Emperyalizm, Bağımsızlık, Üsler, Antiemperyalizm, Trump, Silahlanma, Ortadoğu, İşgal, Küba, Arınma, Butlan, Nâzım Hikmet, 'Devlet aklı', Teknofeodalizm
Kapitalizmi yıkamadık bari adını değiştirelim
Soldan sağa Meta’nın sahibi Mark Zuckerberg, Amazon’un sahibi Jeff Bezos ve eşi Lauren Sánchez, Google’ın CEO’su Sundar Pichai ve Elon Musk.
Anıl Çınar
Person of Interest on yıl önce yayımlanan popüler bir televizyon dizisiydi. Dizi yapay zekânın, gözetleme ve bilgi gücüyle birleşmesinin ve tekelleşmesinin sonuçlarını anlatıyordu. Tıpkı Palantir ve benzeri girişimler gibi 11 Eylül sonrasında hayata geçirilen bir programın maceralarını konu alan dizinin asıl kahramanı “Makine” adı verilen yapay zekâ sistemiydi.
Bu sistem kamera, telefon, e-posta, banka, internet ve devlet veri tabanı kayıtlarını sürekli analiz edip “ulusal güvenlik” ile ilgili olanları ayrıştırıyor, geriye kalan “önemsiz” suç unsurlarını ise çöpe atıyordu. Makinenin yaratıcısının gönlü buna el vermiyor, önemsiz bulunan unsurların peşine düşüyor ve ortaya ucuz bir polisiye seri çıkıyordu...
Palantir Teknoloji AŞ., fişleme ve önceliklendirme işinin yani kitle gözetim teknolojilerinin nasıl kitle imha teknolojilerine dönüşebildiğini gösteren bir örnekti. Biz gözetleme gücünün yanlış amaçlar doğrultusunda kullanıldığında nasıl etik sonuçlara yol açacağını tartışırken birileri çoktan bu etik kaygıları bir kenara atmış gözüküyordu.
Nitekim “Palantir Manifestosu” olarak anılan 22 maddelik metin teknoloji şirketlerinin devletle ilişkisi, yapay zekânın savaştaki rolü gibi başlıklarda “aykırı” tezler öne sürerken bugüne kadar yaygın kabul görmüş iyimser tabloyu da dağıtıyordu.
Manifesto çok tartışıldı. En çok da etik duvarları yıktığı ve distopik bir geleceğe kapı araladığı için...
Oysa ki “Palantir Manifestosu” doğru zamanda ortaya çıkmış bir semptom ve aslında sistem içi bir müdahale. Fakat her sistem içi müdahale gibi bu müdahale de bazı açılardan hiç de zayıf diyemeyeceğimiz ideolojik yaklaşımlara ayağını basıyor, toplumu başka bir atmosfer için hazırlıyor.
Dolayısıyla bizim de önce bu müdahalenin nasıl mümkün olabildiğini, hangi “karşıt” anlayışların buna zemin hazırladığını tartışmamız gerekiyor.

Silikon Vadisi ideolojisi
Kimileri Palantir Manifestosu’nu ve aslında manifestonun yazarı diyebileceğimiz CEO Alexander Karp’ın öne sürdüğü ideolojiyi “tekno-faşist” olarak ele alıyor.
Çünkü teknoloji şirketleri asıl varlık sebepleri olan askeri kapasiteye dönmeliydi. Yapay zekâ silahları kaçınılmazdı ve asıl soru yapay zekâ silahlarının yapılıp yapılmayacağı değil, bunları kimin yapacağıydı. Artık önemli olan sert güçtü. Batı toplumları ise bunları ve Batı uygarlığını meydana getiren tarihi unutmuştu. Aşırı bireyselleşme ve ortak amacın unutulması Batı’yı gevşek hale getirmişti. Dolayısıyla disipline edilmiş ve askerileştirilmiş bir toplum tahayyülü ortaya çıkıyordu.
Peki ama bu “skandal” tahayyül nasıl oluyordu da gerçekçi bir dünya görüşü olarak ortaya çıkabiliyordu?
“Yeni sağ” dünyada bir alternatif olarak kendini nasıl hissettiriyorsa o şekilde...
Kimlikçiliğin, içi boşaltılmış bir özgürlükçülüğün ele geçirdiği sol bunu mümkün kıldı. Sol, düzeni değiştirmekten vazgeçtiğinden ve demokrasicilikle oyalanmaya başladığından beri radikal çözüm fikrini de terk etmiş ve sistem krizini değerlendirmek bir yana o krizin yönetilebilir kılınmasını sağlamıştı. Yönetilemediği noktada sağ alternatiflerin ortaya çıkması kaçınılmazdı.
