Sermaye iktidarı ve seçimler: ‘Oy vermek bir şeyi değiştirecek olsa yasaklanır mıydı?’
ABD’de siyah yurttaşlar eşit oy hakkına uzun mücadelelerden sonra 1965’teki Oy Hakkı Yasası ile kavuşmuşlardı.
Nevzat Evrim Önal
Seçimler konusu her zaman seçimlerin gerçek mi, göstermelik mi olduğu tartışmasını da içerir. Kimileri seçimleri egemen düzenin bir oyunu, ritüeli ya da meşruiyet aracından ibaret görür. Buna göre, bir egemenlik varsa, egemenler egemenliklerini halka gerçekten oylatmayacaklarına göre seçimler sonucu baştan belli, danışıklı süreçlerdir. Emma Goldman’a atfedilen “oy vermek bir şeyi değiştirecek olsaydı yasaklanırdı” sözü bu düşüncenin özetidir.
Bir diğer görüş ise demokrasinin en büyük siyasi güç, hatta insanın siyasallığının özü olduğunu; dolayısıyla, eğer bir egemenlik varsa dahi bunun halk oylamasıyla değişebileceğini, hatta bütünüyle ortadan kalkabileceğini savunur.
Bu düşüncelerin ikisi de yanlış. İlki egemenliği toplum dışı ve onun üzerinde bir mutlaklık olarak gördüğü, ikincisi demokrasiyi egemenlikten bağımsız zannettiği için; ayrıca ikisi de diyalektik olmadıkları için…
Çelişkiler ve seçimler
Zaten dikkatli bakıldığında iki düşüncenin de “sınıf” kavramını ya kullanmadığı ya da yanlış kullandığı görülür. Egemenliği seçimleri dilediği gibi belirleyebilecek bir mutlaklıkta görenler tipik olarak bu egemenliğin sahibini de bir sınıf değil devlet olarak tanımlar. Orwell veya Huxley’in distopyalarını andıran bu düzende sıradan insanların siyasallıkları öyle baskılanmıştır ki, toplumun büyük çoğunluğu ezilen ama kendi çıkarlarının bir ölçüde farkında insanlar olmaktan çıkmış, ya fare sürüsü gibi sürekli korku içinde yaşayan iradesiz zavallılara ya da kifayetsizce haz peşinde koşan halinden memnun kölelere dönüşmüştür. Düzene karşı olanlar aydınlanmış ama sadece egemenler tarafından baskılanmayan, sıradan insanlar tarafından da hor görülen bir azınlıktan ibarettir. Böyle bir ortamda tabii ki seçimler de en fazla düzenin tasdik edilme şovu olacaktır.
Demokrasi idealizmiyle malul düşünceye göre ise ya toplum egemen ve ezilen sınıflardan değil özgür iradeli yurttaşlardan oluşur ya da sınıflar varsa dahi demokrasi hiçbir sınıfa ait değildir. Bu durumda seçimler de yolsuzluk karıştırılmadığı müddetçe bir demokrasi şölenidir.
Gerçek hayatta ise durum şu: İçinde yaşadığımız düzende, başta üretim olanakları olmak üzere toplumun maddi zenginliğinin çok büyük bölümü, küçük bir azınlık olan sermayedar sınıf tarafından rehin tutuluyor. Bu egemen sınıf bir yandan kendi içerisinde birbiriyle rekabet ediyor, diğer yandan hem işçi sınıfının emeğini sömürerek hem de toplumun genelini (hatta zaman zaman birbirlerini bile) fiyat oyunlarıyla, tefecilikle, halk düşmanı vergilendirme biçimleriyle soyarak zenginliğini büyütüyor. Ne var ki olağan koşullarda tüm bu mekanizma, herkesin kendi maddi koşullarını sürdürmek için katılmak zorunda olduğu ama “katılmama özgürlüğünün” de bulunduğu piyasa zemininde işliyor. Kapitalizmin en büyük ideolojik gücü olan toplumsal rıza bu zemin üzerine inşa ediliyor.
Çelişkili mi? Kesinlikle. Ama üretim artıyor ya da emperyalist yöntemlerle başka ülkelerden zenginlik transferi yapılabiliyorsa, aynı zamanda sürdürülebilir. Zaten bu iki koşuldan en az birinin sağlanmadığı durumda sistem krize giriyor.
