Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
1

Emperyalizm, Bağımsızlık, Üsler, Antiemperyalizm, Trump, Silahlanma, Ortadoğu, İşgal, Küba, Arınma, Butlan, Nâzım Hikmet, 'Devlet aklı', Teknofeodalizm

Hitler’in karşısında muazzam bir ülke var: Sovyetler Birliği

Levent Özübek

Yayın Tarihi: 26.06.2026 , 13:50 "0 dakikalık okuma süresi"
Bundan tam 85 yıl önce Naziler, Sovyetler Birliği’ni hedef alan en kanlı saldırılardan birini başlatmış, büyük bedeller ödenen bu savaşta kahraman Sovyet halkları insanlığı bir kez daha karanlıktan çıkarmıştı. İlya Ehrenburg’un bu süreçte yazdığı makaleler savaşı ve kimilerince “fanatizm” olarak görülen Sovyet insanının inançlı mücadelesini anlamak için çarpıcı tarihsel bir tanıklık sunuyor.

Lenin’in, Kapitalizmin En Üst Aşaması Emperyalizm adlı kitabında kaçınılmazlığını tarihi bir doğrulukla öngördüğü dünya savaşının ikincisinde, 22 Haziran 1941 tarihinde insanlık tarihinin en trajik, en kritik, en kanlı savaşı faşist Nazi ordularının Sovyetler Birliği’ne saldırısıyla, Almanların Barbarossa olarak adlandırdığı harekât ile başlatıldı.

Bir yönüyle beklenen, beklenmesi gereken, fakat diğer yandan iyimser bir umutla belki de biraz umulmayan bu ani saldırı yıllarca yürütülen büyük barbarlıkla, savaşın sonunda on milyondan fazlası Kızıl Ordu mensubu askerlerden ve altı milyonu sivil halktan olmak üzere toplam 27 milyona yakın Sovyet vatandaşının ölümüne yol açtı.

22 Haziran 1941 tarihli Kızıl Yıldız gazetesinde İlya Ehrenburg “İlk Gün” başlıklı bir makalede şu ifadeleri kullanır:

“Alman faşistlerinin Sovyet şehirlerine haince saldırdığını duyduğumuz zaman, gazap ve öfkeyle dolduk. Halkımız düşmana sözle mukabele etmeyecekti. Oyuncu çok ileri gitti. Kaçınılmaz bir ölüm de onu bekliyor.

Sovyet halkı birleşti, safları sıklaştırdı, anavatanlarını, şeref ve özgürlüklerini savunuyorlar; faşistler aşağılık, karanlık oyunlarında başarısız olacaklar.

Sovyet halkının samimi müttefikleri var, bunlar tutsak edilmiş ülkelerin halklarıdır; Parisli işçiler, Sırp köylüler, Norveçli balıkçılar, eski Prag’ın sakinleri ve Varşova’nın cellatlarca kanları dökülmüş, işkence edilmiş evlâtları. Tüm bunlar bizimledir. Kızıl Ordu’ya bir kurtarıcı olarak bakıyorlar. Nazilerin işgal ettiği ülkelerde Partizan savaşları kışın başladı. Kasım ayında Parisli öğrenciler ellerinde tabancalarla sokağa çıktılar. Norveçliler geceleri Nazi müfrezelerini yok ediyorlar. Polonyalılar ormanlara çekildiler ve oralardan Nazilerin üzerine baskınlar yaptılar. Çekya’da işçiler makineleri tahrip ettiler, sloganları şöyleydi: ‘Faşistlere tek bir mermi yok.’ Şimdi Almanlar birkaç bin cüretkâr insanla değil, Avrupa’nın milyonları ile karşılaşacaklar. 

Alman işgali günlerinde, Paris’in eski duvarlarında sık sık şu yazıyı gördüm: ‘Savaşı Hitler başlattı, Stalin bitirecek.’ Bu savaşı biz istemedik. Ama önünde geri çekilmeyeceğiz. Savaşı Naziler başlattı, biz emeğin ve özgürlüğün zaferi olarak bitireceğiz. Savaş zor, sert bir mücadele ama bizim de kalplerimiz katılaştı. Faşist işgalcilerin başka uluslara ne büyük sıkıntılar getirdiğini biliyoruz. Kararlı bir direnişle karşılaştığında nasıl durduklarını da biliyoruz. Tarih bize kutsal bir görev verdi; ülkemizi ve çocukları korumak, acı içindeki dünyayı insan ırkının düşmanlarından kurtarmak. İşgalciler tarafından üzerimize yüklenen kutsal savaşımız tutsak Avrupa’nın özgürlük savaşı olacak.”

İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet kadınları yiyecek temini için çalışıyor.

Faşist Nazi sürülerinin Sovyetler Birliği’ne ve özellikle Rusya’ya saldırmalarının altında yatan önemli motivasyonlardan biri de Birinci Dünya Savaşı’ndan eli boş çıkmış Alman İmparatorluğu’nun sonraki yıllarda ekonomisinde ümit ettiği dev büyümenin ihtiyacı olarak, tarımsal verimliliği yüksek ve yeraltı kaynakları bakımından zengin yeni toprakların elde edilme hevesiydi.

Baron Savaşa Gitmiş

Bu savaşın ekonomik güdülerle yürütülen, sınıf temelli ve emperyalist bir savaş olduğunu belirten Ehrenburg, 6 Ağustos 1941 tarihli “Baron Savaşa Gitmiş” adlı gazete makalesinde çarpıcı bir olayı bize aktararak açıklar:

“Hitler Almanlara memlekette yeteri kadar yer olmadığını ilân etti, onun için ‘yaşam alanı’ ihtiyaçları olduğundan, kendilerini Rusya’ya davet ettiler.

Bir Alman subayının evrak çantasında bir günce ve Baron Kuno von Oldenhousen’e yazılmış mektuplar bulundu. O da ‘yaşam alanı’ bakmak için kendisini Rusya’ya davet etmiş.

Baron memleketindeki mülkünün kâhyasından her hafta mektup almış:

4 Mayıs: Çok saygıdeğer Herr Baron. Elli dönümde pancarı bitirdik. Yonca 100 dönüm. Ispanağı kesiyoruz. Genç danaları çayıra saldık. Bir hafta içinde sığırları da bırakacağız.

20 Mayıs: Ekimi neredeyse bitirdik. Bir gölet kazdık. Şalgam ve turplar büyüdü. Satış için odun kesiyoruz. Yarın buğdayı biçeceğiz ve domuzları tarlaya salacağız. Patates açığımız var. Polonyalıları başka bir şeyle besleyemiyoruz çünkü. Yüz çuvala ihtiyacımız var. Atlar iyi besleniyor. Genç boğayı satmaya karar verdim, Doktor Klokenberg onun fazla efemine olduğunu söylüyor.

22 Haziran: Üç mülkümüzün çayırları biçildi. Birkaç hafta içinde buğdayı hasat edeceğiz. Rusya’dan bugün gelen haberle sarsıldık. Umarım neredeyseniz, orada kalırsınız. Büyükbaş yarışmasına on dört danayla katılıyoruz.

6 Temmuz: Fasulyeleri topladık. Konserve fabrikasına gönderiyoruz. Keten çiçek vermeyi bitirdi. Haşhaşlar olgunlaşıyor. Birinci sınıf bir aygırımız var. Çok iyi bir soya sahip. Şimdiye kadar yirmi kısrağa döl verdi. Uzmanlar tarafından muayene ediliyor. Şeker fabrikası pancarı alıyor. Garaj yapımına tekrar başladık.

‘Yaşam alanı’ aramak için Rusya’ya gelen bu adam demek ki üç mülkün, buğdayın ve sığırın, pancarın ve ormanın, ketenin ve haşhaşın, bostanın sahibidir. Bir de safkan aygırı var ki, Doktor Goebbels’in kıskanacağı türden. Baron’un atları iyi besleniyor. Polonyalı köleleriyse aç. Mülkünde, Oldenhausen ismini taşıyarak kral gibi hüküm sürüyormuş. Fakat tüm bunlar Baron’a yetmemiş. Daha fazla toprak, daha fazla köle istiyor.

Alman birliklerinin Sovyetler Birliği topraklarında halka uyguladığı zulüm.

