Emperyalizm, Bağımsızlık, Üsler, Antiemperyalizm, Trump, Silahlanma, Ortadoğu, İşgal, Küba, Arınma, Butlan, Nâzım Hikmet, 'Devlet aklı', Teknofeodalizm
Bir NATO öyküsü
Winston Churchill ve Harry S. Truman
Mesut Odman
Yıllardan 1946, Mart ayının 5’inci günü. Amerika Birleşik Devletleri’nin Missouri eyaletindeki Fulton kentinde bulunan Westminster Koleji’nde, İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerinden sayılan iki devletin “bir numaraları”nı yan yana getiren bir toplantı yapılıyor. ABD’nin savaş boyunca başında olmuş, tarihinin en uzun süreli başkanı Franklin D. Roosevelt’in görev başında ölümü üzerine yerine geçmiş yeni başkanı Harry S. Truman ev sahibi konumunda. Yeni ama, teslim bayrağını çekmek üzere olan Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerinde onbinlerce insanı yok eden emri vermesinin hiç unutulmadığı birçok iş başarmış, üstelik bu en kanlı işi “savaş daha fazla uzayıp kayıplar çoğalmasın diye” gerçekleştirdiği açıklanmış bir başkan bu. Eklemeden geçmeyelim, ciddi yorumcular bunu daha atom bombasını üretememiş Sovyetler’e karşı bir tür “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla mesajı” olarak düşünmek gerektiğini ileri sürüyorlar.
Fulton’da konuk edilen ise savaş döneminin Birleşik Krallık Başbakanı, Birinci Paylaşım Savaşı sırasında da birtakım bakanlık görevleri üstlenmiş, birkaç yıl sonra yeniden döneceği başbakanlık görevinden düşüşünün üzerinden kısa bir süre geçmiş Sir Winston Churchill. Bu gelmiş geçmiş en azgın komünizm düşmanlarından biri denirse abartı sayılmayacak politikacı, başka birçok unvanın da sahibi, bazılarına ise yakın gelecekte sahip olacak. Sözgelimi, 1953’te Nobel Edebiyat Ödülü kendisine verilecek. Bugünkü emlakçılık kralı ve yeryüzünün bütün kıtalarında insan kasaplığına soyunmuş meslektaşının aynı ödülün barış için verilenine gözünü dikmiş olmasında bunun özendirici bir etkisi var mıdır, bilinmez.
İşte o Churchill uzunca bir konuşma yapıyor ve şöyle bir cümle kuruyor: “Bugün Baltık’ta Stettin’den Adriyatik’te Trieste’ye kadar bir demir perde çekilmiş durumda.” Buradaki “demir perde” deyişi izleyen onyıllarca bütün bir emperyalist dünyada dilden dile dolaştırılıyor. ABD’de bile sıradan insanlardan oluşan kalabalıklar Sovyetler Birliği’ne şaşırtıcı denebilecek bir sempatiyle bakarlarken ortaya atılıyor ve hiç bitmeyecek bir “Soğuk Savaş”ın başlıca temaları arasında yinelenip duruyor.
İkisi kuzey Amerika’dan 10’u Avrupa’dan 12 devlet, 4 Nisan 1949’da NATO’yu kuruyorlar. Bizim ülkemizi yönetenlerin tercihleri bellidir; yüzleri “Batı”ya dönüktür. Batı dediklerinin başındaki ise artık değişmiştir. “Küçük Amerika” olma hevesi ve hedefi açık açık söylenir olmuş, o dünyanın yeni oluşturulmuş savaş örgütü ise birçok bakımdan çekim merkezi durumuna gelmiştir.
Can atanlar
Ama her isteyen oraya alınmamaktadır. Nitekim, ilk başvuru 11 Mayıs 1950’de yapılmış, ancak olumlu yanıt alınmamıştır. Buradaki tarih ilginç geliyor olmalı. Türkiye demokrasi dedikleri bir “şey”e doğru gitmektedir ve üç gün sonra genel seçimler yapılacaktır. Burada biraz durup başvuruyu yapan hükümete bakmakta yarar olabilir.
Aslında bu CHP’nin son hükümeti. Başbakan Şemsettin Günaltay, Sebilürreşad adlı İslamcı dergi çevresinden bir politikacı. Başbakan oluşundan altı ay kadar sonra 9 Haziran 1949’da Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir konuşmasında şunları söylüyor: “İlk mekteplerde din dersleri okutturmaya başlayan Hükümet’in başkanıyım. Bu memlekette müslümanların namazlarını öğretmek, ölülerini yıkamak için imam-hatip kursları açan bir Hükümet’in başkanıyım. Bu memlekette, müslümanlığın yüksek esaslarını öğretmek için İlahiyat Fakültesi açan bir Hükümet’in başkanıyım.”
