Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
1

Emperyalizm, Bağımsızlık, Üsler, Antiemperyalizm, Trump, Silahlanma, Ortadoğu, İşgal, Küba, Arınma, Butlan, Nâzım Hikmet, 'Devlet aklı', Teknofeodalizm

Sermaye sınıfının güç olma iddiası: ‘Kaygan zeminde iş yapma kabiliyetimiz var’

Sermaye diktatörlüğünün fotoğrafı: Türkiye’nin en büyük tekeli Koç Grubu 100. yıl kutlamaları kapsamında altı bin kişiyle Anıtkabir’de “gövde gösterisi” yaptı.

Gülay Dinçel

Yayın Tarihi: 26.06.2026 , 13:49 "0 dakikalık okuma süresi"
Daha büyük bir güç olma ihtirası sömürü düzeninin tüm aktörleri tarafından benimsenmiş durumda. Bu “irade beyanı”nı görmezden gelip düzene gerçekçi olmayan bir yeniden yapılanma arayışı atfetmenin maliyeti yüksek: İşçi sınıfı mücadelesinin cephanesinden yeniyor.

Koç Grubu’nun 100. yıl kutlamalarını kuruluş yerinin Ankara olması vesilesiyle başkentte bir tür gövde gösterisine dönüştürmesinin hesapsız olmadığı açık. İstanbul’da açılan 100. yıl sergisinde de sınai ve ticari faaliyetlerin gelişiminden ziyade yüzeysel bir gardırop Cumhuriyetçiliği’nin tercih edilmesi, siyasi parti liderlerinin davet edilmesinin kendi başına bir “etkinlik” olması gibi unsurlar da eklenebilir: Patron patronluğunu, Türkiye kapitalizmiyle özdeşliğini bir yaş çakışmasının ötesinde en üst perdeden deklare etti. Nitekim 100. yıl vesilesiyle Oksijen gazetesinin yaptığı söyleşide Rahmi Koç, Türkiye’de 100 yaşın üzerinde 71 şirket olduğunu, bunlar içinde bugüne kalan çok az şirket bulunduğunu, bunların da küçük olduğunu söylüyor. Grubun erken başlayan uluslararasılaşma hamleleri, Fortune 500’e giren ilk Türk şirketi olması, Arçelik başta olmak üzere dünyaya yayılan bir sermaye grubuna dönüşümünü de anlatıyor Koç. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarının kurnaz tüccarından ülkenin en büyük tekeline gidiş aynı zamanda sermaye düzeninin gelişiminin hikâyesi. Geçmişle kalmıyor, söyleşinin devamında Türkiye kapitalizminin ufkuna dair iddialarını da paylaşıyor Rahmi Koç:

Sizin de bahsettiğiniz gibi dünyada müthiş bir değişim, müthiş bir ilerleme var. Kartlar yeniden karılıyor. Dünyada da gücün varsa sesin çıkıyor, gücün yoksa sesin çıkmıyor. Yani Birleşmiş Milletler’in ana çerçevesi ortadan kalktı. Değişim çok enteresan. Her ülkenin eline yeni kartlar veriliyor. Ona göre oyunu oynamanız gerekiyor. Türkiye’nin gücü; üç tarafı deniz, stratejik konumumuz kuvvetli, dört mevsimimiz var, mümbit toprağımız var, genç nüfusumuz var. En önemlisi kaygan zeminde iş yapma kabiliyetimiz var. Önümüzdeki yıllarda tüm gücümüzü kullanmamız lazım. Bu, ‘gücün kadar konuş’ dönemi.