Baron’un kadın arkadaşı Minna ona yazıyor: ‘Warnemünde kıyısında bir ay geçirdik. Odalar çok güzeldi, yemek birinci sınıftı. Bertha Fransa’da iyi vakit geçiriyor. Orada domates ve kuşkonmaz harika. Hildegarde teyze, evinin yakınına bomba düştüğü için Hannover’den ayrıldı. Jobst Paris’te bana iki zarif elbise ve beyaz pabuçlar aldı. Moda dergileri de gönderiyor. Ne hoş şeyler!’

Jobst hiç şüphesiz soyguncunun biri. Baron’un kadın arkadaşı Minna, çalıntı elbise ve pabuçlarla sevince boğuluyor. Bertha ise Fransa’ya, yemekleri yerinde yemek için gitmiş. Fransız kuşkonmazını beğeniyor. İşte, Almanya’nın aristokratik ayak takımının geçimlerini nasıl sağladıkları. Hırsız hayduttan başka bir şey değiller.

...

Almanya Sovyetler Birliği’ne saldırdı. Baron 23 Haziran’da kısa bir not almış: ‘Sefere giriştik.’ Herr Baron kendine ‘yaşam alanı’ arama işine koyuldu. Savaş, yöneticisini şaşırttı ama Baron bozuntuya vermedi. O akşam güncesine şöyle yazmış: İyi yemek. İyi uyku.”

Hırsızlar işlerini ilerletti

10 Kasım tarihinde Neue Zürcher Zeitung, Alman hükümetinin el koyduğu Rus fabrikalarını Alman şirketlerine satmaya karar verdiğini duyurur. Ehrenburg’un deyişiyle çalıntı mülkleri haraç mezat satmaya çalışıyordur:

“Alman hırsızlar ‘adalet’ hakkında konuşmayı bıraktılar. Kendilerini ifşa ettiler. ‘Haçlı’ olmayı bırakıp, ganimete koyuldular. Bu sahtekârlar kendilerine ‘sosyalist’ diyor. Artık Alman aptallarına, ne için öldüklerini gösterdiler: Göring’lerin, Vögler’lerin, Krupp’ların gelirleri için. Aptallar ölmeye devam ediyor, Göring ise kendine ganimet toplamaya. Aptallar tahta haç alıyor, Göring milyonlar. Onların ‘sosyalizm’i bu.

Çekişecekler, pazarlık edecekler, paylaşımı aralarında çözecekler. Pahalı, renkli kâğıtlarla hisse senetleri bastıracaklar. Oralara yöneticiler, müdürler yerleştirecekler. Ama bunlar hesaba katmadıkları başka şeyler alacaklar. Kâr payı yerine bomba, şampanya mantarı yerine el bombası. Rusya onların alıp satacağı bir yer değildir. Gün gelecek Rus halkı el konulan mülklerini geri alacaktır.” 19 Kasım 1941

Son olarak Ehrenburg’un 4 Temmuz 1941 tarihli gazete makalesine bakalım. Söyledikleri, dört yıl sonrasını yanılmazlıkla anlatıyor:

İnsanlık bizimledir

“Sabah erken. Moskova zor bir güne, zor bir yaşama uyanıyor... Ne uzun günler bunlar! İnce pusu delen güneş ışınları kadim Kremlin’in taşlarını aydınlatıyor. Sonra liderin sesi yankılanıyor: ‘Size seslenmek istiyorum, yoldaşlarım!’

Stalin ülkenin üzerinde asılı duran tehlikeden, ülkemizin Faşist sürülerce işgalinden, şehirlerde açılan yaralardan söz ediyor. Halk sessizce dinliyor, sonra işine doğru yola koyuluyor. Nefretin sözcüğü yoktur. Sadece insanların gözlerinde kutsal bir gazabın ışığı parlıyor. İşlerine gidiyorlar, kulaklarında Stalin’in askerlerimizin cesareti hakkında, Kızıl Ordu’ya duyduğumuz sarsılmaz güvenimiz hakkında, Nazi sürülerinin akıbeti hakkında söylediği sözleri var. Silahlı bir halk... Bu, tüm Sovyet halklarıdır; kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla, çocuğuyla!

