Emperyalizm, Bağımsızlık, Üsler, Antiemperyalizm, Trump, Silahlanma, Ortadoğu, İşgal, Küba, Arınma, Butlan, Nâzım Hikmet, 'Devlet aklı', Teknofeodalizm
NATO’nun Türkiye’ye yerleşmesi: İhanetin tarihi
Sunay Gedik
“Dürzüler! Gelip oturdular toprağımıza. Yerimizden yurdumuzdan ettiler bizi. Emme dur hele, duur. Geldiğiniz gibi gideceksiniz. Daha biz ölmedik. Duur!..” Köyü işgal edilen Molla Mahmut, ülkesinin kurtuluşu için yollara düşerken dişlerini sıkıp böyle sövüyordu içinden. Talip Apaydın’ın milli mücadele yıllarını anlatan üçleme romanından Vatan Dediler’de.
Yoksulluktan perişan olmuş halkımızın emperyalizme karşı kenetlendiği, “hayal görüyorsunuz” diyenlere inat yeni bir ülkeyi inşa etmeyi başardığı, emperyalizmin kapı dışarı edildiği yıllardı. O yeni ülke inşa edilirken yaratılan değerler Sovyetler Birliği’nin desteği ve dostluğuyla pekişmiş, geleceğin aydınlık olacağına olan inancı artırmıştı.
Bugünün aksine kaygıyla hareket eden, rekabet içinde her türlü çürümeye maruz kalarak yaşamaya devam eden değil, umutlu, geleceğe inanan ve o gelecek için çalışan, üreten insanların yaşadığı bir ülke düşünün. Düş gibi geliyor kulağa ama değildi.
İleriye taşınabilecek tüm değerler, kazanımlar sermaye sınıfının tercihleriyle yön değiştirdi. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Sovyetler Birliği’nin değil ABD’nin dostu olmanın daha güvenli ve kazançlı olduğunu düşünenler ülkeyi bir uçurumun kenarına itti. 1949’da kurulan, 1952 yılında Türkiye’nin üye olduğu NATO, bir “güvenlik” stratejisi olarak pazarlansa da o uçuruma giden yolun taşlarını döşedi.
Korkudan doğan korku saçan örgüt
NATO’ya ihtiyaç, insanlığın başına bela olan Hitler faşizminin yenilgiye uğratılmasıyla ortaya çıktı. Sosyalizmin, ilerici insanlığın zaferi sermaye iktidarlarının korkulu rüyasıydı. Türkiye burjuvazisinin dillere destan sosyalizm korkusu, güvenli liman arayışı NATO’ya dahil olma arzusuyla birleşti.
Bu suç örgütüne üye olabilmek için çok ağır bedeller ödeyen ülkemizde NATO propagandası da korku üzerine kuruldu. Dış düşmana yani Sovyetler Birliği’ne karşı uyanık olmak gerekiyordu, bir de onların öyle azılı işbirlikçileri “yerli düşmanları” vardı ki nefes almaları bile büyük tehlike yaratıyordu. Neyse ki NATO vardı. Kısa sürede tüm düşmanlarla eşzamanlı mücadele edecek kontrgerilla, faşist örgütlenmeler harekete geçirilecek, huzur ve barış tesis edilecekti. Huzur ve barış değil ama kendine güvenmeyen, sürekli dış tehditle terbiye edilen, bağımsızlığını kenara bırakan bir ülke kısa sürede tesis edildi. Türkiye tarihindeki darbelerde ve hemen hemen tüm katliamlarda NATO’nun kanlı eli devreye girecekti.
Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu ilk yıllarda hususi NATO nüshaları yayımlayan dönem gazeteleri NATO’nun ne kadar da başarılı olduğunu, “yalnız ve korunmaya muhtaç” Türkiye’nin ise NATO’nun en kudretli ve sadık üyesi olduğunu anlatıyor; ülkenin topraklarını yol geçen hanına çevirmiş NATO generallerinin Türkiye’yi ziyaretlerinden ne kadar memnun kaldıklarını yazıyordu.

