Elektrik yok, su yok, sağlık ve eğitim hizmeti yok: Deprem artçılarıyla sürüyor
Aslında değişen pek bir şey olmadı, onca şeyin değiştiği söylenen o karmaşanın ortasında.
6 Şubat depremlerinin üzerinden üç koca yıl geçti. Şehirlerin siluetini bozan o devasa enkaz yığınları kaldırıldı belki ama 11 kentin mezarlıkları eskisinden çok daha kalabalık, çok daha sessiz artık.
Depremin en ağır hissedildiği 11 kentte yitirdiğimiz yurttaşlarımızın sayısı ne yazık ki hâlâ net değil. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) bu sayıyı 45 bin civarında açıklarken, İçişleri Bakanlığı kayıplarımızı 53 bin olarak duyurmuştu. Resmi rakamların ötesinde kesin bir şey söylemek elbette güç; ancak mezarlıkların doluluk oranlarına, depremden sonra yeniden ev, konteyner ya da sosyal yardım başvurusu yapanların sayısına ve deprem öncesi nüfus verilerine bakıldığında, resmi tablodan çok daha vahim ve farklı bir gerçeklik ortaya çıkıyor.
6 Şubat günü yaşanan o derin çaresizlik ve kimsesizlik hissi, bilhassa felaketin ilk anından itibaren geçen on gün boyunca tüm acımasızlığıyla depremzedelerin iliklerine kadar işledi. Ancak sonrasında, depremzedeler bu çaresizlik ve terk edilmişlik iklimine alışmak zorunda bırakıldı. Sorunlar bitmedi, azalmadı; sadece insanlar bu sorunlarla baş etmenin, hayatta kalmanın yeni ve zorlu yollarını geliştirdiler.
Yağmur yağdığında su basan konteynerlerin tepesine, sudan korunmak için zeytin ya da kayısı çadırları kuruldu; uzun süren elektrik kesintilerinde bir araya gelen aileler, ateş başında sabahlayarak dayanışmayla geceyi geçirdi.
Kronikleşen altyapı sorunları
Depremin ilk gününden bu yana devam eden sorunlar, esasında tekrar eden gündemler arasında zaman zaman kanıksanan, hatta bir tür yabancılaşmaya varacak düzeyde sıradanlaşan bir döngüye dönüştü.
Elektrik ve su kesintileri, 6 Şubat’tan bugüne kadar çözülemeyen sorunların başında geliyor. Elektrik dağıtım şirketlerinin özelleştirilmesi ve rant odaklı yürütülen altyapı hizmetleri, depremle birlikte yönetilemeyen bir kriz sarmalını gün yüzüne çıkardı.
Trafo ve altyapı hizmetlerinin bir türlü iyileştirilememesi, bakımların sürekli gecikmesi gibi nedenlerle uzun süreli elektrik kesintileri, hayatın “normalleşen” sorunlarından biri haline geldi. Deprem bölgesinde musluktan akan bir su ya da aniden gelen elektrik, bazen boş kovaların, bazen de şarjı bitmiş bataryalı cihazların doldurulması için hummalı bir mesainin ilanı anlamına geliyor.
Su sorunu da benzer bir vahametle devam ediyor. Depremin ilk günlerinde hayati risklere ve hijyen problemlerine sebep olan susuzluk, zaman zaman salgın hastalıklara ve uyuz gibi vakaların görülmesine yol açmıştı. Çeşmeden akmayan su oldukça maliyetli bir şekilde damacanalarla ikame ediliyor. Bölgede hazır su satışı yapan firmaların saha çalışanlarından edinilen bilgiler, 2023 sonrasında su tüketim oranının neredeyse çimento tüketimiyle yarışır hale geldiği yorumlarına neden oluyor.
Elektriklerin kesilmesi ile birlikte hidrofora ve dinamoya bağlı suların da kesildiği büyük kentlerde, günlük rutinler için su kullanımı ise ilkel ve alternatif yollarla idare ediliyor. Su kesintilerinde elektrik olsa dahi yeterli su basıncı sağlanamadığı için çamaşır makinesi gibi temel cihazların kullanımı mümkün olmuyor.
