Emperyalizm, Bağımsızlık, Üsler, Antiemperyalizm, Trump, Silahlanma, Ortadoğu, İşgal, Küba, Arınma, Butlan, Nâzım Hikmet, 'Devlet aklı', Teknofeodalizm
Halk düşmanı karanlık bir örgütün portresi
Orhan Gökdemir
Emperyalist sistemin liderliğini geç ele geçiren ABD, halk düşmanlığı stajına Latin Amerika’da başladı; işkence ve cinayet tekniklerini ilk orada hayata geçirdi. O uğursuz günlerden bu yana Latin Amerika halkları, yerli işbirlikçi gerici-faşist yöneticileri ve emperyalizmin gizli güçlerinin zulmü altında inlemeye devam ediyor.
Soğuk Savaş yıllarında ABD’nin kontrolündeki bütün ülkelerde siyasal cinayetler bir tarz-ı siyaset oldu. Bu cinayetlere bakıldığında görülen ilk şey bunların tek merkezden yönetildiğiydi. Bu amaçla kurulan ve komünizmle mücadeleyi ilke edinen örgütlerin finansmanı ve eğitimi ABD tarafından sağlanıyordu. Bu cinayet yöntemine, emperyalist dilde, “gayrı-nizami harp” deniliyordu.
Emperyalist karşı devrimin Avrupa’da örgütlenmesi ustalık dönemi eseri. Arka bahçe, Latin Amerika, cinayetlerle sindirildikten sonra sıra “uygar” Avrupa’ya gelmişti. Bu cinayet şebekeleri, Latin Amerika’da edinilen deneyimler ışığında ve NATO şemsiyesi altında orada da örgütlendi. NATO, cinayet şebekesinin görünen yüzüydü; gizli yüzüne Süper NATO deniyordu. İkincisinin temel görevi üye ülkelerin halklarını sindirmek, terörize etmekti.
Kıtanın cinayet laboratuvarı İtalya’ydı. Ülkede sol güçlüydü, 1948 seçimleri solcu bir yönetimi iş başına getirecek gibi görünüyordu. Bunu engellemek üzere, Washington’un yönlendirdiği adaylara, Mussolini’nin kahverengi gömleklilerinden arta kalan katillere ve öteki Nazi işbirlikçilerine milyonlarca dolar akıtıldı. ABD, o seçimde bu yolla şiddete başvurmak zorunda kalmadan istediğini elde etti. Sonra Süper NATO Avrupa içlerine doğru yaygınlaştırıldı. Sabotaj ve terör eylemleri yapmak amacıyla bütün Avrupa’yı saran bir paralel NATO örgütü oluşturuldu.
Paralel NATO, basit bir “gerilim stratejisi” yürütüyordu. Cinayetlerle ve terörle bir kaos ortamı yaratılıyor, gerilim kışkırtılıyor, sol ve sağ radikallere karşı sertlik ve kararlılıkla hareket eden güçlü devlet propagandası yapılıyordu. Haliyle bu mücadeleye “demokratik oyun kurallarının” devre dışı bırakılması da dahildi. Gerilim taktikleri, gönüllü muhabirlerin dezenformasyon kampanyalarından, sağcı terörist çevrelerin doğrudan desteklenmesi ve yönetilmesine kadar çeşitlenmekteydi. Gizli servisler, önde gelen politikacılar, polis ve askeri birimler, faşist terör grupları, hükümet çevreleri, mafya, gizli birlikler ve Süper NATO’dan oluşan yaygın bir ağ kurulmuştu. Hollanda, Belçika, Fransa, Almanya’da benzer örgütler kuruldu. Gizli cephanelikler oluşturuldu, öldürülecek solcuların listeleri yapıldı, infaz timleri harekete geçirildi. Bu yolla, “özgür Avrupa”nın ortasında, aydınlanamamış, failleri bulunamamış yüzlerce, binlerce cinayet işlendi.
Bu eylemler hemen her yerde benzer biçimlerde yapılıyordu. Gizli örgütler, komünizmle mücadele maskesi altında insanları öldürüyor ve sağ terörü kışkırtıyor; bütün olup bitenlerin sorumlusu olarak da sol örgütleri işaret ediyordu. Latin Amerika’daki “Ölüm Mangaları”, ad değiştirerek İtalya’da, Almanya’da, İspanya’da da faaliyete geçirilmişti. İspanya’daki “Ölüm Mangaları”nın şefinin dönemin “sosyalist” Başbakanı Felipe Gonzalez olduğu iddia ediliyordu. “Anti-terörist Kurtuluş Grupları’yla, GAL, ilgili soruşturma dosyasını hazırlayan Yargıç Baltazar Garzon, Başbakan Gonzalez’i, doğrudan doğruya “terörist örgüt kurmak ve yönetmekle” suçladı. GAL diye anılan ölüm mangaları, 1983’ten 1996’ya kadar 25 Bask militanını öldürmüştü.
