmesi, bir üst denetim yargısı olarak Anayasa Mahkemesi’nin oluşturulması ve çift meclisli bir yapı kurulması tam da bu aşırılığa set çekme anlayışının ürünüydü. Kuşkusuz II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan dış siyasi dinamikler de bu yolun seçilmesinde etkiliydi.
1961 Anayasası bu anlamda Türkiye’nin gördüğü en demokratik anayasa olarak da tarihe geçti. Ama bu demokratikliği sadece Türkiye’de siyasetin sola açılması olarak anlamak yanıltıcı olabilir; 1961 Anayasası esas olarak liberal bir anlayışı yansıtıyordu ve siyaseti dinci sağa da açmıştı. Ama zaten 1971 askeri darbesiyle bu anayasanın demokratik özü üzerine “şal atılmaya” başlanacak, yürütmenin yasama karşısında güçlendirildiği bir sistem çalıştırılmaya başlayacak ve 1980 darbesiyle ve 1982 Anayasası’yla de bu sürecin önü iyice açılmış olacaktı. Dolayısıyla Türkiye gibi sert sınıf savaşımının sürdüğü bir ülkede ömrü sadece 20 yıl olabilecek, bunun ikinci 10 yılı da esasen uzatmaların oynandığı bir döneme denk gelecekti. Her ne kadar sonradan 1982 Anayasası’nda -birçoğu AB dayatmasıyla- birçok düzeltme yapılsa da, yürütme ağırlıklı yapı fiilen yoluna devam edecektir.
‘HİPER-BAŞKANLIK’ SİSTEMİ
2017 Anayasa değişikliklerinin Temmuz 2018 kararnamesiyle birlikte yürürlüğe girmesiyle artık yepyeni bir dönem açıldı. 2017 değişiklikleri o kadar radikaldir ki artık yeni bir anayasadan, hatta ikinci cumhuriyetin anayasasından bahsetmek daha doğru olur. Selçuklu-Osmanlı devlet sisteminde bile varlığını hep koruyan başbakanlık (vezir-i azam, sadrazam) kurumu ortadan kaldırılmakta, II. Meşrutiyet Anayasası’ndan (1909) beri korunan Meclis’e karşı sorumlu bir Bakanlar Kurulu (Hükümet) sistemi tasfiye edilmektedir. Tüm yetkiler tek kişiden oluşan yürütme organı yani Cumhurbaşkanı elinde toplanmaktadır. Siyasetin tepesinde seçilmiş tek figür, 2014’ten beri tek dereceli bir seçimle gelen Cumhurbaşkanıdır. Geçiş o kadar radikaldir ki, toplumun hazmetmesini sağlamak üzere -hiçbir resmi/hukuki belgede adı geçmeyen- bir “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” kavramı uydurulmasına ihtiyaç duyulacaktır. Bu kavramı kullanmayı reddetmek gerekir, çünkü ortada bir hükümet yoktur, karar alma yetkisine sahip bir Bakanlar Kurulu yoktur. Bunlar bütün anayasal ve yasal metinlerden ayıklanmış, yerine Cumhurbaşkanı veya Cumhurbaşkanlığı sözcükleri geçirilmiştir. Biz bir seçenek olarak “Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi” kavramını kullanıyoruz; ama “başkancı sistem” veya “Cumhurbaşkancı sistem” daha uygun görülebilir. (Buna bir hiper-başkanlık sistemi denilmesi de mümkündür: Şule Özsoy Boyunsuz, Dünyada Başkanlık Sistemleri.)
Bu yeni Cumhurbaşkanı tipi ve onun atadığı Cumhurbaşkanı yardımcısı ve bakanları, Meclis’e karşı da sorumlu olmamaktadır. Bunların Meclis tarafından denetlenmesinin de önü tıkanmaktadır: Artık ne hükümet programının onaylanması (güvenoyu) ne bütçenin onaylanması ne gensoru ile bakanların veya hükümetin düşürülmesi ne de bu zevatın denetlenebilmesinin yolları açıktır. Yüce Divan’da yargılanabilmelerinin önü de aşılması çok zor “nitelikli çoğunluk” düzenekleriyle tıkanmıştır. Güçler ayrılığı ilkesi fiilen tarihe gömülmüştür. Bütçeyi Cumhurbaşkanlığı yapmaktadır. Meclisin yasama yetkileri de Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri yoluyla önemli ölçüde gasp edilmiştir. Yürütme üzerinde yasama denetiminin ve Meclis’in bütçe hakkının sonu getirilmiştir. Sayıştay’ın denetim olanakları da önemli ölçüde kısıtlanmıştır. (Daha geniş bilgi için: Oğuz Oyan, “Türkiye’de Gelişmeci Anayasal Düzenden İkinci Cumhuriyet’in Anayasasına”, Sosyal Politika Yazıları, Seyhan Erdoğdu’ya Armağan.)