Deprem bölgesinde yaşanan ve giderek derinleşen bir diğer sorun ise sağlık hizmetlerinin aksaması. Çöken hastaneler ve yıkılan eczaneler, bir süreliğine sahra hastaneleri ile ikame edilmeye çalışılsa da bugün konteyner kentlerde hizmet vermeye çalışan sağlık birimlerinin sayısı Türk Tabipleri Birliği’nin araştırmalarına göre 100’e yakın. Depremin ardından üç yıl geçmesine rağmen öncelik, inşası süren şantiyelere, TOKİ konutlarına ve lüks rezidanslara verilmiş durumda. Sağlık sistemine ve hastanelere dair yatırımlar bölgede ne yazık ki ikinci plana atıldı.
Konteynerlere sıkışan eğitim ve yaşam
Eğitim, depremden sonra en büyük darbeyi alan kronikleşen sorunların başında geliyor. Bu sorunlar temel olarak iki ana eksende ilerliyor: İlki, yıkılan okulların yerine konteyner sınıfların kurulması ve bunun normalleştirilip bugüne kadar sürmesi. İkinci büyük sorun, sağlam kalan okul binalarının kaymakamlık, valilik ve emniyet gibi idari birimlere tahsis edilmesi.
Konteyner kentlerde yaşayan çocukların, yine aynı alan içindeki konteyner okullarda okuyor olması, eğitimciler açısından pedagojik bir felaket olarak değerlendiriliyor. Eğitimin en temel özelliklerinden biri olan “ev hayatı ile okul hayatının birbirinden mekânsal ve zihinsel olarak ayrışması” ilkesi bu çocuklar için ne yazık ki geçerli değil.
Buna ek olarak, kent genelinde yaşanan elektrik ve su kesintileri, okullarda hem ısınmayı hem de hijyeni engelleyen sorunları tetikliyor. Yani deprem kentlerinde yaşanan her bir altyapı sorunu, zincirleme bir reaksiyonla eğitimdeki diğer sorunların da tetikleyicisi oluyor.
Kimsesizler mezarlığı
Geçtiğimiz ay kimsesizler mezarlığına defnedilen bir yurttaşımızın kimliğinin, depremden yaklaşık üç yıl sonra tespit edilebilmesi, ölüm ve defin işlemlerinin dahi nasıl büyük bir krize dönüştüğünün en somut göstergesi oldu.
Deprem bölgesinde kayıp olduğu bildirilen çocukların izine tarikat yurtlarında rastlanırken, “kayıp aranıyor” ilanlarının önemli bir çoğunluğunun cevabının kimsesizler mezarlığına gömülen yurttaşlarımız olduğu ortaya çıktı.

Depremden sonra atılan aceleci adımların sebep olduğu sorunlar, en az depremin kendisi kadar yıkıcı oldu. Depremden hemen sonra iktidarın ilk işi, enkazların alelacele kaldırılmasıydı. Yerinde ayrıştırma yapılmadan veya tamamının kentin çeperindeki moloz döküm alanlarına taşınması, depremzedelerin hayatına giren yeni ve uzun vadeli çevre felaketlerinin habercisi oldu. Yine yeni inşaat alanları için tarım alanlarının kamulaştırılması uzun süren direnişlere ve tartışmalara sebep oldu. Bunun yanı sıra “asbest sorunu”, o dönem yaşanan ve geleceği tehdit eden sorunların başında geldi. Zira Avrupa’da 1980 yılında, Türkiye’de ise ancak 2005 yılında yasaklanan asbest maddesi, eski binaların yapı malzemelerinde, çatılarında ve özellikle yalıtım aksamlarında sıklıkla kullanılan kanserojen bir kimyasaldı. Depremde yıkılan evlerin önemli bir çoğunluğunun 2000 öncesi yapılar olduğu hesaba katılırsa, kontrolsüz yıkımlar sonucu havaya karışan asbest liflerinin, deprem bölgelerinin gelecekteki akciğer kanseri ve mezotelyoma (akciğer zarı kanseri) haritasının temel belirleyeni olması bekleniyor.