AKP iktidarının uzunluğu düşünüldüğünde olmazsa olmaz sayılması gereken gerilimler, patinajlar bir yana nihai olarak sermaye sınıfının büyük kazanımlar elde ettiği net. En çok kazananlardan birinin Koç Grubu olduğu da. Yukarıdaki sözler yeniden Atlantikçilik diyebileceğimiz perspektifin burjuvazi tarafından düz ekonomik çıkarların çok ötesine geçerek benimsendiğini, özellikle “kaygan zeminde iş yapma kabiliyeti”ne yapılan vurgu her tür sınır ötesi olanağa angajmanın güçlü olduğunu gösteriyor. Burjuvazinin güçlerin yeniden dizildiği bir dünyada sıçrama ihtirası yüksek. Türkiye kapitalizminin bir dizi yetersizliği, kısıtı olmakla birlikte bu ihtirasın bir maddi zemini olduğunu, sermayenin yayılma düzeyi ve dinamikleri dikkate alındığında tasavvur edilebilenden daha fazlasına kalkışılabileceği bir süreçten geçiliyor. Bu yüzden düzen içi gerilimleri abartmanın ve sömürü düzeninin gelişkinliğini hafife almanın maliyeti hayli yüksek.

‘Yeni devletçilik’: Kavram devalüasyonu

Kılıçdaroğlu’nun etrafındaki isimlerden Bülent Kuşoğlu’nun sözleriyle gündeme gelen “devlet aklı” tartışmasından hareketle ortaya saçılanların bir bölümü sözü edilen maliyeti örnekliyor. AKP iktidarının en büyükler de dahil olmak üzere sermaye sınıfıyla karşı karşıya geldiğini düşünen, sert sermaye eliminasyonlarını ima etmek üzere bir tür “Putinleşme” tarif etmeye çalışan, sermaye-devlet ya da burjuvazi-siyaset ilişkilerini olduğundan sığ kavramaya yönelik eğilimler uç saptamalara kolayca gidiyor. Bunlar içinde bir kavramı iğdiş etmeyi de göze alarak AKP eliyle yükselecek bir “yeni devletçilik” döneminin yüklendiğine ilişkin önerme, bir tür Putin Rusyası betimlemesine denk düşüyor. Türkiye kapitalizminin derinliğini, güç olma iddiasını taşıma kapasitesi yüksek bir sermaye sınıfının ve örgütlenmesinin varlığını, gizli kısımları bir yana açık boyutlarının ölçeği ve katmanlılığı yeterli uluslararası bağları hafife alan bir kavram devalüasyonu “yeni devletçilik” nitelemesi. Bu tür analizlerin içine ne kadar antikapitalizm, sermaye birikimine ilişkin değerlendirmeler yerleştirilirse yerleştirilsin sömürü düzenini bu kadar karikatürleştirmenin siyasi çıktısı düzen içi bir ufka hapsolmaya yol açıyor. 

Kavramsallaştırmalar hiç kuşkusuz karmaşık süreçleri anlamayı ve anlatmayı kolaylaştıran soyutlamalar. Ancak sömürü mekanizmasının temel dinamiklerini kavramaya çalışmak yerine çokça dışarıdan bakarak ısrarla sermaye birikim modeli değişikliği görmeye ve buna bir isim bulmaya çalışmanın düşünsel üretime katkısı tartışmalı, işçi sınıfı mücadelesine katkısının ise negatif olduğu açık. Bir dizi karmaşık nedenle Türkiye kapitalizminin toprağın altında ne varsa hunharca üstüne çıkarıp satmaya çalıştığı bir dönemde “Madenler devletleştirilsin” talebinin sadeliğine ve sonuç alıcılığına, yoksulluktan kırılan milyonlarca emekçiye eğitim, sağlık, barınma hakları başta olmak üzere pek çok alanda “çözümün devletçilik” olduğunu anlatmanın kolaylaşmasına, açık ya da örtük piyasa karşıtlığı zemininin bu kadar güçlenmesine rağmen “devletçilik” kavramının fiyonklu bir paketle düzene hediye edilmesi ne yazık ki solcu bir kalemden çıkabiliyor. 

