Emperyalizm, Bağımsızlık, Üsler, Antiemperyalizm, Trump, Silahlanma, Ortadoğu, İşgal, Küba, Arınma, Butlan, Nâzım Hikmet, 'Devlet aklı', Teknofeodalizm
Türkiye’nin geleceğini NATO’culuk kuramaz
2004 İstanbul NATO Zirvesi'nin başlangıcında Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı üzerinde yapılan resmi gösteri uçuşu.
Aşkın Süzük
NATO tarafından 2026 yılında zirve adresi olarak Ankara’nın belirlenmesi, emperyalist rekabette gerilimin biriktiği bölgeye en yakın üye ülkenin ev sahipliği yapacak olmasından daha fazla anlam taşıyor. NATO’nun elini hiç çekmediği Ortadoğu’ya, 2000’li yıllarda kurumsal mekanizmalarla da nüfuz etme çabalarını güçlendiren bir yön barındırıyor. Rusya’nın çevrelenme operasyonu Karadeniz’in güneyinden, yani Türkiye’nin kıyılarından tahkim edilirken Suriye düşürülmüş ve İran bombalanırken emperyalizm açısından Ankara’dan daha doğru bir adres olamazdı.
Zirvenin Ankara’da düzenlenmesi kararı ve üzerine iktidar tarafından toplantı mekânının Beştepe olarak seçilmesi, AKP’ye Batılı merkezlerden zaman zaman verilen destek ve onay örneklerinden biri oldu. Ana muhalefet partisine polis baskını, biraz da devşirilen bu meşruiyet kırıntılarından cesaret aldı. Kendi belgelerinde, üyelerinin bireysel özgürlük, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkelerine bağlı benzersiz bir değerler topluluğu olduğunu belirten NATO’nun tarihi, bu değerleri bazen görmezden geldiği bazen de işine geldiği gibi araçsallaştırdığı örneklerle dolu. NATO ve ittifak ülkeleri gerektiğinde darbeleri destekler, gerektiğinde hükümetlerin görevden el çektirilmesi için müdahale eder.
Siyasi davalarla şekillendirilmeye çalışılan CHP’nin görevden uzaklaştırılan Genel Başkanı Özgür Özel’in aynı günlerde Newsweek dergisine makale yazarak en sadık NATO’cuları NATO’ya şikâyet etmesiyse ülkenin nasıl bir kuşatma altında olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
1952 yılında NATO’ya katılmış olan Türkiye’de egemen sınıf için bu üyelik, başından beri bir güvenlik ihtiyacının çok daha fazlasını ifade ediyordu. Emperyalizmin saldırı örgütü olan NATO, komünizme karşı siyasi, ekonomik ve ideolojik bir baraj olma niteliğinin dışında sermaye sınıfının ve kapitalizmin yükseleceği “güvenli” bir zemin sunuyordu.
Bugünün dünyasında her ne kadar örgütün zayıfladığı tartışmaları yapılıyor olsa da Türkiye’de sermaye sınıfına ve temsilcilerine NATO’nun meşruiyet kazandırma işlevi sürüyor. Ancak geçmişe göre önemli bir farkla... Bir savaş örgütü olan NATO, emperyalist rekabetin kızıştığı, silahlanmanın had safhaya çıktığı ve topyekûn savaş koşullarının olgunlaştığı bir dönemde meşruiyet kazandırma dışında yayılma hırsına cesaret verir. Kanlı savaşların ve insanlık suçlarının utancına ortak eder. Bu açıdan Türkiye’de sermaye düzeninin, Erdoğan yönetimindeki AKP iktidarında NATO ve ABD’den aldıkları destekle bölgesel hırs ve hevesleri yükselmektedir.
Ayrıca, Avrupa Güvenlik Mimarisinin yeniden şekillendirilmesi ihtiyacının doğmasının, Türkiye-AB ilişkilerine NATO, silah sanayi ve “güvenlik işbirliği” zemininde önemli bir manivela işlevi göreceği anlaşılmaktadır. AKP iktidarı bu fırsat penceresini de güncellenmiş bir AB-NATO çıpası haline getirip sermaye sınıfı adına sonuna kadar kullanmaya niyetli görünmektedir.