Güvenlik mi rant mı?
Deprem bölgesinde yapılan inşaatlardaki “hız” odaklı yaklaşım, güvenli binalar yapılıp yapılmadığı konusunda ciddi soru işaretlerine sebep oldu. İmalat hatası olan bina görüntüleri, yanlış bağlanan demir-kalıp işçilikleri ya da standart dışı beton örnekleri fotoğraflarla belgelendi ve ilgili meslek odaları tarafından defalarca “acil denetim” çağrıları yapıldı.
Hem inşaat işçilerinin hem de bölgedeki gazetecilerin sosyal medyadan paylaştıkları görüntüler, kamuoyunda bu yapılar için “yeni mezarlar” benzetmesine sebep oldu. Yine tüm kentin koca bir şantiye alanına döndüğü bu süreçte, hafriyat kamyonlarının sebep olduğu trafik kazaları ve ölümler, başta Hatay olmak üzere deprem bölgesinin rutin ve kanıksanan sorunları arasına dahil oldu.
Teslim edilen deprem konutlarında yaşanan sorunlar, depremden sonra yurttaşların hayatına giren yeni mağduriyetler arasında yer alıyor.
TOKİ tarafından yaptırılan deprem konutlarındaki ince işçilik hatalarının temelinde, aslında inşaat sektöründeki kontrolsüz taşeronlaşma yatıyor. Çoğu zaman işin 3. ya da 4. muhatabına (taşeronun taşeronuna) yaptırılan şantiyelerde, maliyetten kısmak adına ince işçilik kalitesi düşürüldüğü için yağmur sonrası su basan daireler, ısınma sistemleri çalışmayan veya elektrik tesisatında sorun olan binalar depremzedelerin mücadele etmek zorunda kaldığı yeni sorunlar yumağını oluşturuyor.
Kendisine kura ile ev çıkan yurttaşlar, henüz doğal gaz bağlantısı olmayan veya altyapısı tamamlanmamış dairelerle karşılaşıyor. Bu eksiklikler nedeniyle konteynerden çıkıp evlerine geçemeyen depremzedeler taşınamadıkları evlerin apartman aidatlarını ödemek zorunda bırakılıyor.
Yeni yapılan konutların mevcut şehir merkezine çok uzak olması, toplu taşıma hizmetlerinin henüz tahsis edilmemesi, barınma sorununa ulaşım krizini de ekliyor.

Depremden sonra yıkılan işyerleri işsizliğin çığ gibi büyümesine sebep oldu. İşsiz kalan yurttaşlar daha çok şantiyelerde iş bulabiliyor. Şantiyeler ise bütün bu anlattığımız tabloda tahmin edeceğiniz üzere cehennem ortamını aratmıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verilerine göre sadece 2025 yılında ve yalnızca Hatay’da, deprem konutlarında çalışırken ölen işçilerin sayısı 65’i buldu. Bu sayı, işsiz kalan ve hayatta kalmak için güvencesiz koşullarda çalışmak zorunda bırakılan depremzedelerin nasıl bir ölümcül ikilemle karşı karşıya kaldığının en acı göstergelerinden biri.
Depremin 3. yılı geride kaldı. Çok şey değişti. Türkiye’de sadece jeolojik alanda değil, siyasi alanda da fay hatlarında derin kırılmalar meydana geldi. Depremzedeler için ise değişen onca şeyin ortasında “hiçbir şey değişmedi” demek abartı olmayacaktır. 6 Şubat’ta ölüme terk edilen emekçiler, en temel yaşam hakları için dahi yan yana gelmek, dayanışmak dışında bir çareleri olmadığını her 6 Şubat’ta acı bir şekilde yeniden hatırlıyorlar.
Ortaklaşa dergisinin 2026 Şubat sayısının dosya konusu seçimler. Seçimleri yalnızca dar anlamda Türkiye'yi bekleyen seçimler bir gündem olarak ele almadık. Ayrıca ülke ve dünyadan çeşitli konularda yazılar da dergide yer alıyor.