Yalçın Küçük Ocak 2010’da yayımlanan Çöküş’te yazmıştı: "Şemsettin Günaltay’ın yerini Adnan Menderes ile değiştirmesi kadar bir devamlılık düşünemeyiz; aralarında bir fark bulmak zordur. Belki modernite açısından bir fark görebiliriz, varsa, Menderes’in lehinedir."
DP hükümeti döneminde de NATO’ya üyelik başvuruları sürdürülüyor, sonuç değişmiyor. Aşkın Süzük bu derginin Nisan 2026 tarihli 7’inci sayısında Celal Bayar’ın tanıklığına başvurarak hatırlatmıştı: Bir görüşmelerinde Bayar, İsmet İnönü’ye “NATO’ya niçin girmediniz?” diye sorduğunda aldığı yanıt, “Onlar istediler de biz mi girmedik, Celal Bey?” oluyor. Bayar, İsmet Paşa’nın “mukadderatımızı NATO’ya bağlamaktan zarar değil, fayda gördüğünü” belirttikten sonra devam ediyor: “Esasen benim görüş ve kanaatim de bu yolda idi. Fikir birliği içinde bulunuşumuzdan huzur duydum.”
Önce savaş, sonra üyelik
Öyle de oluyor. Menderes hükümeti, ABD ordusu ve müttefikleriyle birlikte savaşmak üzere, Kore’ye asker gönderiyor. Bu NATO’ya girebilmenin, deyiş uygunsa, tehdit koşuludur: Dışarıdan gelen bir komünist tehdit ile karşı karşıya olmak ve başta ABD, NATO askerleriyle birlikte savaşmak. İkincisiyse iç koşuldur ve içeride kabul edilebilir büyüklükte bir komünist tehdidi ile karşı karşıya bulunmaktır. Birbirini izleyen her iki hükümet de bunlar için gerekli çabayı gösterirler.
Sonuç olarak, Türkiye Yunanistan ile birlikte aynı tarihte, 18 Şubat 1952’de NATO’ya kabul edilir. O sırada Türk askerleri Kore’de savaşmaktadırlar. Öte yandan, asker gönderme kararı gündeme getirildiğinde Türk Barışseverler Cemiyeti bu karara karşı çıkmış; derneğin Genel Başkanı Behice Boran ile Genel Sekreteri Adnan Cemgil hapis cezalarına çarptırılmışlardır.
O sıralarda, askerlerimiz uzak diyarlarda savaşırken, ABD Dışişleri Bakanı bir hesap yapıyor, Atlantik Paktı’na en ucuz askeri Türkiye’nin sağladığını açıklıyor. Bizim Nâzım da 1953’te “23 Sentlik Askere Dair” şiirini yazıyor. Bazı dizelerini alalım buraya:
"Size tanesini 23 sente sattıkları asker/ mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,/ mevcuttu otomatiksiz filân,/ mevcuttu sadece insan olarak,/ mevcuttu,/ tuhafınıza gidecek,/ hem de çoktan mı çoktan,/ daha sizin devletin adı bile konmadan./ Mevcuttu , işiyle gücüyle uğraşıyordu,/ Meselâ (...),/ yeller eserken yerinde sizin New York’un,/ kurşun kubbeler kurdu o/ gökkubbe gibi yüksek,/ haşmetli, derin./ Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek./ Halı dokur gibi yonttu mermeri,/ ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına/ ebemkuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri./ (...) sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz/zulüm gibi,/ hürriyet gibi,/ kardeşlik gibi sözlerin,/ dövüştü zulme karşı o,/ ve istiklâl ve hürriyet uğruna/ ve milletleri kardeş sofrasına dâvet ederek,/ ve yârin yanağından gayrı her yerde,/ her şeyde,/ hep beraber/ diyebilmek için/ yürüdü peşince Bedreddin’in./ O tornacı Hasan, köylü Memet, öğretmen Ali’dir,/ kaya gibi yumruğunun son ustalığı:/ 922 yılı 9 Eylülüdür."

Geldikleri gibi giderler mi?
Kitle hareketliliğinin oldukça sınırlı kaldığı ellili yıllardan sonra bütün bir altmışlı ve yetmişli yıllar, anti-Amerikan eylemlerin ve bu çerçevede NATO’ya karşı toplumsal gösterilerin yoğunlaştığı dönem olmuştur. Burada belleğimde kaldığı kadarıyla, ülkemizin iktisadi ve siyasal bağımsızlığı talebi/hedefi/sloganı öne çıkıyor ve git gide genişleyen yığınlara ulaşabiliyordu. NATO karşıtlığı ise bunun bir alt başlığı olarak kalıyor ve ancak emperyalizmin ikinci büyük savaştan beri apaçık önderi durumuna gelmiş ABD ile somutluk kazanıyordu. Bunun nedeni üzerinde düşünmeye çalıştığımda, genellikle, az önceki somutluk sözcüğüne ulaşıyorum. Şöyle de anlatabilirim:
Amerikan askerleri üniformaları, her türlü silahları, tankları, topları, gemileri, uçakları ile, bunların üzerinde kimin malı olduklarını belli eden işaretleri, yazıları ile ortalıkta dolaşıyor; sözgelimi, gittikçe ün kazanmış 6. Filoları ile kıyı kentlerimize gelip karaya çıkmadan önce onların ziyaret ederek onurlandıracakları sokaklarımız, caddelerimiz temizleniyor; genelevlerimiz, genel olmayan evlerimiz bir güzel yıkanıp paklanıyordu. Oysa, NATO askerleri denilen birtakım canlılar yoktu, onların giysileri, silahları, şunları bunları da yoktu. Örneğin, eski Yugoslavya’yı vahşice bombalayıp parçalayan, bir ülkeden altı yedi ülke çıkaran uçakların üstünde de NATO falan yazmıyordu.
