Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
1

Emperyalizm, Bağımsızlık, Üsler, Antiemperyalizm, Trump, Silahlanma, Ortadoğu, İşgal, Küba, Arınma, Butlan, Nâzım Hikmet, 'Devlet aklı', Teknofeodalizm

Dünden bugüne Koç Hanedanlığı: Sömürünün 100 yıllık tarihi unutulmaz

Yavuz Geçer

Yayın Tarihi: 26.06.2026 , 13:49 "0 dakikalık okuma süresi"
Koç Grubu, 100. yılını “Unutulmaz Yüzlerle Dolu Bizim 100’ümüz” temasıyla kutluyor. Grubun tanıtım filmlerinde sömürü düzeninin Türkiye’de nasıl kök saldığı anlatılmıyor. Bilakis kalkınma, çağdaşlaşma, insanların hayatlarına dokunma hamaseti yapılıyor. Buyrun gerçek hikâyeye...

Türkiye’de sermaye sınıfının “asırlık çınarı”na yakından bakıyoruz. Karşımızda tam 100 yıllık, devasa ve sarsılmaz gibi görünen bir imparatorluk duruyor. Koç Hanedanlığı’nın o ışıltılı tarihini araladığımızda, anlatılan masalların yaldızları hızla dökülüyor... Gerçek bize sunulan o pırıl pırıl reklamlardan çok daha karanlık, çok daha acımasız. Tüm tarihi boyunca devletle tam bir uyum içinde, adeta etle tırnak gibi olmuş bir yapı var karşımızda. Cumhuriyet’le yaşıt, aydınlanmacı ve çağdaş bir burjuvazi masalı anlatılıyor on yıllardır. Nitekim 100. yıl kutlama içeriği de bu doğrultuda: Unutulmaz Yüzlerle Dolu Bizim 100’ümüz... Oysa bu yaldızlı maskenin ardında her devrin muktedirine selam duran soğukkanlı bir tüccar/sermaye aklı yatıyor. Vehbi Koç’un yıllarca halka pazarladığı o meşhur tevazu efsanesini, mütevazı dede figürünü bir düşünün. Oysa perde arkasında en mahrem insani ilişkiler bile bir sermaye birikim modeline dönüşmüştü. Yapılan evlilikler bile baştan sona ticari birer hamle, soğuk birer hesaplaşmaydı. Aile bağları ve akrabalıklar, devasa şirket birleşmelerinin stratejik birer kalkanı olarak kurgulanmıştı. 

Ford ortaklığıyla başlayan Amerikancılık

Koç Grubu’nun ABD angajmanı 1928 yılında Ford bayiliği almasıyla başlıyor, 1956’da Ford Otosan yatırımıyla güçleniyor, 2000’lerde faaliyete geçen Gölcük yatırımıyla ileri bir düzeye taşınıyor. Grubun Tofaş (Fiat) başta olmak üzere ilerleyen tarihlerde başka uluslararası ortaklarla önemli yatırımları olsa da Türkiye kapitalizminin tarihi göz önünde bulundurulduğunda ABD ekseninin erken oluştuğu görülüyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD hegemonyasını tesis eden Truman Doktrini paralelindeki Marshall Planı, Türkiye kapitalizminin emperyalizme entegrasyonunu şekillendirirken “seçilen” sermaye grupları içinde Koç Grubu’nun görece özgün bir yere sahip olduğu, uluslararası sermayeyle Cumhuriyet öncesine dayalı bağları olmayan ama zamanında hamle yapmış olmanın ekmeğini yediği söylenebilir. 

Koçlar ilk büyük sanayi sıçramasını 1950’li yıllarda yaptı. Demokrat Parti’nin dışa bağımlı iklimi, sermaye için eşsiz bir kuluçka makinesiydi. Marshall Planı doğrultusunda dağıtılan Dünya Bankası fonları (ki bu amaçla 1950 yılında Türkiye Sınai Kalkınma Bankası kurulmuştu) seçilmiş sermaye gruplarına adeta gökten yağmur gibi yağdı. Özel sektörün bu güdümlü sanayileşme hamlesi tam da bu dönemde şahlandı. Evlerimize giren Arçelik gibi markalar, işte bu devlet destekli tekelci ivmenin bir meyvesi olarak doğdu. 1930’ların “kalkınmacı” ve devletçi sanayileşme denemesinin yerini sermayenin ihyası alıyordu. Halkın cebindeki son kuruşu da emen bir büyüme stratejisi tıkır tıkır işlemeye başladı. İthal ikameci modelin korunaklı duvarları arkasında, rekabetsiz bir ortamda sermaye grupları ve tabii Koç Grubu hızla palazlandı. 1960’ların o çalkantılı ve fırtınalı siyasi atmosferine de şaşılacak bir hızla uyum sağladılar. 27 Mayıs askeri müdahalesi onların kâr marjlarını zerre kadar etkilemedi. Aksine, kurulan yeni bürokratik vesayet düzeniyle hızla el sıkışıp yollarına devam ettiler. Sermaye daha da merkezileşmek, devleti daha sıkı sarmak zorundaydı. Bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak 1963 yılında Türkiye’nin ilk holdingi unvanıyla tarih sahnesine çıktılar. Artık küçük bir tüccar ailesi değil, ekonominin şah damarına çökmüş devasa bir ahtapota dönüşmüştü Koç Grubu. 