Gerçekten de memnunlardı ve hadsizlerdi. Kendi ülkelerinde gezer gibi ellerini kollarını sallaya sallaya ülkeye girip çıkıyor, korku örgütünü büyütmek için istedikleri örgütlenmeyi engelsiz yapıyor, çalışacakları mekânları bile rahatlıkla kendileri seçebiliyorlardı. Bu rahatlığı anlatan önemli örneklerden biri, Soğuk Savaş yılları boyunca ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı yürüttüğü askeri saldırganlığın ilk merkez üslerinden biri olan İzmir karargâhıydı.
NATO heyetinin uygun bulduğu karargâh
1952 yılında NATO, Güneydoğu Avrupa bölgesinde yeni bir karargâh kurmaya karar vermişti. Temmuz ayında NATO yetkililerinin İzmir’e yaptıkları ziyaretlerin her biri müjdeli haber olarak dönemin gazetelerinde yer alıyor, karargâh için seçilecek yer merakla bekleniyordu.

Seçilen bina, dönemin belediye başkanı Rauf Onursal tarafından şu ifadelerle duyurulacaktı:
“Malum olduğu üzere NATO heyeti burada birkaç gün tetkiklerde bulundu. Kendilerine lüzumlu yerleri gösterdik ve gezdirdik. Neticede onlar emniyetle çalışabilmek için Kızılçullu Köy Enstitüsü binasını müsait gördüler ve bu binayı karargâh için uygun buldular.”1
Bu açıklamadan kısa süre sonra İzmir’e gelen ilk NATO birliği hızlıca binaya yerleşmek istemiş; enstitünün, yani mevcut öğrenciler için yeni eğitim binasının neresi olacağına karar verilmeden bina apar topar NATO askerlerine devredilmişti.

Dönemin tanıklarından köy enstitülü öğretmen Lemanser Sükan anılarını yazdığı Memleket Yolları adlı kitabında yaşadığı şoku şöyle anlatmıştı:
“İzinden döndüğümde okul kapılarının kapalı olduğunu ve önünde iki silahlı askerin beklediğini görünce şaşırdım. Benim gibi yeni gelen 14 öğrenci daha vardı. Onlar da bavullarını koymuşlar bekliyorlardı. Kapının üzerinde kocaman NATO karargâhı yazılı tabela asılmıştı.”
Bir süre sonra öğrencilerin başka illere dağıtılmasına karar verilecekti. 800 kız öğrenci hiç bilmedikleri şehirlerde yeni okullarına nakledilirken yol boyunca ağlayarak, enstitüde öğrendikleri memleket sevgisi içerikli şarkıları söyleyerek İzmir’den ayrılacaklardı.
İşgal yaygarasıyla yapılan işgal
Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi işgal etmek için fırsat kolladığı, ülkenin içeride ve dışarıda çok büyük bir kızıl tehlikeyle baş başa olduğu, halkın perperişan olacağı yalanları ile NATO’nun Türkiye’deki varlığı aynı hızla yayılıyordu.
“Türkiye’nin bugünkü idarecileri memleketimi Amerikan harp kuvvetlerine kayıtsız şartsız teslim etmişlerdir. Kara, Deniz ve Hava kuvvetlerimiz tamamen Amerikan generallerinin elindedir. Türkiye NATO’ya 21 tümen asker vermiştir. Bütün NATO devletleri taahhütlerini yerine getirseler ancak 40 tümenlik bir kuvvet toplayabilecekler. Gerçekte şimdiye kadar NATO’nun kuvveti 30 tümen kadardır ve bunun 21’ini yani üçte ikisini Türkiye sağlamaktadır. Amerikalılar memleketimde en ağır hava kuvvetlerinin inip kalkabileceği 25 hava üssü kurmuştur. Bu ölüm faaliyeti devam etmektedir.”
Kızılçullu Köy Enstitüsü örneğinde gözünüzde canlandırabileceğiniz üzere memlekette istenilen yere üs, tesis, karargâh inşa ediliyor, bunların bir kısmı yine “güvenlik” gerekçesiyle saklı tutuluyordu. Saklanmayan kısmı ise memleketin topraklarının, emperyalist saldırganlığa peşkeş çekilmesiydi. ABD’nin askeri teçhizat “yardımlarıyla” birlikte çatal kaşığında bile U.S. damgası olan Türk askerlerinin kendi topraklarında NATO’nun karargâh ve üslerine girme yetkisi yoktu.
