Emperyalizm, Bağımsızlık, Üsler, Antiemperyalizm, Trump, Silahlanma, Ortadoğu, İşgal, Küba, Arınma, Butlan, Nâzım Hikmet, 'Devlet aklı', Teknofeodalizm
15-16 Haziran’dan 3 ders
Atilla Özsever
15-16 Haziran 1970 direnişi, işçi sınıfının ekonomik haklarını aşan sınıfsal bir başkaldırıdır. Bu eylem, sendikal hakların gaspına karşı bir sınıf hareketi olarak ortaya çıkan, ücret dışı haklar mücadelesinin kitlesel anlamda ilk örneği sayılabilir.
Yine bu direniş, dönemin AP (Adalet Partisi) iktidarına ve meclis çoğunluğuna karşı siyasal bir niteliğe sahiptir. Egemen sınıfların bu kalkışmayı bir “ihtilal provası” olarak nitelemesi de sınıfın bir “ayaklanması” şeklinde değerlendirilebilir.
1961 Anayasası ile birlikte nispi demokratik bir ortamın oluşması sonucu, o dönemdeki sosyal gelişmelerin başında işçi ve gençlik mücadelesinin yükselmesi ve DİSK’in (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) özellikle özel sektörde örgütlenmesi gelmekteydi.
DİSK, 1967 yılında kurulmasına rağmen çok kısa sürede örgütsel anlamda hızla gelişti, toplu sözleşmelerde sağladığı haklar işçi sınıfı nezdinde itibar kazanmasına sebep oldu. 1968-1970 yıllarındaki işçi mücadelesinin gelişmesi, sermaye sınıfını, Türkiye İşçi Partisi (TİP) dışındaki diğer siyasi partileri ve Türk-İş’i rahatsız etti.
Bu koşullarda Süleyman Demirel’in başkanlığındaki AP Hükümeti, DİSK’in gelişmesini önlemek ve tasfiyesini sağlamak için 1317 sayılı yasayı hazırladı. Yasa sendikal örgütlenme açısından yüzde 33’lük bir baraj getiriyordu. Yani, hem işkolu düzeyinde hem de Türkiye çapında bir sendikanın faaliyette bulunabilmesi için işçilerin en az üçte birini temsil etmesi gerekiyordu.
Yasanın hazırlanmasında Türk-İş ve AP’nin işbirliği söz konusu oldu. DİSK ve TİP, bu yasaya karşı çıkarken CHP de başlangıçta bu yasayı destekledi.
DİSK harekete geçiyor
Yasanın TBMM’de kabul edilmesi üzerine DİSK harekete geçti, 15 Haziran günü 70 bin işçi yürüdü, 16 Haziran’da bu sayı 150 bine çıktı. Bir yandan İzmit’ten İstanbul’a doğru işçiler yürürken bir yandan da İstanbul’un hem Asya hem Avrupa yakasında büyük gösteriler, fabrika işgalleri yapıldı. Olaylar sırasında çatışma çıktı; üç işçi, bir esnaf ve bir polis öldü.

Eylemler, DİSK’in de boyutlarını aştı, Türk-İş üyesi işçiler de eyleme katıldı, olaylara katılan 168 işyerinden 121’i Türk-İş üyesi işçilerdi. Öğrenciler de eyleme destek verdi. 16 Haziran akşamı İstanbul ve Kocaeli’de sıkıyönetim ilan edildi. 21 DİSK yöneticisi tutuklandı. Sonuçta 5 binden fazla işçi işten çıkarıldı.
Bu direnişten sonra CHP’nin tavrı da değişti, TİP ve CHP 1317 sayılı yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne dava açtı. Anayasa Mahkemesi Ekim 1972’de yasanın önemli maddelerini iptal etti.
Eylemin değerlendirilmesi
15-16 Haziran 1970 direnişi, özetle şu şekilde değerlendirilebilir:
İşçi sınıfı, ekonomik hakları dışında sendikal ve siyasal niteliği olan bir eylemle nicel ve nitel gücünü ortaya koydu. Çeşitli işkollarındaki işçiler, ortak bir eylem gerçekleştirdi.
Eylemde DİSK’in yanı sıra Türk-İş, bağımsız sendikalar, öğrenci gençlik, sol aydınların birlikteliği dikkat çekiciydi. Eylem yoluyla sendikal birlik sağlandı.