İşçilerinden öfkesinden ‘işçi tulumu’yla kaçış

Hızlı büyüyen sarsılmaz imparatorluğun duvarları, gücünü aldığı emekçilerin isyanıyla 1970’lerde fena halde titremeye başladı. Kapitalizmin yapısal krizi derinleştikçe, Koç fabrikalarında büyük ve yankı uyandıran direnişler patlak verdi. Üretim bantları durdu, makineler sustu, işçiler şalterleri gözlerini kırpmadan indirdi. Burjuvazinin o tatlı, huzurlu uykuları bir anda kabusa dönüştü. Sınıf mücadelesi o güne dek görülmemiş bir keskinliğe, bir hesaplaşmaya doğru gidiyordu. Tarihler 15-16 Haziran 1970’i gösterdiğinde, o büyük işçi direnişi yeri göğü inletiyordu. Sınıfın ağır ve kararlı ayak sesleri, holding plazalarının camlarını titretiyordu. Köprüleri aşıp gelen, barikatları yıkan binlerce emekçi, patronların yüreğine muazzam bir devrimci korku saldı. Koçlar, fabrikanın duvarları arasında büyük bir paniğe, eşine az rastlanır bir dehşete kapıldı. Vehbi Koç’un kızı Suna Kıraç’ın anılarında yer alıyor: Bir ömür boyu kanını emdiği, artı değerine el koyduğu o işçilerin yegâne sembolü işçi tulumu Koç ailesinin dışarı çıkış bileti oldu. Lüks ve pahalı kıyafetlerinin üzerine işçi tulumunu aceleyle, elleri titreyerek geçirdiler. Evlerinden sokağa, kendi yarattıkları milyarlık imparatorluğun arka kapısından, işçi kılığında gizlice çıktılar. Trajikomik bir burjuva korkaklığının en somut, en unutulmaz kanıtıdır. Ancak bu korkaklık pasif, sinik bir boyun eğiş sanılmasın aksine arkasında son derece örgütlü ve saldırgan bir sınıf bilinci yatıyordu. Suları acilen kendi lehlerine durultmak, düzeni yeniden tesis etmek zorundaydılar. İşçi sınıfının o görkemli ve haklı yükselişini ne pahasına olursa olsun kırmalıydılar. 

Vehbi Koç ile dönemin Başbakanı Bülent Ecevit arasında geçen o meşhur ve küstah diyalogları hatırlayın. Ecevit hükümetine ardı ardına gönderilen, devlete ayar veren o endişe mektuplarını bir düşünün. Devlete açıkça gözdağı veren bir muhtıra yolluyorlardı. Burjuvazinin şahsi kâr çıkarlarını, devletin bekasıymış gibi pişkince sunuyorlardı. Kibirli, şantajcı ve son derece karanlık bir holding aklı, siyasetin üzerinde işliyordu. 