İngiltere’de oluşturulan “Enformasyon Araştırmaları Dairesi”- IRD dosyasından İşçi Partililer ve bazı aydınlar çıkmıştı. Filozof Bertrand Russell ve Şair Stephen Spender, tereddüt etmeden bu gizli örgütün açtığı antikomünist kampanyada yer almışlardı.
Fransa’daki yapılanma Rose des Vents-Rüzgar Gülü adıyla biliniyordu. İtalya’daki Gladio gibi, Rose des Vents de olası bir Sovyet işgaline karşı “gerilla” savaşı yürütecek, komünizmin yayılmasına engel olacaktı.
İtalya’da ölüm mangaları sol örgütlere de sızmışlardı. İtalya Başbakanı Hristiyan Demokrat Aldo Moro görünüşe göre Kızıl Tugaylar adlı örgüt tarafından kaçırılıp öldürülmüştü. Ancak, Gladio’nun bir parçası olan P-2 adlı mason locası skandalını soruşturan savcılar Kızıl Tugayların Paralel NATO tarafından yönlendirildiği bilgisine ulaştı. Tetiği Kızıl Tugaylar çekmiş, ancak azmettirici fail yine karanlıkta kalmıştı. Bunu bombalamalar, suikastlar takip etti. Eylemlerin çoğu “Beyaz Uno Çetesi” tarafından üstleniliyordu. Çetenin bazı üyeleri yakalandı. 20 kişiyi öldüren ve 60 kişiyi yaralayan altı teröristten beşi polisti.
Yugoslavya’da korkunç soykırımlarla sonuçlanan iç savaşın başlama vuruşu ise bir Alman-ABD konsorsiyumu tarafından yapılmıştı. Vurucu güç NATO’ydu. Sonra, birlikte Yugoslavya’ya özgürlük de götürdüler ama artık ortada Yugoslavya diye bir ülke kalmamıştı.
Bir NATO aparatı: Özel Harp Dairesi
Türkiye’de eylemlerine 1960’lı yılların sonunda solcu öğrencileri vurarak başladılar. Solu bastırmak için öncülerine yönelmişlerdi, esası bir aydın katliamıdır. 1970’li yıllar boyunca direnişe öncülük eden ülkenin en seçkin evlatlarını öldürdüler. Baş edemeyince 12 Eylül cuntasını peydahladılar. Zindana doldurup işkence ettiklerinin, kaçırıp öldürdüklerinin büyük çoğunluğu genç aydınlarımızdı. Öldürmekle yetinmediler, kaynağını kurutmak için toplumu dinselleştirmeye giriştiler. Bugün tanık olduğumuz karşıdevrimin kaynağı oralardadır.
“Derin devlet” halkına düşman edilmiş devlet anlamındaydı ve NATO eliyle örgütlenmişti. Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, “Türkiye’de bir derin devlet vardır ama bu Amerikan derin devletinin uzantısıdır” diye tarif etti bu yapılanmayı. Bunun nasıl kurulduğunu da şöyle anlattı: “Türkiye’de silahlı kuvvetler veya askeri öğrenciler içinden seçilen gençlere Seferberlik Tetkik Kurulu ve sonra da Özel Harp Dairesi’nde görev verilirdi. Bunların kim olduğunu sadece MİT bilirdi. MİT ise zaten CIA ile Ankara’da aynı binada altlı üstlü çalışırdı. Maaşlarını ABD verirdi. Bu kadrolar içinden devşirilen insanları sonra ABD ve İngiliz istihbaratı Türkiye aleyhine kullandı. Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu gibi kamuoyunu uyarmaya çalışan değerlerin ortadan kaldırılmasında bu yapının rolü vardır. Türkiye 12 Eylül’e bu kadrolar tarafından sürüklenmiştir.” Demek ki devletin içinde maaşlarını ABD’nin verdiği, yönlendirdiği görevliler vardır. Bizleri vuranlar, öldürenler onlardır.
Böyle olunca dincilerin-yobazların-tarikatçıların devreye sokulmaması olmazdı. Pekin’den takip ediyoruz: “Fetullah Gülen, Mehmet Şevket Eygi gibi isimler 1959’da bu yapı içinde görevlendirildi. Görevleri, Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde komünizmle mücadele faaliyetleriydi. 12 Eylül’den sonra yakalanan Fetullah Gülen’in serbest bırakılması için Genelkurmay Başkanı aradı ve serbest bırakıldı. Bu tür insanların bir kısmı CIA tarafından devşirildi ve şimdi FETÖ dediğimiz istihbarat örgütü kuruldu.”