İşçiler, oy verdikleri bir partiye (AP) karşı sınıf tavrını da ortaya koymuş oldu.
O dönemde Milli Demokratik Devrim (MDD) adı altında işçi sınıfının öncülüğünde değil “zinde kuvvetlerin” (ordunun) gerçekleştireceği bir darbeyle iktidarın ele geçirilip daha sonra sosyalizme varılacağı görüşü savunuluyordu. İşçi sınıfıysa öncü güç olma kapasitesini gösterdi.
Eylem yasal olmamasına rağmen toplumda meşru ve haklı olduğu izlenimini yarattı, Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla da bu meşruiyet onaylandı. İşçi sınıfı bu eylemle aleyhine düzenlenen yasaları geri çektirme gücünü gösterdi.
Eyleme yol gösterecek ve siyasi sonuçları alacak bir sınıf partisinin eksikliği görüldü. TİP bu konuda yetersiz kaldı.
15-16 Haziran eylemiyle ordunun işçi hareketine olan sempatisi son buldu, zamanın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, “Sosyal bilinçlenme, ekonomik gelişmeyi aşmıştır” şeklinde bir görüş ortaya koydu.
Bu sürecin arkasından da 12 Mart 1971 Muhtırası geldi. Grevler yasaklandı, sendikal faaliyetler kısıtlandı, memurların sendika hakkı Anayasa’dan çıkarıldı.
Günümüz için 3 ders
Halen Türkiye’de çalışanların nüfus içindeki payı yüzde 70’lerde bulunuyor. Yani işçiler, emekçiler nüfusun büyük bir çoğunluğunu oluşturuyor. İşçi sınıfının bu nicel ağırlığına rağmen toplumdaki etkinliği o düzeyde gözükmüyor.
Ülkemizde birbirinden bağımsız birçok işçi eylemi yapılıyor, kimisinde başarı kazanılıyor kimisinde ise o denli bir başarı elde edilemiyor. Bu çerçevede baktığımız zaman işçi sınıfının 15-16 Haziran direnişinden günümüz için ne gibi sonuçları çıkarması lazım?
Özellikle 15-16 Haziran eylemlerinde işyerlerini temel alan bir sendikal örgütlenme ve işyeri temsilcilerinin mücadeledeki aktif tavrı, bu direnişte etkili ve başarılı oldu. Günümüz açısından da öncü işçi kadrolarının işyerlerini temel alan taban örgütlenmesi önem kazanıyor.
Yine 15-16 Haziran’dan çıkarılacak ikinci ders, eylemleri DİSK başlatmış olmasına rağmen ağırlıklı olarak Türk-İş ve bağımsız sendikaların üyelerinin eyleme katılması, kitlesel desteği yoğunlaştırdı ve direnişin etkili olmasında büyük bir rol oynadı.
Keza 15-16 Haziran’da öğrenci gençliği ve sol aydınların da desteği önemliydi. Böylelikle çeşitli işkolları dahil hem sınıfın bütün unsurlarında, hem de toplumdaki diğer güçlerin katkısıyla bir birliktelik sağlandı. Birleşik mücadele, sınıfın gücünü artırdı.
Bugün için sadece sanayi işçilerini değil toplumun bütün emekçi kesimlerini kapsayan yeni bir örgütlenme modeline ihtiyaç var. İşçi, memur, işsiz, emekli dahil kapitalist sistemin sömürdüğü bütün emek kesimini aynı sınıfsal mücadele ekseninde birleştirebilecek bir mücadele anlayışı ve örgütlenme modeli gerekli gözüküyor.
Siyasal önderliğin önemi
15-16 Haziran’dan günümüz için önemli bir ders de sınıf mücadelesinden işçi sınıfı partisinin oynayacağı rol ve mücadeleye öncülük edebilme kapasitesidir.
O dönemde TİP’in içindeki ideolojik bölünme, sosyalizme gidişte parlamenter yolun fazlasıyla önemsenmesi ve emekçi kitlelerle olan bağının zayıflaması, partinin öncülük görevini yerine getirmesinde ciddi handikaplar oluşturdu.
Günümüzde de düzen değişikliği hedefiyle sendikal ve siyasal mücadelenin birlikteliğini esas alan bir konumlanma önemlidir.