Konuyla ilgili, 27 Mayıs Darbesi’nden sonra İstanbul Valiliği ile Belediye Başkanlığı yapmış olan ve TSK görevini NATO Türk Askeri Heyeti Başkanı olarak tamamlayan General Refik Tulga’nın 1963’te 3. Ordu Komutanı olduğu dönemden anısı şöyle:
“Üs komutanı albay, bizi büyük bir merasimle karşıladı. Albay kantin, kulüp, yemekhane, mutfak gibi tesisleri gezdirdi. Biraz ötedeki etrafı demir kafesle çevrili gerçek üsse doğru ilerledim. Amerikalı albay yolumu kesti:
-Giremezsiniz! Buraya ancak Amerikan uyruklu yetkili kişiler girebilir.
-Ben ordu komutanıyım. Bulunduğumuz bölgede giremeyeceğim yer olamaz!
-Emir böyle.
-Bu hükümranlık haklarımıza tecavüz değil mi?
-Ama ikili anlaşmalar var... Bir viski almaz mısınız Sayın Paşam?
-Hayır...
-Kıtayı denetleyecek misiniz?
-Hayır...
Orgeneral Tulga, bu müdahale üzerine Trabzon’daki Amerikan üssünü terk eder.”2
İkili anlaşmalar, uygulama anlaşmaları, kolaylıklar anlaşması, gizli anlaşmalar... Amerikan askerlerinin her hukuksuzlukta sığındığı farklı adlandırmaların olduğu bu anlaşmalar Türkiye’nin havaalanları dahil her yerde ABD’ye kendi kurallarını koyma yetkisi veriyor, denetim yapılamıyordu. Olur da birileri bu düzensizliğe burnunu sokmaya kalkarsa “Türkiye Amerikan ilişkilerini bozmaya çalışan unsurlar” olarak damgalanıp hedef gösteriliyordu. Öyle ya bu unsurlar “güçlü Türkiye” imajını çekemiyordu. Hainlerdi, düşmanlardı, tehditlerdi.
MNC-TÜR: Çokuluslu Kolordu-Türkiye
Süreklileşmiş tehdit bugün de boy gösterdi. Hepiniz okumuşsunuzdur Barış Terkoğlu’nun Cumhuriyet’teki NATO’nun Türkiye’de yeni bir çokuluslu kolordu kurduğu haberini verdiği yazısını.
Savunma Bakanlığı önce böyle bir karargâh yok diyor. Bir NATO çalışanının Linkedin’de yayınladığı belge niteliğindeki paylaşımlarının gösterilmesinin ardından kabul ediyor.
Peki bu yeni karargâha neden ihtiyaç duyulduğu sizce nasıl açıklanıyor? Yanıtı Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasında saklı... Karargâhın kurulma nedeninin bölgemizdeki son gelişmelerle -yani ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla- ilgisi olmadığını özellikle belirten bakanlık, NATO Güneydoğu Bölgesel Planı’nın “tehdit” değerlendirmesi kapsamında hazırlandığını belirtiyor.
Diğer yandan 7-8 Temmuz 2026 tarihinde yapılacak NATO zirvesi için Ankara’da tam bir doğa, kültür, hafıza katliamı yapılıyor. Cumhuriyet’in endüstri mirası Etimesgut Şeker Fabrikası hem binalarıyla hem de ormanlık alanıyla NATO zirvesinin güvenliği ve prestiji için yok ediliyor.
Türkiye önemli bir tarihsel dönemden daha geçerken Talip Apaydın’ın roman karakteri yeniden ortaya çıkıyor ve işgal edilen memleketine uzaktan bakarak dişlerini sıkıyor: “Biz daha ölmedik!”
Ortaklaşa dergisinin 9'uncu sayısı, NATO dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, NATO’nun Türkiye ve dünya halkları açısından taşıdığı tarihsel ve siyasal rolünü masaya yatırdık. Yeni sayımızda NATO’yu; Soğuk Savaş'tan bugüne emperyalist müdahalelerin aracı hâline gelen yapısı, Türkiye'nin bağımlılık ilişkilerindeki yeri ve ülkemize bıraktığı siyasal-toplumsal miras üzerinden ele alıyoruz.