Yıllar sonra yine Ortadoğu'da çakışan ajanda
NATO, 2004 İstanbul Zirvesi’ni tarihinin en kapsamlı genişleme hamlesini yaparak düzenlemiş ve örgütün yedi yeni üyesi (Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya) ilk kez üye statüsüyle bu toplantıda yerini almıştı. NATO, Rusya ile ilişkilerini 2002’de kurulan NATO-Rusya Konseyi ile yumruk mesafesinde tutarken, doğuya doğru genişlemesini Rusya iç siyasetinde istediği gevşeme ile birleştiremeyecekti.
2004 İstanbul Zirvesi’nde asıl belirleyici olan ise hemen bir yıl önce Irak’ın ABD ve müttefikleri tarafından işgal edilmesidir. Irak’ın fiilen bölünmesine yol açan işgal ile birlikte ABD liderliğindeki emperyalizm açısından Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yeni bir dönem açılıyordu. NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip Türkiye ise söz konusu coğrafyada emperyalizm adına önemli roller oynayabilirdi. ABD patentli “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) o dönemde tedavüle sokulmuş, paralelinde NATO’nun İstanbul Zirvesi’nde Ortadoğu ve Körfez ülkelerinin ittifaka kurumsal angajmanlarını güçlendirecek bir adım atılmıştı. Zirvede ilan edilen İstanbul İşbirliği Girişimi ile NATO’nun Ortadoğu’da güvenlik ve istikrarı daha da güçlendirme gerekçesini öne sürerek yeni bir kuşatma operasyonuna start veriliyordu. İran’da rejim değişikliği bu operasyonun hedeflerinden birisiydi ve Arap Baharı’na giden sürecin taşları döşeniyordu.
Zirvenin sonuç bildirgesinde ise örgütün ve emperyalizmin “Geniş Ortadoğu Stratejisi”nin doğrudan altını dolduran bir çerçeve çiziliyordu. Zirve adresi olarak neden Türkiye’nin seçildiğine bir yanıt niteliği taşıyan bu çerçeveyi, Erdoğan’ın o zirveden tam bir ay sonra yaptığı “BOP’un eşbaşkanıyım” açıklaması adeta perçinlemişti.
22 yıl sonra bir NATO zirvesinin daha Türkiye’de yapılması kararı alındı. Atlantik İttifakı’nın “doğu sınırlarında” önce Suriye’de iktidar değişikliği yapıldı, ardından İran’a ağır bir saldırı başlatıldı. Emperyalizmin bölge çıkarları açısından 2004 yılındaki işgal ve savaş konjonktürünün bir başka versiyonu 2026 yılında güncelken zirve adresi yine Türkiye seçiliyor. Türkiye’ye yeni ve özel roller biçileceği, ötesinde AKP iktidarının bölgede sermayenin çıkarları için emperyalist ülkeler ile aynı doğrultuda daha cesur politikalar izleyeceği anlaşılıyor.
Bu bir çakışma halidir. AKP iktidarının Yeni Osmanlıcı hülyalarının yükseldiği iki dönemde, emperyalist terör örgütü yakın dönem stratejilerini Türkiye’de tartışmayı tercih ediyor. Ortadoğu’da toprağın kaydığı ve sınırların geçişken hale geldiği bir sırada, paylaşım haritalarının Ankara’da masaya yatırılması pek çok nedenle tesadüf değil. Artan karşılıklı bölgesel iştah ve rekabet, farklı dinamikler barındırsa da 2004 yılında olduğu gibi NATO içinde Türkiye’ye özel bir alan açmış oluyor.
