Emperyalizm, Bağımsızlık, Üsler, Antiemperyalizm, Trump, Silahlanma, Ortadoğu, İşgal, Küba, Arınma, Butlan, Nâzım Hikmet, 'Devlet aklı', Teknofeodalizm
Ölüm ilanından resüsitasyona
Son yıllarda NATO’nun dağılabileceği ya da bazı ülkelerin üyelikten ayrılabileceği üzerine çok şey dile getirilmeye başlandı. Bugüne kadar NATO’ya üye olduktan sonra ayrılan bir ülke olmasa da NATO’nun zayıflaması, çökmesi hatta dağılması tartışmaları yeni değil. Soğuk Savaş yıllarında emperyalizm karşıtları dışında, kapitalist özneler tarafından da tartışılmıştı NATO.
Bu konuda akla hemen Fransa ve Charles de Gaulle geliyor. 1959 ile 1969 yılları arasında Fransa Cumhurbaşkanlığı yapan Charles de Gaulle NATO’ya kuşkuyla yaklaşmış, ülkesinin egemen bir askeri politika geliştirmesi, ABD dahil başka ülkelerin Fransız silahlı kuvvetlerine komuta etmemesi gerektiğini savunmuştu. Avrupa’nın ABD’ye kalıcı olarak bağımlı hale gelmesine karşı olan de Gaulle, Avrupa ülkelerinin siyasi bir topluluk oluşturma düşüncesine de soğuk bakıyordu. Ona göre NATO’nun işleyiş biçimi, Batı ülkelerinin askeri stratejisini belirlemede ABD’ye “orantısız” şekilde denetim olanağı veriyordu.
1966’da Fransa NATO’nun bütünleşik askeri komutasından ayrıldı. Ancak de Gaulle Atlantik İttifakı’na ilkesel olarak karşı çıkmıyordu ve bu nedenle Fransa siyasi düzeyde NATO üyeliğine ve Sovyetler Birliği’nin karşısında yer almaya devam etti. Bu kararın sonucu olarak NATO karargâhı Fransa’dan Belçika’ya taşındı. Fransa kendine ait bir nükleer program geliştirdi ve dünyanın birkaç nükleer silah sahibi ülkesinden biri haline geldi. NATO’nun askeri yapısına ancak 2009’da, Nicolas Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı döneminde geri döndü.
Sovyetler sonrası NATO gerekli miydi?
1991’de Sovyetler Birliği ve reel sosyalist sistemin dağılmasının ardından NATO’nun işlevinin kalmadığı görüşü tartışılır oldu. Ancak pakt, emperyalizmin askeri gücü olarak yeni işlevler üstlendi. Doğuya doğru yayıldı; Yugoslavya’nın parçalanmasında önemli bir rol oynadı. İşgal gücü olarak Afganistan’a uzandı. Kısa sürede NATO’nun işlevsizleşmediği, tersine, emperyalizm saldırganlaştıkça işlevinin yeniden üretildiği gözler önüne serildi. Üye sayısı arttı, eski sosyalist ülkelere ve Sovyet cumhuriyetlerine yayıldı.
Trump'la yeni tartışmalar
NATO’nun dağılması ile ilgili tartışmalar Donald Trump’ın birinci başkanlık döneminde (2017-2021) ciddi derecede yoğunlaştı. Bu düşünceleri dile getirenler yalnızca ittifaka karşı olanlar değildi; ittifakın en güçlü ülkesi ABD’nin başkanı da benzer şeyler söylüyordu. Aslında bu söylemi başkanlık seçimi kampanyası sırasında benimsemiş, NATO’nun artık işe yaramadığını iddia etmişti. Trump’a göre Avrupalı üyeler ABD’nin askeri korumasına fazla bel bağlıyor, bir tür “beleşçilik” yapıyordu. Bir üye ülkeye saldırı olması durumunda NATO’nun onu koruyacağını belirten ünlü 5. Madde dahi tartışılabilirdi. Resmen kamuoyuna açıklanmamış olsa da, Trump’ın NATO’dan çekilmeyi 2018’de Brüksel’de yapılan NATO zirvesinde bir koz olarak masaya sürdüğü biliniyor.
Bu zirve Trump’ın Avrupalı üyeleri NATO’ya yeterince destek vermemekle suçlamasına sahne oldu. Trump, üye ülkelerin askeri harcamalarını 2014’te belirlenen GSYİH’lerinin yüzde 2’si düzeyine çıkartmadığını söyledi ve bunun da yeterli olmayacağını, oranın yüzde 4 olmasını talep etti. Trump’ın tehdidi işe yaradı ve zaman içinde bu oran bütün ülkeler için yükseldi.

Aynı dönemde, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini söyleyerek tartışmaya katılmıştı. Elbette Macron NATO’nun lağvedilmesini savunmuyordu; NATO’nun siyasi tutarlılığa ve stratejik bir yönelime sahip olmadığını vurguluyordu.