15-16 Haziran eylemleri

12 Eylül’ün alkış tutanı

Sonra o zifiri karanlık eylül sabahı geldi çattı. Takvim yaprakları 12 Eylül 1980’i gösteriyordu ve Amerikan destekli postallar ülkenin üzerinden silindir gibi geçti. Sol kanla susturuldu, zindanlar tıka basa dolduruldu. İşçi sınıfının yıllarca savaşarak kazandığı tüm yasal hakları, sendikaları acımasızca ezildi. Peki o tulum giyip gizlice kaçan “çağdaş ve aydınlanmacı” sermayedarımız o gün ne yaptı?  Faşist cunta lideri Kenan Evren’e hemen destek dolu bir mektup döşedi. Darbeci paşaların karşısında adeta esas duruşa geçerek “emrinizdeyiz” mesajı verdi. İşçi haklarının çok ileri gittiğinden, ücretlerin haddinden fazla arttığından şikayet etti. Sendikaların kapısına kilit vurulmasını, grevlerin yasaklanmasını büyük bir coşkuyla, şampanyalar patlatarak alkışladı. Sermaye için hukukun ve demokrasinin gerçekte ne anlama geldiği o kara günde bir kez daha anlaşıldı. Demokrasi, sadece kârlılık oranları düşene kadar tahammül edilen geçici bir vitrin süsüydü. 12 Eylül faşizminin paslı süngüleri, holding patronlarına dikensiz bir gül bahçesi hediye etti. Yıllarca emeğin örgütsüzlüğünden, asgari ücrete mahkum edilen yığınlardan kan emerek beslendiler. 

1990’lı yıllara gelindiğinde ise sahneye Gümrük Birliği Antlaşması ile Türkiye kapitalizminin emperyalizme entegrasyonunu derinleştirme ekseninde güçlü bir adım atıldı. Türkiye işçi sınıfının Avrupa Birlikçilik çerçevesinde daha derin sömürüye tabi tutulmasından başka bir anlam taşımayan bu sürecin baş mimarları arasında Koç Grubu yer alıyordu, ve elbette en çok yararlanan da onlar oldu. Otomotiv ve beyaz eşyada onlar lig atlarken ülke de dışa bağımlılıkta lig atladı. 

AKP’li yılların en büyük kazananı

1990’ların sonu ve 2000’li yılların başındaki büyük kriz ortamı ülkeyi kasıp kavururken işsizlik rekor kırıyordu. Ancak onlar krizleri eşsiz birer fırsata çevirmeyi, yangından mal kaçırmayı çok iyi biliyordu. 1990’lar ve 2000’lerde her dönemin kazananı olma omurgasızlığını yine kusursuzca sergilediler. Finansal kapitalizmin o vahşi ve acımasız kurallarına bir bukalemun gibi şıp diye adapte oldular. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) aracılığıyla yürütülen o son derece şaibeli özelleştirmelerle devlete ait değerleri ucuza kapattılar. Ülkenin en köklü kurumlarından Yapı Kredi Bankası, adeta bir gecede bütün şubeleriyle birlikte holding tarafından yutuldu. Holding bünyesine entegre edilen bu dev bankayla, üretimden finansal dolaşıma kadar tam ve kusursuz bir hakimiyet kuruldu. İşçiyi kendi fabrikasında asgari ücretle sömürüyor, ürettiği malı fahiş fiyata satıyor ve alabilmesi için de kendi bankasından faizle kredi veriyorlardı. 

Siyasi iktidardan onay alan Koç Üniversitesi projesi, grubun Sarıyer’de nadide orman arazilerine çökmesini sağladı. Kuzey Ormanları’nın kalbine betondan, asfalttan bir hançer sapladılar. 

Sermayenin bu kusursuz ve şeytani sömürü çarkı saat gibi işliyordu. Ancak Cumhuriyet tarihinin her hükümetinden beslenen bu imparatorluk, asıl vurgununu henüz yapmamıştı. Her dönemin kazananı olan bu yapı, paradoksal bir biçimde asıl AKP döneminin hep kazananı oldu. Kamuoyunda sürekli sözde bir değerler çatışması, bitmek bilmeyen bir “laik-muhafazakar” gerilimi pazarlanıyordu. Oysa o kalın kapıların ardında bambaşka kârlı anlaşmalar çoktan yapılmıştı bile. AKP iktidarının başladığı o karanlık yağma yılları Koç için tam anlamıyla kusursuz bir altın çağ oldu. AKP’nin kuruluşundan itibaren, uluslararası sermaye ve yerli tekelci burjuvazi adına bu siyasal İslamcı projeye ilk büyük onayı ve vizeyi bizzat onlar verdiler. Yeni iktidar süresince devletin sunduğu tüm imkanları, ballı özelleştirme ihalelerini, vergi aflarını bir sünger gibi kuruyana dek emdiler. 

Peki “AKP döneminde neydiler, ne oldular” diye o safça soruyu soranlara bugün ne cevap vereceğiz? Cevap, holdingin bilançolarında, özelleştirme listelerinde çok açık görünüyor. TÜPRAŞ’ı hatırlayın, bu ülkenin on yıllardır dişinden tırnağından artırarak kurduğu en büyük sanayi kuruluşu ve enerji atardamarıydı. Cumhuriyet tarihinin en büyük yağması yaşandı, kuruluş 2025 yılındaki brüt kârının neredeyse iki katına satıldı. Nitekim Koç Grubu’nun TÜPRAŞ öncesi ve sonrası ciro, brüt kâr gelişimine bakıldığında ne kazandığı bariz biçimde ortada. 