Bugün Türkiye’nin “bekası” için hem önemli bir risk hem de önemli bir fark not edilmelidir. Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluş kodlarının dış politikadaki frenleyici etkileri ortadan kaldırılmış, devlet ve sermaye içindeki farklı unsurların rekabeti yine dış politika noktasında büyük ölçüde kontrol altına alınmıştır. 2004 yılından bugüne Cumhuriyet tasfiye edilmiş ve devlet yeni bölgesel maceralar için konsolide edilmiştir. Erdoğan aslında bu süreci 2016’da yine ABD destekli bir darbe girişimiyle karşı karşıya kalmadan birkaç ay önce özetlemişti:
Ben 1 Mart tezkeresinin yanındaydım, karşı olanlar bunu açıkça söylemediler. Birileri de gizli kulisler attılar. O insanların kimler olduğunu araştırır bulursunuz. 1 Mart tezkeresi ilk anda kabul edilip Türkiye, Irak’ta olsaydı, Irak’ın durumu böyle olmazdı. 1 Mart tezkeresi ilk anda geçseydi, Türkiye masada olacaktı. O zaman Bush, benimle yaptığı görüşmelerde bir ricada bulundu. Ama maalesef biz kendi arkadaşlarımızın yanlışıyla baş başa kaldık.
Nihayetinde yeni sistem, 1 Mart 2003 Tezkeresi’nin reddi gibi sürprizlerin yaşanmayacağı; Meclisi, yargısı, ordusu, siyasi partileri ve bürokrasisiyle hazır kıta bir “iç cephe” hazırlamayı amaçlıyordu. Bunda epey yol kat edildi.
Sıfır noktasından bugüne
NATO, İkinci Dünya Savaşı’ndan muzaffer çıkan Sovyetler Birliği’nin ve o günün dünyasında giderek prestij kazanan komünizmin önüne set oluşturmak için kurulan emperyalist bir terör örgütüydü. Örgütün üye ülkelerin güvenliğini sağlamaktan önce, bu ülkelerde kapitalizmin karşısında daha eşitlikçi bir alternatifin güç kazanmasını engellemek amacıyla hareket ettiği biliniyor. O nedenle NATO’nun örgütlenmesi ve üye ülkelere kurumsal olarak yerleşmesinde antikomünist doğrultunun, söz konusu ülkede kapitalizmin güçlendiği ve sermaye birikiminin hızlandığı süreçlerden ayrı düşünülemeyeceği açık.
Bugüne kadar ülkede sermaye birikim süreçlerinde her kırılma ve yeniden yapılanma süreci yani kapitalizmin gelişmesi açısından atılımlar, Türkiye’nin NATO ve Batı İttifakı ile ilişkilerinin güçlendiği ve derinleştiği momentlerle birlikte gerçekleşti. Bu durum, Türkiye kapitalizminin dışa bağımlı ekonomik yapısından fazlasını ortaya koyar. Merkezinde sermayenin ihtiyaçları ve sömürü koşullarının garanti altına alınması olan düzenin bir bütün olarak yerleştiği siyasi düzlemi de ifade eder.
Düzen bir bütün olarak 1950’li yıllardan itibaren bu ittifak sisteminden güç almıştır ve bekasını buraya dayandırmıştır. Emperyalist kampta ABD’nin başını çektiği ülkeler ile bağımlılık ilişkilerinin tesisi ve ortak pazar yaratılması sermaye sınıfı açısından kapitalist gelişme yolunda objektif bir durumdu. ABD’nin 1948-1950 yıllarında uyguladığı Marshall Planı ve yardımları, NATO’nun kuruluşuyla birlikte bu temeli inşa ediyordu. Ülkemizdeki geleneksel sermaye gruplarının tamamı, yatırımlarını ve faaliyetlerini Atlantik İttifakı’nın kurduğu bu temelin üzerinde ve Batı sermayesiyle işbirliği çerçevesinde şekillendirdi.
Ne var ki, dünya artık Soğuk Savaş dönemindeki dünya değildir, emperyalist rekabet koşulları başkalaşmış ve hegemonik güçlerin sistemdeki yeri tartışmaya açılmıştır. Bu kadarı dahi Türkiye’de düzenin NATO ve Batı İttifakı ile ilişkilerinin eskisi gibi devam edemeyeceğini gösterir. Bir yüzyılı aşkın süredir semirmiş sermaye sınıfının güncel ihtiyaçlarıyla NATO’nun ve emperyalizmin Türkiye’ye biçtiği rol ve çizdiği çerçevenin sürtünme yaşamaması imkansızdır. Tarafların, bu sürtünmenin en aza indirilmesi ve ilişkilerde yeni bir dengeye ulaşılması konusunda istekli olduklarını son birkaç yıldaki ABD ve NATO’culuğun ağır bastığı politika pratiğinden anlayabiliyoruz. Bu yönelim, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın da sürekli işaret ettiği bir bölge tasavvuru çerçevesinde ülkeyi bir felakete doğru sürüklüyor. Bu felaketten korunmak için NATO durdurulmalı ve NATO’culuğa son verilmelidir.