Özellikle 1965’ten sonra birinci TİP’in mecliste grup kurmayı başarıp hatırı sayılır bir kitleselleşmeye ulaşmasıyla, öte yandan devrimci gençlik hareketindeki dinamikleşmeyle birlikte ABD ve NATO karşıtı mücadele yükseldi.
Daha Kasım 1966’daki II. Büyük Kongresinde NATO’dan çıkılmasını kongre kararına dönüştüren TİP, Atlantik Antlaşması gereğince kuruluşunun 20. Yılı olan 1969’da bunun gerçekleştirilmesi için gerekli uyarıları parlamentoda ve kamuoyu önünde yapmaya başlamış; değişik biçimlerde örgütlenen “NATO’ya Hayır” kampanyaları ile halkın duyarlılığını ve katılımını sağlamaya çalışmıştır. Bu çalışmalar sırasında ülkedeki Amerikalılara karşı bir pasif direniş başlatılması, halkın Amerikalılarla her türlü ilişkilerini kesmesi için şehir ve kasabalarda, hatta köylerde afişler, pankartlar asılması ve el ilanları dağıtılması, “antiemperyalist ve anti-Amerikan marşlarla şarkıların bestelettirilerek” bunların yaygın hale getirilmesi türünden oldukça naif görünen önerilerin de ortaya atıldığı görülmüştü. Ancak, emperyalizme ve onun bir örgütü olarak NATO’ya karşı yapılan barışçıl toplantı ve gösterilere yönelik saldırılar da hiç eksik olmuyor, bunların sonunda can kayıplarına bile rastlanıyordu. İstanbul’a gelen Amerikan 6. Filosunu protesto amacıyla 16 Şubat 1969’da Taksim’de düzenlenen barışçıl gösteriye sağcı grupların saldırması üzerine TİP üyesi iki göstericinin öldürülmesi, tarihimize “Kanlı Pazar” olarak geçen bu tür olaylardan biriydi.
Ülkemiz egemen sınıflarının ABD ile onun onyıllarca elinin altında bulundurduktan sonra bugünlerde çıkıyorum, çıktım oyunları yapmaya başladığı NATO, ülkemizin bütün güzelliklerini çirkinleştirmiştir dersek çok mu abartmış oluruz acaba? Sanmıyorum. Şairlerimiz arasındaki haberli habersiz atışmalarda bile bunun izlerini bulabiliyoruz.
“Zil, şal ve gül” şairi dersek çok da haksızlık etmiş olmayacağımız Yahya Kemal, Yedigün dergisinde 10 Temmuz 1935’te yayımladığı, çok bilinen “Geçmiş Yaz” başlıklı şiirinin ikinci dörtlüğünde şöyle yazmıştı: “Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin;/ Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;/ Mehtâb... iri güller... ve senin en güzel aksin.../ Velhâsıl o rüya duruyor yerli yerinde.”
Çaresiz üstad nerden bilsin, şairlerin Can Yücel adındaki en cingözünün, taa 1976’da kalkıp kendisiyle dalga geçeceğini:
Yılan gibi*
Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin:
NATO’nun kablosu durmakta derinde
*Çok yer kaplayacaktı, buraya ikinci dizeyi özgün biçimiyle alamadım. Şiirin başlığında adı geçen hayvanın çağrıştırdığı biçimde yazılıdır o dize, her harf ayrı bir satırda olmak üzere. (Can Yücel, Ölüm ve Oğlum, İstanbul, Doğan Kitap, s. 77.) Ayrıca, dipnotta olsun belirtmek zorundayım, şairlerin en “cingözü” yerine argodaki tam karşılığını yazamayışım, nezaketi büsbütün ayaklar altına almaktan korktuğum içindir.
Ortaklaşa dergisinin 9'uncu sayısı, NATO dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, NATO’nun Türkiye ve dünya halkları açısından taşıdığı tarihsel ve siyasal rolünü masaya yatırdık. Yeni sayımızda NATO’yu; Soğuk Savaş'tan bugüne emperyalist müdahalelerin aracı hâline gelen yapısı, Türkiye'nin bağımlılık ilişkilerindeki yeri ve ülkemize bıraktığı siyasal-toplumsal miras üzerinden ele alıyoruz.