1969’da, toplanıp-silahlanıp Amerikan 6. Filosunu protesto eden gençlere saldırarak yaptılar çıkışlarını. Komünizmle mücadele örtüsünün arkasında Amerikan askerlerini koruyorlardı. Silahlanıp cihada çıkan güruhun başında General Pekin’in kontrgerilla bağlantısını açık ettiği Mehmet Şevki Eygi vardı. “İstiklal Savaşı’nda keşke Yunanlılar kazansaydı” diyebilecek kadar bu ülkeden nefret eden Kadir Mısıroğlu içlerindeydi. AKP’nin Meclis Başkanlarından İsmail Kahraman önlerindeydi. “Kıble o tarafta” diye Boğaz’a demir atmış Amerikan savaş gemisi istikametinde namaza duranların başını çekenlerdi bunlar. Fethullah Gülen o yıllarda İzmir’de, Kestanepazarı Camisi’nde, vaizlik ve Kuran Kursu öğretmenliği yapıyordu. Vaazları hep komünizme karşı cihat üzerineydi. Hepsi Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu 1952 yılında kurulan Özel Harp Dairesi veya ilk adıyla Seferberlik Tetkik Kurulu’nun devşirdiği elemanlardı.
“Devletin omurgası ele geçirilmişse, siyasi yapı bu işin dışında tutulabilir miydi?” Pekin’in sorusu budur. Yanıtı basit; siyaset de ele geçirilmiş olduğu için Türkiye 1952’den beri savrulmaktadır. Savrulduğumuz yıllar ABD’ye ve NATO’ya teslim olduğumuz yıllardır. İslamcılar işte o savrulmanın öz çocuklarıdır. Kıblelerinin ABD ve NATO olması doğaldır.
Amerikan İşbirliği Ofisi
Bu karanlık ittifakın nasıl kurulduğunu biliyoruz. Office of Defense Cooperation, yumuşatılmış şekliyle Amerikan İşbirliği Ofisi, Marshall yardımları ve Truman Doktrini gereğince 1947 yılından beri Türkiye’de faaliyettedir. Kısa adı ODC olan örgüt, bir Amerikan Savunma Bakanlığı kuruluşudur. 1958’de isim değiştirerek JAMMAT oldu, 1994’te JUSMMAT’a dönüştü. ODC’nin faaliyette bulunduğu 20 ülkede adresi Amerikan Elçilikleridir. Türkiye’de örgütün adresi, Özel Kuvvetler Komutanlığı, Savunma Sanayii Müsteşarlığı, Merkez Orduevi, Kara Harp Okulu gibi çok stratejik kuruluşların merkezi. Düzen bu karanlık yapıyla böylesine iç içedir.

ODC, Pentagon bünyesinde faaliyet gösteren CIA, DIA, NSA gibi 13 farklı istihbarat örgütünün ortak ofisi aynı zamanda. Ülkemizde ilerici hareketlerin şiddetle bastırılması, katliam ve cinayetlerle ülkenin bir iç savaşa sürüklenmesi ve tabii askeri darbeler bu örgüt tarafından planlanmakta, yönlendirilmektedir. Bu örgütün kurduğu Özel Harp Dairesi’nce yürütülen gayrinizami harbin içinde MHP ve Ülkü Ocaklarının özel bir rolü vardır. İlim Yayma Cemiyeti türü gerici yapılanmalar bu örgütün himayesinde kurulmuş, serpilmişler. Çıkış noktaları CIA destekli Komünizmle Mücadele Dernekleridir.
Halk düşmanı karanlık bir örgütün portresidir bu. Türkiye’ye Türkiye’yi savunmak için değil, Türkiye’yi emperyalizmin çıkarları uyarınca yönlendirmek için yerleştiler. Türkiye’deki bilinen tek faaliyetleri ise halkı sindirmek için terör estirmek, besleyip halkın üzerine saldıkları paramiliter çetelerle solun yükselişini engellemeye çalışmaktan ibarettir. NATO bir terör örgütüdür.
Ortaklaşa dergisinin 9'uncu sayısı, NATO dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, NATO’nun Türkiye ve dünya halkları açısından taşıdığı tarihsel ve siyasal rolünü masaya yatırdık. Yeni sayımızda NATO’yu; Soğuk Savaş'tan bugüne emperyalist müdahalelerin aracı hâline gelen yapısı, Türkiye'nin bağımlılık ilişkilerindeki yeri ve ülkemize bıraktığı siyasal-toplumsal miras üzerinden ele alıyoruz.