Bu açıdan bakıldığında, artık mide bulandıran Silikon Vadisi ideolojisinin tahtının sarsılması iyi bir şeydir. Büyük teknoloji tekellerinin aslında insanlığa iyi bir gelecek sunduğu, bu tekellerin doğum alanı olan Silikon Vadisi’nin bir fırsatlar ve özgürlükler alanı olarak teknoloji-kapitalizm-liberalizm ilişkisinin kendisini ispatladığı bir örnek olması gibi insanı uyuşturan düşüncelerin tahtının sarsılması iyidir.
Ancak arkasından ortaya çıkanın da toplumu alabildiğine distopik bir geleceğe hazırlama göreviyle geldiğini bilmemiz gerekiyor.
Silikon Vadisi antikomünist geçmişi arkasına alan ve ABD deneyimini süsleyip geniş kitlelere pazarlayan bir fikir üssüydü. Ve bu üs en başından beri ABD devletinin planlı projesinin ürünü olmuştu. Biz bunu yıllardır söylüyorduk.
Bu süslü liberal ideoloji uzun süre iş görmüştü ama artık ayak bağı olmaya başlıyordu. Şimdiyse kendi içlerinden biri çıkıyor ve buranın en başından beri askeri-sınai kompleksin bir parçası olduğunu hatırlatıyordu: Amerikan liberalizmi ve Silikon Vadisi her zaman devlet sayesinde mümkün olmuştu. Teknolojinin kendisi de devlet sayesinde vardı. Silikon Vadisi’nin artık devlete karşı sahip olduğu ahlaki borcu ödeme zamanı gelmişti.
Teknofeodalizm
“Palantir Manifestosu” Silikon Vadisi ideolojisini hedefleyen bu boşluğu hedef aldı. Öte yandan, müdahalenin doğrudan ABD devletinin bir girişimi olarak güç kazanmış bir şirket üzerinden gelmesinin daha önemli başka bir nedeni vardı.
Manifesto, devletin teknoloji şirketlerine “ayar verme” girişimi olarak tam da “Anthropic kavgası”nın hemen ardından gelmişti. Anthropic, yapay zekâ altyapısının savaş-gözetleme başta olmak üzere devletin belirlediği hedefler doğrultusunda kullanılmasına ayak diriyordu. Kuşkusuz ne Anthropic ne de bir başka şirket, etik kaygılar yüzünden değil, kendi kârına uzanan itibar kaybından çekindiği için ayak diremişti. Ne var ki Silikon Vadisi kendi devletli geçmişini, IBM ve Microsoft’tan başlayıp Google’a ve bugüne uzanan örneklerini hatırlamak zorundaydı. Manifesto’nun “felsefi” tonu bir kenara bırakılırsa mesaj aslında net biçimde gözüküyordu.
Fakat eskiden göz önünde yapmayı pek de tercih etmedikleri bu müdahaleleri neden şimdi olanca açıklığıyla gerçekleştirme gereği duydular?
Aslında burada gerekliliklerden daha çok buna olanak yaratan başka bir unsurdan söz etmeliyiz. “Teknoloji tekellerinin” kapitalizmdeki yerine dair beslenen ve yayılan yaygın düşünce başka bir alternatifin mümkün olmadığını bir süredir salık vermekteydi.

Teknofeodalizm tartışması işte buraya oturuyor.
Tartışma, özetle, büyük dijital platformların döndürdüğü ekonominin artık başka bir evre anlamına geldiğini ve bu evreye kapitalizm demenin (pek de) mümkün olmadığı tezi etrafında gerçekleştiriliyor.
“Kapitalizmin teknofeodalizme dönüşerek kendi sonunu getirdiği” tezinin en açık savunucusu Yanis Varoufakis. Bu kadar ileri gitmeyerek hâlâ kapitalizm içinde yol aldığımızı savunan ve başka varyasyonları tartışan veya daha ciddi bulabileceğimiz tezlerle hareket eden Cédric Durand gibi isimleri de anabiliriz.
Ancak bu isimlerin, çok küçük ve istisna kabul edebileceğimiz bir bölmesi dışında, önümüze koyabildiği alternatifin demokratikleştirme, regülasyon, farklı türleriyle “devlet kontrolü” ve Keynesçilik olması da şaşırtıcı olmamalı.
Problem, kapitalizmin geçirdiği evreleri sürekli bir ön ek ile anlatma alışkanlığıyla başladı. Finansal cambazlıklar finansal kapitalizmi, özelleştirme furyası neoliberalizmi, rantın geri dönüşü rantçı kapitalizmi ve şimdi dijital ekonomi de dijital kapitalizmi üretmişti. Buradan teknofeodalizme uzanan yol sanıldığından daha kısaydı ve o yol da aşıldı.
Buna göre dijital teknolojinin devleri değer üretmiyor ve kurdukları sistemle rant topluyordu. Bu sistem o kadar güçlüydü ki dijital platformlar devlet gibi çalışıyor, bu devlerin teknokratik yöneticileri ve sahipleri de milyarlarca insanın, daha doğrusu serfin verileri üzerinden zenginleşen feodal beylere dönüşüyordu. Dijital platformların alternatifsizliği de bunun kaldıracı oluyordu.