Her toplumsal çelişki siyasal süreçlere yansır. Dolayısıyla seçimler ne egemenliğin tasdik edilmesinden ibarettir ne de demokrasi şölenidir. Öte yandan, çelişkilerin şiddetlendiği kriz dönemlerinde bir yandan sandıktan düzen açısından istenmeyecek sonuçlar çıkması daha olası hale gelir, diğer yandan krizi atlatmak için tasarlanan siyasi “çözüm”ün halka oylatılması ideolojik açıdan önem kazanır. Yani egemen sınıfın seçimler yoluyla meşruiyet sağlamaya en ihtiyaç duyduğu zamanlar, aynı zamanda seçimlerin onun için en netameli hale geldiği dönemlerdir. Bu yüzden sermaye düzeni olabildiğince kontrollü seçim sistemleri oluşturmaya çalışır.
‘Kasa kazanır’ kuralları
Bugün mümkün olan siyasi sistemler içerisinde en iyisinin genel oy hakkına dayalı liberal demokrasi olduğunu savunan sermayedar sınıf, egemenliğinin erken döneminde siyaset alanını ayak takımıyla paylaşmaya hiç niyetli değildi. Demokrasi sıralamalarında başı çeken Batı ülkelerinin hemen hepsinde mülksüz erkekler ve kadınlar oy hakkını büyük toplumsal mücadeleler sonucunda elde etti. Yani sermayedar sınıf egemenliğini evrensel bir demokrasi üzerine kurmadı, aksine egemenliğini sürdürebilmek için siyaseti toplumun geri kalanına açmak zorunda kaldı.
Sermayedar sınıf bu zorunluluğun yarattığı tehditleri mümkünse bertaraf etmek, değilse en aza indirmek için bir dizi yönteme başvurur. Seçimlere dair alınan en temel önlem seçim sisteminin güçlüyü daha da güçlendirecek şekilde tasarlanmasıdır. Barajlar, dar bölge sistemi, iki turlu seçim, iki partili sistemler, yüksek oy alan partiye avantaj sağlayan D’hont yöntemi gibi uygulamaların tümü buna hizmet eder. Burada mantık, düzen açısından uygunsuz bir siyasi yönelimin kendisine öncelikle azınlık düzeyinde destek bulabilecek olması ve bu aşamada başarısız olmasının sağlanmasıdır. Bu sistemler yurttaşları “oyum boşa gitmesin” korkusu ya da “stratejisi”yle düzenin yerleşik siyasi partilerine oy vermeye; bağımsız bir siyasi hat takip ederek sonuç alamayacağını düşünen hareketleri de bu partilere yamanmaya, onların içinde ya da yanında kendisine yer aramaya iter.
Bu sistemler yalnızca oyların fırtınalı dönemlerde de düzen partilerinde yoğunlaşmasını sağlamaz. Aynı zamanda hemen her durumda (ABD ve İngiltere gibi örneklerde her durumda) tek parti iktidarıyla sonuçlanır ve bu, genel olarak tek başlı ve güçlü yürütmeden yana olan sermayedar sınıfın çıkarlarına uygundur. Örneğin Türkiye’de 1983-2022 arasında yüzde 10 olarak uygulanan, dünyanın en yüksek oranlı seçim barajı ile 2002 Genel Seçimlerinde yalnızca iki parti (AKP ve CHP) meclise girebilmiş, oyların yüzde 46’sı mecliste temsil edilmemiş ve AKP oyların yüzde 34’üyle meclisteki sandalyelerin yüzde 66’sını alıp tek başına iktidar olmuştu. Bu sonuç, Anavatan Partisi’nin tek parti iktidarını kaybettiği 1991 seçimleriyle açılan, Türkiye sermayedar sınıfının Sovyetler Birliği’nin olmadığı bir dünyada kendisine doğrultu belirlemekte zorlandığı, on bir yılda dokuz hükümet, kabine değişiklikleri sayılırsa on ayrı koalisyonun kurulduğu, her açıdan krizli 1990’ların da kapanışı olmuştu.
Kurallar işe yaramadığında…
Tabii zaman zaman hileli kurallar da istenmeyen sonuçları önlemez ve böyle durumlarda düzen meşruiyet kaybını göze alıp masayı devirebilir.