Türkiye’de NATO karşıtlığı, antiemperyalist mücadelenin sacayaklarından birisini oluşturdu. Ancak bugün bu karşıtlığın “NATO’nun dağıtılması” gibi sadece “küresel” taleplere sıkıştırılması, etkisizleşmeye ve antiemperyalist mücadele ile bağlarının zayıflamasına yol açar. Evet, NATO dağıtılmalıdır ama bu kanlı örgütün dağılmasını kolaylaştıracak olan NATO’dan kopuşların yaşanmasıdır. Türkiye’de NATO’nun on yıllardır kurduğu tahakküm, alternatif bir eşitlikçi düzenin ortaya çıkmasını engellemeyi ve bu topraklardaki serpilip gelişen kapitalist bütünün emperyalist hiyerarşiye entegrasyonunu sağlamlaştırmayı amaçlamaktadır. Ülkemizin geleceğini kazanmak ve sömürü ilişkilerini bitirmek bu tahakküme son vermekle mümkün olacaktır. Türkiye NATO’dan çıkmalıdır, NATO tüm kurumsallığı ve varlığıyla ülkeden söküp atılmalıdır.
NATO üyeliği Türkiye’yi korur mu?
Bu sorunun yanıtı olumsuzdur. Ancak özellikle İran’a yönelik emperyalist saldırı sürerken NATO üyeliğinin Türkiye’yi olası saldırılardan koruduğu görüşü kendine yeni bir zemin buldu. Üstelik NATO karşıtlarından dahi bu nedenle, NATO üyeliğinin tartışmaya açılmasının zamanı olmadığını söyleyenler oldu. Uluslararası kurumların işleyişi ve kuralların emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda tarumar edildiği bir dönemde NATO’nun bu süreçten azade olduğunu düşünmek saflık olur.
Ayrıca bu tartışmalar ülkemizde yeni değildir. NATO’nun, uydurulan ve köpürtülen Türkiye’ye Sovyetler Birliği “tehdidi” meselesine karşı otomatik bir koruma mekanizması dahi sunmadığı daha 1960’lı yıllardan itibaren görülmüştü. Dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın 1964’te Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupta diğer konuların yanı sıra Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye askeri bir müdahalede bulunması halinde NATO’nun savunma desteği vermeyebileceği de belirtiliyordu. Mesele, Kıbrıs ile ilgiliydi ve mektupla Türkiye’ye emperyalizmin Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki çıkarlarının dışında hareket etmemesi salık veriliyordu. Çeşitli tehditleri içeren bu mektubun başlattığı bir dizi tartışma, NATO’nun dış politikada aslında bir bağımlılık çerçevesi oluşturduğunu ve bunun ittifaka üyeliğin gereklilikleriyle ilgisinin olmadığını gösteriyordu.
Günümüze gelirsek... Karadeniz’de Ukrayna-Rusya Savaşı’ndan tehlikeli bir bakiyenin Türkiye’ye NATO eliyle transfer edilmeye çalışılması, bu kanlı örgütün ülkemize oluşturduğu güncel tehdidi ortaya koymaktadır. NATO imzası taşıyan provokasyonlar ve NATO üyesi Türkiye’nin karasularında seyreden gemilere NATO’nun tertiplediği açık olan saldırılar, bu örgütün ülkemizi korumak bir yana, açık bir tehdit oluşturduğunu gösteriyor.
Ortaklaşa dergisinin 9'uncu sayısı, NATO dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, NATO’nun Türkiye ve dünya halkları açısından taşıdığı tarihsel ve siyasal rolünü masaya yatırdık. Yeni sayımızda NATO’yu; Soğuk Savaş'tan bugüne emperyalist müdahalelerin aracı hâline gelen yapısı, Türkiye'nin bağımlılık ilişkilerindeki yeri ve ülkemize bıraktığı siyasal-toplumsal miras üzerinden ele alıyoruz.