Emperyalizmin krizine çözüm arayışı
2008’de dünya mali sisteminde ABD’den başlayan ve yayılan bir kriz yaşanmıştı. Bu kriz, emperyalist sistemin başat aktörü olan ABD’nin itibarını ve güvenilirliğini ciddi derecede sarstı. ABD’nin uluslararası siyasete önderlik etme yeteneğinde önemli bir aşınma oldu. Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılması sonrasında dünyanın çeşitli yerlerinde haydutluk sergileyen ve dünyanın tek büyük gücü olma yolunda ilerleyen ABD, kapitalizmi istediği gibi yönetemez hale gelmişti.
ABD bir dönem için doğrudan askeri müdahalelerden tam anlamıyla vazgeçmemekle birlikte, vekâlet savaşlarını öne çıkarmayı tercih etti. Bu dönemde Çin yükselen güç olarak öne çıktı. Ekonomik açıdan olmasa da Rusya da bir bölgesel güç haline geldi.
Trump’ın NATO ile ilgili düşünceleri, bu krizi aşmanın egzersizleri olarak ele alınabilir. İkinci başkanlık döneminde daha net bir şekilde kendisini gösteren kişilik tutarsızlıkları birinci dönemde etkili olduysa da, o dönemdeki arayışları bugüne oranla daha mutedildi.
ABD’nin başka ülkelerin yükünü üstlenmeden bir emperyalist siyaset üretmesi ise mümkün olamazdı. Yükselen Çin ve Rusya’ya karşı Batı ittifakının yeniden canlandırılmasından başka yol yoktu. Zaman içinde bu yolun taşları döşendi. Abartılı şekilde beyin ölümü gerçekleştiği iddia edilen NATO, yine tıbbi bir terimden yararlanırsak, resüsitasyonla hayata döndürüldü.
NATO'ya hayat öpücüğü Rusya'dan
Biden döneminde emperyalizmin krizine çözüm arayışları hız kazanırken, 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi Batı ittifakı için yeni bir olanak yarattı. Rusya’nın bu hamlesi NATO’nun yıllar boyunca doğuya doğru genişlemesi ve Ukrayna’da Rusya’ya mesafeli bir iktidarı desteklemesinin ardından geldi. Yalnızca Ukrayna değil, bütün Avrupa için tehdidin büyüdüğü propagandası Batı ittifakının konsolidasyonuna yardımcı oldu. NATO’nun askeri işlevi yeniden canlandı; daha bütünlüklü bir politika geliştirildi. Dahası, Rusya’nın yanı başındaki Finlandiya ve İsveç de ittifaka katıldı. Bu, bir dönem için hayal edilmesi dahi zor olan bir gelişmeydi. NATO yeniden canlandı.
Askeri harcamalarda hızlı artış
NATO üyelerinin askeri harcamaları bu dönemde büyük bir artış gösterdi. 2014’te alınan ve yukarıda değinilen yüzde 2 kararı, fiilen ancak Trump’ın müdahalesi sonrası gerçek anlamda uygulanmaya başlamıştı. Ukrayna’daki savaşla birlikte artış gözle görülür bir hız kazandı.
NATO’nun kendi verileriyle hazırlanan, 2014’teki ve 2025’teki oranların birlikte yansıtıldığı grafikte de görülebileceği gibi bütün NATO üyeleri yüzde 2 eşiğine ulaşmış ya da bu eşiği aşmış durumda. Ukrayna’daki savaş nedeniyle hızla silahlanan Polonya ve üç Baltık ülkesi en yüksek oranlara sahip. Onları izleyen ülkelerden dördü, yine aynı nedenle silahlanan İskandinav ülkeleri. İlk on sıradaki diğer ülkelerse ABD ve son yıllarda devasa bir ABD üssüne dönüşen Yunanistan.
Yine 2025 verilerine göre NATO üyelerinin toplam askeri harcamaları 1,4 trilyon doları aşmış durumda. Bu rakamın yüzde 60’ı ABD’nin harcamaları. İşin mali boyutu dışında, ittifakın askeri kabiliyetinin ABD silahlı kuvvetlerine sırtını dayamış olması, askeri faaliyetlerin teknik merkezinin de ABD olması olgusu var. ABD’yi çektiğimiz anda NATO belki yine önemli bir askeri güç olmayı sürdürür; ama dünyada ağırlık sahibi bir emperyalist odak olmaktan çıkar.
Bu elbette yalnızca askeri ya da teknik boyutuyla ele alınabilecek bir mesele değil. ABD’nin NATO’dan ayrılması Batı ittifakı dediğimiz birliğin darbe alması, hatta dağılması anlamına gelir. Emperyalizmin bugünkü yapısında Batı ittifakının dağılması olasılığı yok. Tersine, Sovyetler Birliği sonrası dönemde net bir “düşman” tanımı Çin ve Rusya üzerinden yeni yapılmışken, bu ittifakın konsolide olduğu bir döneme girilmiş durumda.
Bu elbette NATO üyeleri arasında çelişkiler yaşanmayacağı anlamına gelmiyor. NATO’nun en konsolide olduğu Soğuk Savaş döneminde de bu tür çelişkiler vardı; yazının başında değinilen Fransa örneği gibi. Trump ya da başka bir ABD başkanı yine ittifakı belli bir yöne çekmek amacıyla çıkışlar yapabilir. Grönland meselesi ya da Hürmüz Boğazı’nın açılmasında ABD’nin müttefiklerinden yeterince destek alamadığı iddiası yeni sayılabilecek örnekler. Ama bunlar ittifakı dağıtacak değil, siyasi doğrultusunu etkileyecek müdahaleler olur.