Örneğin 12 Eylül askeri darbesi, düzenin olağan siyasi mekanizmalarının Türkiye’nin içine sürüklendiği devrimci durumla baş edemediği ve yükselen militan işçi hareketini düzenin içine çekip sakinleştiremediği, ancak devrimci siyasetin de iktidarı ele geçirmek için hamle yapamadığı bir siyasi kilitlenme durumu karşısında, sermayedar sınıfın egemenliğini korumak ve çıkarlarını ilerletmek için demokratik siyaseti askıya alan bir müdahaleydi. Bu müdahalenin ardından kurulan cunta iktidarı altında hazırlanan 1982 Anayasası halkoyuna sunulduğunda, “Hayır” seçeneğini savunan hiçbir siyasi parti mevcut değildi. Üstüne oy verme ortamı kimin ne yönde oy verdiğinin gözlenmesinin çok kolay olacağı bir biçimde tasarlanmış, gizli oy ilkesi fiilen askıya alınmıştı. Buna rağmen katılanların neredeyse yüzde 9’unu oluşturan 1,5 milyondan fazla kişi Hayır oyu vermişti. Yine de, uzun erimde Türkiye sermaye düzeninin 12 Eylül müdahalesinden büyük kazanç sağladığı, darbe döneminde işlenen insanlık suçlarının hiçbirinin hesabının verilmediği ve sermayedar sınıfın egemenliğinin bu süreçten güçlenerek çıktığı açıktır.

Teknik detaylara değil çelişkilere bakmak
Buraya kadar yazdıklarımızı şöyle özetlemek mümkün: Kapitalist düzenin egemen sınıfı olan sermayedar sınıfın siyasetteki temsilcileri, siyasetin özel bir uğrağı olan seçimlerde de gerek kuralları koyma ve bozma gücüyle, gerekse sahip oldukları maddi zenginliğin sağladığı propaganda üstünlüğüyle egemen konumdadır. Öte yandan kitlelerin olağanın ötesinde politize olduğu seçim süreçleri toplumda biriken çelişkilerin tamamının gölgesi altında gerçekleşir.
Buna ek olarak, sermayedar sınıf pek çok siyasi konuda hemfikir değildir ve bu konular bilhassa toplumun tamamını ilgilendiren yakıcı başlıklar olduğunda, egemen sınıf içerisindeki fikir ayrılığı düzenin bocalamasıyla sonuçlanabilir. Örneğin Avrupa ülkelerinin hemen hepsinde göç böyle bir başlıktır ve İngiltere sermayesinin en tekelleşmiş kesimlerinin kesinlikle karşı olduğu, Birleşik Kralllık’ın Avrupa Birliği’nden çıkması referandumu bu bocalama nedeniyle çıkışla sonuçlanmıştır.
Buradan devrimci mücadele adına çıkartılacak bir ders var: Seçimler bir oyunsa, devrimci hareketin önceliği bu oyunu, düzenin kendi aktörleri tarafından kolaylıkla ihlal edilebileceği defalarca görülmüş kurallara sıkı sıkıya bağlı kalarak oynamak olamaz. Devrimci hareket sabit tutacağı stratejik ayağını düzenin dışına, insanlığın eşitlik ve özgürlük ideallerine doğru ilerlemesini temsil ediyor olmaktan gelen tarihsel meşruiyete basarak kurmalı; düzenin kendi meşruiyet alanı olan seçim sürecine ise gövdesinin ağırlığını vermeyeceği, hareketli ayağını basmalıdır. Böylelikle hem seçimlerin halkın gözündeki meşruiyetiyle ilişkilenir, hem de düzenin kendisi bu meşruiyeti ihlal ettiğinde abandone olmak yerine bunun hesabını sorabilecek sağlam bir duruşa sahip olur.
Tarih bunun devrimci sonuçlar verdiği örneklerle doludur.
Ortaklaşa dergisinin 2026 Şubat sayısının dosya konusu seçimler. Seçimleri yalnızca dar anlamda Türkiye'yi bekleyen seçimler bir gündem olarak ele almadık. Ayrıca ülke ve dünyadan çeşitli konularda yazılar da dergide yer alıyor.