Dijital teknoloji tekellerinin ne ölçüde değer ve ekstra kâr ürettiği, ne ölçüde başka yerlerde üretilen değere rant üzerinden el koyduğu başka bir çalışmada ve ciddi verilerle incelenmesi gereken bir problem. Bununla birlikte, bu şirketlerin sermayenin genel hareket yasalarının milim dışında olmadığını, tekellerin kapitalizmdeki rolünün de eskilerde kalmış bir tartışma olmadığını belirtmemiz gerekir.
İki yüz yıl önce ABD’yi kasıp kavuran demiryolu ve enerji tekellerinin o günlerde ne kadar alternatifinin olduğunu incelemeyi “verilerimizi vermekten başka yolumuz yok” tezinin sahiplerine bırakalım. Patent sistemi, telif hakkı, akademik araştırmanın ve giderek genel düşünsel üretimin metalaşması “verilere el koyma” tartışmasının bir parçası yapılmadan da bugünkü sistemi anlamak mümkün değil.
Kapitalizm bir eğilim olarak kâr üretim döngüsüne girmeye aday olan her “dokunulmamış” kaynağa dokunur, el koyar ve metalaştırır. İlksel birikim, zorla el koyma, mülksüzleştirme yoluyla el koyma ve bugünlerde çokça karşımıza çıkan devlet eliyle kamulaştırarak özel şirketlere kaynak aktarma kapitalizmin tarihi boyunca var olmuştur ve var olacaktır.
Dolayısıyla “kamusal alanın tamamen ilgası feodalizmin asli özelliklerinden biridir” demeden önce iki kere düşünmek gerekiyor.
Dijital verilerin toplanmasının “pasif bir eylemin” ürünü olduğunu düşünmek ise büyük bir yanılgıdır. Verilerin toplanması, işlenmesi ve değer zincirine katılması ciddi bir altyapıyı, o altyapının üretimini ve yeniden üretimini gerektirir.
Karanlık tablonun teorisyenleri
Daha büyük bir yanılgıysa bu tartışmalardan hareketle üretim tarzı yerine “mübadele tarzı” gibi Marksizme yabancı kavramları devreye sokmaktır. Teknolojinin vardığı noktanın kapitalizmin yasaları üzerinden değil, ahlaki kodlarla eleştirildiği bu bakış açısında, “teknolojinin değişim hızının” “toplumun değişim hızını” geride bıraktığı ve bunu düzeltmek için “mübadele tarzı”na çeki düzen verilmesi gerektiği sonucuna varılması doğaldır. Öyle ki toplumun değişim hızını kontrol etmek mümkün değilse teknolojinin değişim hızı kontrol edilmelidir. Bunun da yolu regülasyondan geçmektedir...
Buna göre, aralarında Bill Gates’in de bulunduğu geniş milyarder takımının yapay zekânın tehlikeleri üzerine yayınladıkları bildiriye katılmamak elde değil!
Kohei Saito gibi isimlerin dillendirdiği ve tekno-faşizm olarak adlandırılan, teknokrat mühendisler eliyle yukarıdan aşağıya uygulanan karanlık gelecek tahlilleri ise ancak bu entelektüel modanın bir parçası olabiliyor.
Bütün bunlar, kapitalizmi yıkmakta geciktiğimiz için ödememiz gereken bedeller. Ama “kapitalizmi yıkamadık o halde adını değiştirelim”ciliğin varacağı yer de kapitalizmden başkası değil.
Bu karanlık tablonun dağıtılması için kapitalizmin işleyişine dair hatırlamamız gereken başka bir kural daha bulunuyor.
Kapitalizm ömrünü her şeyden çok içsel dinamizmine ve o içsel dinamizmi ayakta tutan insanların kafalarının ve yüreklerinin içinde olup bitenlere borçlu. Bu açıdan bakıldığında büyük medya tekellerinin dijital platform şirketlerinden eksik neyi olabilir? On yıllar boyunca egemen sınıfın düşüncelerini kafalarımızın içine tıkmakla uğraşan ve bunun son derece yaratıcı yollarını bulabilen bu kocaman ağın her yeri gözetleyen büyük şirketlerden ve devletlerden neyi eksikti?
“İnsan”ı kontrol etmek zor işti!
Zor olduğu yeniden anlaşılacak...
Ortaklaşa dergisinin 9'uncu sayısı, NATO dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, NATO’nun Türkiye ve dünya halkları açısından taşıdığı tarihsel ve siyasal rolünü masaya yatırdık. Yeni sayımızda NATO’yu; Soğuk Savaş'tan bugüne emperyalist müdahalelerin aracı hâline gelen yapısı, Türkiye'nin bağımlılık ilişkilerindeki yeri ve ülkemize bıraktığı siyasal-toplumsal miras üzerinden ele alıyoruz.