İHTİYAÇ: MECLİS MERKEZLİ KUVVETLER BİRLİĞİ
Şimdi buradan tekrar parlamenter sisteme dönüş tartışılıyor. Muhalefet partileri CHP öncülüğünde bunu 2023’te “güçlendirilmiş” vurgusuyla formüle etmişlerdi. Bu tür vurgulara bel bağlanamaz ancak şunu açıkça belirtmek gerekir: 2014 öncesine veya Cumhurbaşkanının tek dereceli seçimle belirlenmesini getiren 2007 referandumu öncesine, hatta AKP öncesine bir dönüşten söz ediliyorsa bu kısır bir tartışmadır. Çünkü yürütmenin yasamanın yetkilerine tecavüz ettiği süreç on yıllardır çalışmaktadır ve yürütme merkezli bir kuvvetler birliği sistemine fiilen gidilmektedir. Bu eğilim aslında dünya çapındadır. Trump ABD’sinde iyice görünür olmuştur. (Gencay Şaylan, Bir Bilim Olarak Kamu Yönetiminin Yükseliş ve Çöküşü.)
Kuvvetler ayrılığı artık burjuva demokrasilerinin kalbi olarak görülen kapitalist ülkelerde dahi pek çalışmamakta veya sapmalar artmaktadır. Liberalizm–demokrasi eşleştirmesinin içinin boş olduğu veya ancak geçici bir duruma denk geldiği, bugünkü sistemik krize despotik devlet yapılarının daha fazla yanıt verdiği görülmektedir.
O halde parlamentarizm veya başkanlık rejimi yerine meclis hükümetleri sistemi bugün yeniden gerçek bir seçenek olarak gündemdedir. Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluş döneminden miras alınabilecek bir ilke de meclis merkezli bir kuvvetler birliğidir. Elbette bu Meclisin düzen partilerinin tasallutundan kurtarıldığı bir siyasi ortamın oluşturulması şartıyla.
‘BAŞKAN BABA’ İMGESİ ZORLAMA
Türkiye’de Cumhurbaşkanı figürü etrafında bir kişilik kültü oluşturulduğu bir vakıadır. Bu elbette önceki Başbakanlık dönemini de kapsamaktadır. Bu figürün çeyrek yüzyıla yakındır Türkiye’de sağ siyasetin vazgeçilmez bir imgesine dönüşmesi, onun din istismarındaki başarısı, birlikte yol aldığı çevrelerle nepotizm/yolsuzluk ilişkilerini sürekli yeniden üretebilme ustalığı, sermayenin ve emperyalizmin kullanışlı bir aracına kolayca dönüşebilme kıvraklığıyla açıklanabilir. Tüm katı görüntüsünün altında tamamen esnek/omurgasız/ilkesiz bir siyasetçi figürüdür bu. Bu yüzden “başkan baba” nitelemesi de fazla gelir. Nitekim, 2015’ten beri milletvekili seçimlerinde çoğunluğu sağlayamayan, dürüst bir seçim ortamında cumhurbaşkanı seçilme olanağını yitirmiş, bu yüzden de potansiyel rakiplerini derdest eden bir simadan artık kimse “başkan baba” imgesi çıkaramaz. İnsanların açlıkla mücadele ettiği bir ortamda yaldızlar çabuk dökülür. Artık yolun sonuna gelmiş bir siyasetçinin ve partisinin, iktidara tutunmak için yargı/kolluk şiddetini ve iç/dış ödünleri fütursuzca kullandığı bir eğik düzleme gelinmiştir. Ülkeyi bu sorundan ve başkancı rejimden acilen kurtarmak gerekir. Ama benzerlerini iktidara taşımak için değil!
Ortaklaşa dergisinin 2026 Şubat sayısının dosya konusu seçimler. Seçimleri yalnızca dar anlamda Türkiye'yi bekleyen seçimler bir gündem olarak ele almadık. Ayrıca ülke ve dünyadan çeşitli konularda yazılar da dergide yer alıyor.