ABD’nin Batı ittifakını dağıtacak bir adım atması, emperyalizmin iç çelişkilerinin artık geri dönüşü olmayan bir noktaya evrildiği anlamına gelir. Bunun olduğu dünya savaşlarla boğuşan, her şeyin altüst olduğu bir dünya olacaktır. Bu altüst oluşlardan, insanlığın önünü açacak devrimler de çıkar.
Türkiye-Yunanistan gerilimi NATO için bulunmaz nimet
Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana iniş çıkışlarla devam eden Türkiye-Yunanistan gerilimi, tam olarak emperyalizmin işine yarayan bir olgu niteliğinde. Ege, Kıbrıs, karasuları gibi sorunlar uzun yıllardır belirleyici durumda. Aynı ittifakın, NATO’nun üyesi olan ülkelerin arasında gerilim yaratan sorunların çoktan halledilmiş olması beklenir. Ancak gerçek durum, bunun çok uzağında. Sorunların giderilmemiş olması, hem iki ülkenin egemen sınıflarının hem de genel olarak emperyalizmin işine yarıyor.

Emperyalizmin tercihi, sorunları çözmekten çok bunları yönetilebilir bir düzeyde tutarak, NATO’nun bölgesel rolünü meşrulaştırma yönünde. Yani NATO’nun iki ülke arasında kalıcı barış sağlamak gibi bir derdi yok, hiç olmadı da. Böylece her iki ülke de Batı ittifakının askeri örgütüne bağlı kalmayı tercih ediyor; tercih etmenin de ötesinde stratejik olarak bağımlı hale gelmiş durumdalar.
Türkiye ve Yunanistan arasında sürekli bir güvensizlik ortamı olmasının başlıca sonuçları arasında, iki ülkenin de askeri harcamaları yüksek bir düzeyde tutması var. Böylece ABD ve Avrupa’daki silah sermayesi için ciddi bir pazar oluşturuyorlar. Ve her iki ülkede de yalnızca dışadönük değil, birbirlerine karşı da NATO şemsiyesine ihtiyaç duydukları yönünde propaganda yapmak için zemin hazırlanıyor. Oysaki, “Türkiye NATO sayesinde Yunanistan’a karşı korunuyor” veya “Yunanistan NATO sayesinde Türkiye’ye karşı korunuyor” tezleri yanıltıcıdır. Ülkemizdeki bir başka yanılsama da yakın dönemde Yunanistan’ın İsrail’le işbirliğini her düzeyde yoğunlaştırmasına karşılık, Türkiye’de “NATO bizi İsrail’e karşı da korur” düşüncesidir.
NATO’nun son yıllarda yeniden canlandırılması girişimlerinde Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Ortadoğu bölgesindeki sorunlar önemli bir gerekçe oluşturdu. Böylece bu alanlardaki operasyonlar için üs ağı güçlendiriliyor. Yunanistan’da zaten uzun zamandır var olan üslere son yıllarda hızla yenileri eklendi. Yolda başkaları da var. Türkiye’de de yeni NATO girişimleri var. İstanbul’un Beykoz ilçesinde, Karadeniz’de işlev görecek çokuluslu bir kolordu kurulması da plan kapsamında.
Ege, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs sorunları hiç kuşkusuz gerçek sorunlardır, ancak bunların NATO içinde çözülmesi mümkün değildir. Yaratılmaya çalışılan imajın aksine, NATO, Türkiye ile Yunanistan arasında tarafsız bir hakem değildir; her iki ülkeyi de kendi stratejik planlarına bağlayan bir ittifaktır. Türkiye’deki ve Yunanistan’daki egemen sınıflar zaman zaman milliyetçi gerilimleri kullanarak emekçilerin dikkatini ekonomik ve sosyal sorunlardan uzaklaştırmaktadır. Silahlanma yarışının kazananı iki halk değil, silah tekelleri ve NATO’nun merkez ülkeleridir. Çözüm, NATO içinde daha güçlü konum almak değil, halkların ortak mücadelesi ve bölgenin emperyalist askeri yapılardan arındırılmasıdır. Türkiye ve Yunanistan halklarının çıkarları ortaktır, iki halk arasındaki düşmanlık ise NATO ve sermaye sınıflarının çıkarlarına hizmet etmektedir.
Ortaklaşa dergisinin 9'uncu sayısı, NATO dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, NATO’nun Türkiye ve dünya halkları açısından taşıdığı tarihsel ve siyasal rolünü masaya yatırdık. Yeni sayımızda NATO’yu; Soğuk Savaş'tan bugüne emperyalist müdahalelerin aracı hâline gelen yapısı, Türkiye'nin bağımlılık ilişkilerindeki yeri ve ülkemize bıraktığı siyasal-toplumsal miras üzerinden ele alıyoruz.