Siyasi iktidarın devlet aygıtını sermaye sınıfının çıkarları için kullanması, bu eksende dönemin sunduğu fırsatların iyi değerlendirilmesi başka bir bahis. Bu eğilim tüm dünyada güçlenirken Türkiye kapitalizmi için de kimi avantajları da kullanarak aynı eğilim besleniyor. Ancak söz konusu eğilimin neden “devletçilik” sayılamayacağını iyi anlatan bir dizi örnek de yaşanıyor. Örneğin son birkaç yıldır sanayi üretimi ve dolayısıyla Türkiye kapitalizmini taşıyan sektörlerden biri silah sanayi oldu. Büyük ölçüde kamu yatırımlarıyla şekillenmiş, kamu şirketlerinin domine etmeye devam ettiği bir sektörde özel sektörün “şahlanışı”nı izliyoruz. Sadece “damat” şirketi değil, Eskişehir’in, Ankara’nın küçük mühendislik şirketlerinin İSO 500’e girişine tanıklık ediyoruz. Kamu yatırımlarından oluşan altyapıyı, devletin çeşitli olanaklarını kullandıkları açık. Ancak Sanayi ve Teknoloji Bakanı’nın ifade ettiği gibi büyümeden daha fazla özel sektörün pay alması hedefleniyor. 

Dikotomilerle daralan görüş alanı

Rahmi Koç’un sözünü ettiği “kaygan zeminde iş yapma kabiliyeti” riskli coğrafyalarda iş yapmaya kuvvetli bir vurgu, ancak bundan ibaret değil. Aynı zamanda tek bir coğrafyada birlikte sürdürülmesi zor bir sektörel kompozisyon/çeşitlilik, çalışma koşulları farklılığı başta olmak üzere emekçi halka kabul dayatılmış ağır sömürü koşullarını da içeriyor. Her tür talan ve sömürünün, sermaye sağlanmış olağanüstü olanakların içinde hiçbir teknoloji tedavülden kalkmıyor. Kaygan zeminde hareket etme kabiliyeti bu nedenle “düşük teknoloji” ezberiyle sonu ilan edilen sektörlerde sermaye ihraç etme potansiyeli anlamına da gelebiliyor. Konjonktürel sıkışmalar bir yana Türkiye kapitalizmi açısından, teknoloji savaşlarında silah sanayi gibi gelişkin kullanıcı sektörlere yerleşmekten orta-düşük teknolojili sektörlerde üretim kapasitesi ihracına hem pazar olanaklarını genişletecek hem de kâr oranlarını bir dönem artıracak bir ufkun bulunduğu söylenebilir. Hindistan, Brezilya gibi ülkeler için görece anlaşılabilir aynı anda birden çok ekonomiyi barındırma durumunu daha az çelişki yaratarak ve nitel olarak daha gelişkin bir biçimde sağlama avantajını kavramak önemli. Nedense hafife alınan, sadece reel ücret düzeyinden ibaret olmayan telafi mekanizmalarını anlayabilmek için de. Türkiye kapitalizmine ilişkin bir dizi dikotomi elbette gerçek. Ancak bu dikotomilerin zayıflıktan ziyade düzen için bir zenginliğe dönüştüğü de başka bir gerçek. 

Devletçiliğin ancak bir işçi sınıfı iktidarıyla mümkün olabileceği, işçi sınıfının cephanesinin hoyratça harcanmaması gerektiği açık. Türkiye’de sömürü düzeninin piyasacılığın değişik varyasyonları dışında bir ufku olmadığı, aksine daha fazla piyasacılık ihraç etme hedefini güçlendirdiği bir dönemden geçerken heybeden kavram dağıtmayı bırakmak ve “devletleştirme” çağrısını güçlendirmek gerekiyor.  

1
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 9'uncu sayısı, NATO dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, NATO’nun Türkiye ve dünya halkları açısından taşıdığı tarihsel ve siyasal rolünü masaya yatırdık. Yeni sayımızda NATO’yu; Soğuk Savaş'tan bugüne emperyalist müdahalelerin aracı hâline gelen yapısı, Türkiye'nin bağımlılık ilişkilerindeki yeri ve ülkemize bıraktığı siyasal-toplumsal miras üzerinden ele alıyoruz.