Dolayısıyla 15-16 Haziran eyleminde görüldüğü gibi siyasal önderliğin yeterince güçlü olmadığı dikkate alınarak günümüz için mücadeleci bir sendikal anlayışla emek hareketini buluşturacak ve kitleleri etkileyebilecek bir sınıf partisinin varlığı çok daha fazla önem kazanıyor.
‘Vuracaksan vur beni’
15-16 Haziran 1970 olaylarıyla ilgili olarak kısaca kişisel tanıklığımı da aktarmak isterim. O dönemde muvazzaf subay olarak teğmen rütbesinde Kartal/Maltepe’deki 2. Zırhlı Tugay’da görev yapıyordum. Olaylar sırasında bölük komutanlığına vekâletim söz konusuydu.
15 Haziran 1970 günü Kartal’da bulunan Haymak Demir Döküm Fabrikası’nı işçilerin işgal ettiği ve makinelere zarar verdikleri haberi geldi. Haymak Fabrikası Başbakan Demirel’in kardeşi Şevket Demirel’in ortağı olduğu bir fabrikaydı.
Fabrikanın etrafını kariyerlerle çevirdiğimiz sırada genç bir işçi, büyük bir çeviklikle zırhlı personel taşıyıcının üstüne fırladı, göğsünü açtı, “Vuracaksan vur beni” dedi. Ben de kendisine, “Sizin gibi düşünüyorum ancak burada emirleri uygulamak zorundayım. Kariyerden inin, sakinleşin” dedim.
Akşam bizim birlik kışlaya döndü. Ben de askerleri topladım. “Arkadaşlar işçiler, hakları için eylem yapıyorlar. Yarın, bir gün siz de işçi olabilirsiniz” diye bir konuşma yaptım. Olayların ertesi gün de devam edeceğini tahmin ettiğimden askerden de işçiden de herhangi bir zayiat olmasını istemiyordum.
Yoğurtçu Parkı’nda barikat
Ertesi gün, yani 16 Haziran’da Kadıköy Yoğurtçu Parkı Kurbağalı Dere mevkiinde çatışmalar olduğu söylenince oraya intikal ettik. İşçiler, Fenerbahçe Stadı’nın önündeydi. Bizim birlik, 14 kariyerle Kurbağalı Dere Köprüsü civarına konuşlandı. Üç tane kariyeri köprünün önüne koyduk, askerler de kol kola girmiş biçimde işçileri bekliyorlardı.
Bu arada bize işçilerin barikatı aşmaması için manevra mermisi kullanılması yönünde bir talimat iletildi. Manevra mermisinin öldürme riski yoktu ancak yaralama özelliği vardı. Ben herhangi bir çatışma çıkmadan işçileri engellemek ya da askerlerin arasından geçip gitmelerini istiyordum.
İşçiler yaklaştıkça aramızdaki mesafe 50 metreye kadar düştü. Manevra mermilerinin bulunduğu kariyere ulaşma adına durumu oyalamaya çalışıyordum. Kısa bir süre sonra yoğun işçi kalabalığı, askerlerin barikatını aşıp geçti...
Kişisel tanıklığımda da görüldüğü gibi işçiler, inançlı ve kararlı bir şekilde hakları için mücadele ediyorlardı. Halen içinde yaşadığımız dönemde işçi sınıfı büyük ölçüde örgütsüz ve yeterince hareketli olmasa da “bıçak kemiğe dayandığında” ne yapacağını başta 15-16 Haziran olmak üzere 89 Bahar Eylemleri’nde ve diğer mücadele süreçlerinde gösterebilmiştir. Sınıftan ümidi kesmemek gerekir...
Bu durumu da en iyi Nâzım dile getiriyor:
“Sen bakma havanın durgunluğuna
Derya dediğin uyur uyur, uyanır”...
Ortaklaşa dergisinin 9'uncu sayısı, NATO dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, NATO’nun Türkiye ve dünya halkları açısından taşıdığı tarihsel ve siyasal rolünü masaya yatırdık. Yeni sayımızda NATO’yu; Soğuk Savaş'tan bugüne emperyalist müdahalelerin aracı hâline gelen yapısı, Türkiye'nin bağımlılık ilişkilerindeki yeri ve ülkemize bıraktığı siyasal-toplumsal miras üzerinden ele alıyoruz.