Kamuoyunda holding medyası tarafından özenle yaratılan o sahte laik-muhafazakâr eksenli suni çatışmaya kimse aldanmamalıdır. Televizyonlarda “Anadolu veya AKP sermayesi” olarak adlandırılan o yeniyetme siyasiler ve işadamları bile aslında bağımsız değildir. O şatafatlı yeni burjuvazi fraksiyonlarının köklerine, karmaşık tedarik zincirlerine ve taşeronluk ilişkilerine dikkatle bakın. Hepsi, istisnasız hepsi aslında Koç’un eteklerinde, onun on yıllardır ilmek ilmek ördüğü o devasa ekonomik ekosistemin içinde büyüyüp palazlanmıştır. Koç’un bu ürkütücü sermaye yoğunlaşması, sadece kendi tabelasını asan fabrikalarıyla sınırlı bir güç değildir. Binlerce küçük işletmeyi kendisine göbekten bağımlı kılan, kılcal bayi ağlarıyla ülkenin en ücra kasabalarını bile saran dev bir ahtapottur. 

Türpraş İzmit Refinerisi

Yayılma hevesinin taşıyıcısı

Bu holdingin doymak bilmez sermaye birikimi elbette sadece kısıtlı iç pazarla da yetinmedi. Türkiye’nin bölgesel Yeni Osmanlıcı emperyalist emellerinde, sermayenin dışa açılma stratejisinde de son derece aktif bir koçbaşı rolü üstlendi. Bu kapsamda Türkiye’nin emperyalist heveslerinde bizzat rol alarak sınırların ötesine uzandılar. Avrupa’dan Asya’ya Arçelik/Beko’ya açılan alan, Ford’un Romanya fabrikasını ve Avrupa pazarının bir bölümünü Koç ortaklığına bırakması en göze çarpanlar olmak üzere grup, Türkiye sermayesinin bir maddi karşılığa da sahip olan yayılma hevesinin önemli taşıyıcılarından biri olduğunun göstergesi. 

Küresel emperyalist üretim zincirlerine entegrasyon arayışı ve sınır tanımayan kâr maksimizasyonu hedefi hiçbir zaman hız kesmedi. Bu uğurda ulusal çıkarların, halkın refahının veya bağımsızlığın onların gözünde zerre kadar önemi yoktu. Güncel siyasetteki tavırlarına, dış politika lobilerine şöyle bir alıcı gözüyle baktığımızda o tanıdık yüzü hemen görüyoruz. Kökleri Soğuk Savaş dönemine dayanan o dışa bağımlı, katıksız Amerikancılıklarının bugün de aynen devam ettiğine tanık oluyoruz. Küresel emperyalizmle kurdukları o organik, kılcal ve kopmaz bağ her zamankinden çok daha güçlü, çok daha belirleyici. Türkiye’nin ekonomik ve siyasi bağımsızlığı, bu devasa sermaye grubunun kâr hırsı ve Batı ile olan göbek bağı uğruna çoktan ipotek altına alınmıştır. 

Bugün 100. yıllarında görkemli salonlarda kutlamalar yapmaya devam ederken bir yandan da fonladıkları yandaş medyalarda boy boy “Cumhuriyet’in aydınlanmacı ve modernleşmeci gücü” masalları, riyakar övgüleri yayınlatıyorlar. Milyonluk sanat vakıflarıyla, holding binalarını andıran ihtişamlı müzelerle kendi kirli, sömürü dolu birikim tarihlerini aklamaya çabalıyorlar. Ancak biz, emeğin cephesinden bakanlar, bu yaldızlı perdenin arkasındaki o soğuk ve acımasız gerçeği çok iyi biliyoruz. 

1
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 9'uncu sayısı, NATO dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, NATO’nun Türkiye ve dünya halkları açısından taşıdığı tarihsel ve siyasal rolünü masaya yatırdık. Yeni sayımızda NATO’yu; Soğuk Savaş'tan bugüne emperyalist müdahalelerin aracı hâline gelen yapısı, Türkiye'nin bağımlılık ilişkilerindeki yeri ve ülkemize bıraktığı siyasal-toplumsal miras üzerinden ele alıyoruz.