Alman basını söylüyor, ‘Rus askerleri kendilerini sonuna kadar savunuyorlar.’ Nazi gazeteciler askerlerimizin cesaretine ‘fanatizm’ diyor. Hayır, bu fanatizm değildir. Bu, onların Faşist gaddarlara duyduğu düşmanlıktır, ülkelerine duyduğu bağlılıktır, kendi yaşamını sürdürme ve kendi lisanını konuşma arzusudur. Körpe bahçelerimizi, ilk meyvelerimizi, yirmi üç yıldır kanımızla ve terimizle suladığımız ağaçlarımızı savunuyoruz.

‘Faşist zorbalara karşı verdiğimiz topyekûn ulusal savaşımımız sadece ülkemizin üzerine çöken tehlikeyi bertaraf etmek için değil, Alman Faşizminin boyunduruğu altında inleyen tüm Avrupa uluslarının yardımına koşmak içindir.’ 

Stalin’in sözlerini tüm dünya duyacak. Özgürlük savaşı başlayacak. Düşmanımızın cephe gerisi yok. Her yanı cephedir: Çekya, Norveç, Fransa, Hollanda, Polonya ve Sırbistan. Milyonlarca ve milyonlarca güvenilir müttefikimiz var. Özgürlüğünü ve ülkesini kaybetmiş tüm bu insanlar yanımızdadır. Faşistlerce vurulan insanların dulları, zalimlerce yerle bir edilmiş şehirlerin ahalileri bizimle. Bilim insanları, çobanlar, Bergen ve Atina bizimle. Almanya’nın içinde bile, kim bilir ne kadar müttefikimiz vardır. Çalan trampetler eşliğinde verilen ‘özel savaş haberleri’, Almanya’nın kapılmış olduğu endişeyi hafifletmede Hitler’e hiçbir şekilde olanak sağlamaz. Alman halkına sahte zaferler sunuyorlar. Ama insanlar gerçeği duymayı ve ekmek yemeyi istiyorlar. Bu, Hitler’in onlara veremeyeceği şeydir. 

Stalin’in sözleri özgürlüğü çiğnenmiş olan tüm şehirlere, öfkeli ve amansız Paris’e ulaşacak. Yugoslavya’nın köylülerine, Oxford öğrencilerine, Norveçli balıkçılara, Pilsenli işçilere ulaşacak. Faşist barbarların zulmü altında acı çeken tüm insanların kalbinde umut uyandıracak. Fikirlerimizi, tercihlerimizi, lisanımızı kimseye dayatmak istemeyiz. Biz sadece ülkemizi ve özgürlüğümüzü savunmak istiyoruz. Fakat Beyaz Rusya ormanlarında öldürülen her Nazi, tahrip edilen her tank, her uçak, Hitler tarafından tutsak alınmış on ülke için zaferdir. Teslimiyeti reddeden İngiltere için, Hitler imparatorluğunun karşısına dikilen Amerika için bir zaferdir. Stalin’in konuşması, yüzlerce kez barbar hava akınlarına maruz kalmış olan   Londralılar tarafından duyulacak, Galler’in madencilerine, Manchester’in dokumacılarına ulaşacak.

Hitler acele ediyor. Zamanı yok. Karşısında muazzam bir ülke var: Sovyetler Birliği... Karşısında Kızıl Ordu var. Gerisinde İngiliz bombacılar var, Amerikan fabrikaları var. Hitler’in acelesi var, en iyi tümenlerini savaşa sürüyor. Önümüzde sınav günleri, amansız çarpışmalar ve zorlu mesailer uzanıyor. Dişlerimiz gıcırdayarak yaşamalıyız. Zaferi göreceğiz. Büyük Anavatan Savaşımız Avrupa’yı Hitler boyunduruğundan kurtarma savaşı da olacak.” 

* İlya Ehrenburg’un makalelerinden alıntılar Rusya Savaşta adlı kitabının İngilizcesinden Türkçeye çevrilmiştir.

1
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 9'uncu sayısı, NATO dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, NATO’nun Türkiye ve dünya halkları açısından taşıdığı tarihsel ve siyasal rolünü masaya yatırdık. Yeni sayımızda NATO’yu; Soğuk Savaş'tan bugüne emperyalist müdahalelerin aracı hâline gelen yapısı, Türkiye'nin bağımlılık ilişkilerindeki yeri ve ülkemize bıraktığı siyasal-toplumsal miras üzerinden ele alıyoruz.