Emperyalizm, Bağımsızlık, Üsler, Antiemperyalizm, Trump, Silahlanma, Ortadoğu, İşgal, Küba, Arınma, Butlan, Nâzım Hikmet, 'Devlet aklı', Teknofeodalizm
Gehlen, Nazar, Türkeş: NATO kardeşliği
Fatih Yaşlı
Reinhard Gehlen acımasızlığıyla nam salmış bir Nazi istihbarat komutanıydı. Almanya’nın savaşı kaybetmesinin ve Hitler’in intiharının ardından 1945 yılında Sovyetler Birliği’ne ait elindeki çok sayıda belgeyle ABD’ye sığındı. Amerikan ordusu, Sovyetler Birliği’ne ve komünizme karşı kullanmak için çok sayıda Nazi’yle birlikte onu da ABD’ye götürdü. Gehlen bildiklerini ABD’li istihbaratçılara da öğretti ve CIA onun öncülüğünde kuruldu. Aynı Gehlen, savaş sonrası bir ABD sömürgesine ve antikomünist bir ileri karakola dönüşen dönüşen Batı Almanya’nın istihbarat örgütü BND’nin 1956’daki kuruluşunda da yer aldı ve uzun yıllar boyunca bu örgütü yönetti.
İkinci Dünya Savaşı yılları bizde de ciddi bir Nazi sempatizanlığını beraberinde getirmişti; Nazi yanlısı ve antikomünist, anti-Sovyetik çok sayıda yayın çıkarılıyor, etkinlikler düzenleniyor, örgütlenme faaliyetlerine girişiliyordu. Naziler propaganda faaliyetleri kapsamında Türkiye’deki kimi isimleri ve yayınları finanse ediyor, devlet ise Nazilerle arayı bozmamak için bu çevrelerin faaliyet göstermelerine belli sınırlar içinde izin veriyordu. Ancak 1944 yılına gelindiğinde Nazilerin yenileceğinin anlaşılmasıyla birlikte geniş kapsamlı bir operasyona girişildi ve Nazi sempatizanlarının yargılandığı davaya “ırkçılık-Turancılık davası” adı verildi.
Tutuklanan ve yargılanan isimlerin arasında genç bir teğmen olan Alparslan Türkeş de vardı ve Türkeş de diğer isimler gibi yargılanıp ceza alacak, bir süre de cezaevinde kalacaktı. Türkeş’in bir ordu mensubu olarak Nazilerle bağlantılı olup olmadığı davanın gündeminde hiç yer almadı, bu bağlantıya dair bugüne kadar da ciddi bir iddia ortaya atılmadı. Bunun tek istisnası, Türkiye üzerine çalışan Batılı akademisyenlerden biri olan Tim Jacoby’nin Türkeş’in Alman ordusuyla bağlantıları sağlayan irtibat subaylarından biri olduğu yönündeki iddiasıydı.
Nazilerle bağlantısı var mıdır yok mudur kesin bir şey söyleyemiyor olsak da bildiğimiz bir şey var; ırkçılık-Turancılık davasında yargılanan isimler kısa sürede beraat ettiler ve beraat eden Türkeş, kısa süre sonra orduya geri döndü. MHP’ye yakınlığıyla bilinen Avni Özgürel ise 7 Aralık 2005’te Radikal gazetesindeki köşesinde böyle bir geri dönüşe o güne kadar hiç rastlanmadığını ve bunun bir ilk olduğunu, Türkeş’e bunun nasıl gerçekleştiğini sorduğunda duyduğu cevabı ise yazamayacağını anlatmıştı.
Türkeş'in ABD tedrisatı
Sahiden de Türkeş kısa sürede orduya dönmüş, Türkiye’nin Soğuk Savaş’a giriş sürecine denk düşecek bir şekilde 1948’de ABD’ye eğitim alması için gönderilen sekiz kişilik subay kafilesine dahil edilmiş ve iki yıl boyunca burada “gerilla savaşı” eğitimi almıştı. Bu eğitim zamanın ruhuna son derece uygundu; çünkü ABD askeri stratejisinde olası bir Sovyet saldırısında TSK’nın Kızıl Ordu karşısında kısa sürede bir yenilgiye uğrayacağı ve Kızıl Ordu’ya karşı ancak bir gerilla savaşı verilebileceği öngörülüyordu.
Eğitiminin ardından Türkiye’ye dönen Türkeş, 1952’de Türkiye’nin resmi olarak NATO üyesi olmasının ardından 1950’li yıllar boyunca NATO bünyesinde de çeşitli görevler üstlenecekti. Türkeş bu kapsamda 1955-1957 yılları arasında Washington’daki NATO Daimi Komitesi’nde Türkiye’yi temsil edecek, 1959 yılında ise Almanya’da Atom ve Nükleer Okulu’ndaki eğitimini tamamlayarak albay rütbesine yükselecek ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı NATO Şube Müdürlüğü görevinde bulunacaktı.
Görüldüğü üzere tıpkı General Gehlen gibi Türkeş’in de hayatının ve kariyerinin gidişatında Almanya ve ABD’nin büyük rolü vardı. Türkeş’in kaderiyle ABD-Almanya ekseninin kesişimini derinleştiren isim ise Gehlen değil ama hayat hikâyesi ona son derece benzeyen Ruzi Nazar olacaktı.
Bir Özbek olan Ruzi Nazar, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi işgaline karşı savaşmak üzere askere alınmış, ancak kısa süre sonra kaçarak Nazilere sığınmış, savaş boyunca Türkistan Lejyonu bünyesinde Nazilerin hizmetinde bulunmuş, ardından da çok sayıda Nazi gibi o da Amerikalılar tarafından ABD’ye götürülmüş ve bir CIA elemanı olarak yetiştirilmişti. Türkeş’le tanışması da 1950’li yıllarda Türkeş NATO görevindeyken söz konusu olmuştu. Türkeş’in komünizmle mücadele adına siyasete girdiği 1960’lı yıllarda Nazar da CIA görevlisi olarak ve elbette ki tıpkı Türkeş gibi komünizmle mücadele adına Türkiye’de görev yapacaktı. İkinci Dünya Savaşı yıllarının iki Nazi sempatizanı ve iki antikomünisti, yıllar sonra ABD-Almanya ekseninde buluşacaklar, hedef ise yine değişmeyecekti: komünizm.

Türkeş 27 Mayıs darbesinin içinde yer aldı ve darbe bildirisini radyodan okuyan isim olarak “ihtilalin kudretli albayı” diye anıldı; kısa süre sonra, darbeyi yapan Milli Birlik Komitesi içerisindeki Cemal Gürsel yanlısı subaylarla Türkeşçi subaylar anlaşmazlığa düşecek ve Gürselciler Türkeş ve 13 subayı tasfiye ederek yurtdışı görevi adı altında sürgüne göndereceklerdi. Türkeş, Yeni Delhi’deki sürgünün ardından 1963 yılında Türkiye’ye dönecek, kısa sürede siyasete atılacak ve bir grup arkadaşıyla birlikte 1965’te Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ni ele geçirecek, 1969’da da partinin adını Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) olarak değiştirecekti.
NATO’cu milliyetçiliğin asıl misyonu
1965 Türkiye’sinde ağaçlar bile sola doğru eğiliyordu ve Türkeş’in misyonu belliydi: Eski bir Nazi sempatizanı ve gerilla harbi eğitimi almış eski bir NATO mensubu olarak, Soğuk Savaş konseptine uygun bir şekilde dünyanın çeşitli yerlerinde kurulan paramiliter yapılanmaların Türkiye ayağını oluşturmak ve bir şiddet örgütü, bir sokak gücü olarak, yükselen sol harekete karşı sokak mücadelesi vermek.

Komando kampları bu konsept doğrultusunda kuruldu; Anadolu taşrasından büyük şehirlere okumaya gelen binlerce genç, bu kamplarda aralarında NATO’da görev yapmış subayların da olduğu isimlerden yakın dövüş ve silah kullanma eğitimi aldı. Ancak komando kamplarında sadece askeri eğitim verilmiyordu; buralar aynı zamanda birer doktrinasyon üssü olarak işlev görüyor, antikomünizm bu doktrine etme sürecinin merkezinde yer alıyor, milliyetçilik ve din de tabloyu tamamlıyordu. Bu kamplarda yetişenler ve bütün bir ülkücü hareket, özellikle 1970’lerden itibaren NATO’nun illegal yapılanması Gladio ile aynı doğrultuda hareket etti, Abdullah Çatlı gibi isimler ise doğrudan CIA-NATO elemanı olarak komünizmle mücadele misyonunu üstlendiler.

Eski bir Nazi sempatizanı ve NATO subayı olarak Türkeş de 1960’ların sonundan 12 Eylül darbesine kadar geçen dönemde parti politikalarını belirlerken açıkça Amerikancı/NATO’cu bir tutum takındı. Örneğin 1969 seçimleri öncesi yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu:
“Bugün Türkiye’de Amerika ile dostluğumuzu istemeyenler ve NATO’dan ayrılmamızı isteyenler vardır. Sokaklara dökülerek ‘Go Home-Amerika Defol’ çığlıkları ile ‘NATO’ya Hayır’ mitingleri ile milletimizi rahatsız etmekte, dostlarımızı da kuşkuya düşürmektedirler. Şu husus iyice bilinmelidir ki bunları yapanlar devlet, millet ve vatan sevgisinden yoksun anarşistler ve komünistlerdir.”
Türkeş’e göre komünistler Amerikan düşmanlığını yayarak Türkiye’yi komünist hegemonyasına sokmak istiyorlardı ve bunun için de “tam bağımsız Türkiye” sloganının arkasına sığınıyorlardı; gençlerin, üniversitelerin ve aydınların bunu görmeleri ve komünistlerin oyunlarına gelmemeleri gerekiyordu.
Türkeş ve MHP’nin Amerikancı-NATO çizgisinin somutlaştığı meselelerden biri Kıbrıs’tı. Türkeş, 1973 yılında yaptığı bir açıklamada CHP-MSP koalisyon hükümetinin Türkiye’yi Batı bloğundan uzaklaştırıp “demir perde” ülkeleri safında konumlandırdığını ve Kıbrıs siyasetinin de buna göre belirlendiğini iddia ederek şöyle diyordu:
“Temeli cumhuriyetimizin kuruluşunda atılmış ve iktidara gelen her siyasi parti tarafından benimsenmiş olan Batı demokrasileriyle sıkı işbirliği ve NATO ittifakı içinde güvenilir ve maceradan uzak ve herkesle imkân nispetinde dostluğa dayanan bir dış politikaya dayanma ilkesi terk edilmiştir. İktidarda bulunan Sayın Ecevit hükümeti aşırı komünist propagandanın ve bunların destekçisi bir kısım basının dümen suyuna düşerek Türkiye’yi dış politikada bugünkü karanlık noktaya sürüklemiştir.”
Amerikancı çizgi hiç değişmedi
Türkeş ve MHP 70’li yıllar boyunca istikrarlı ve tutarlı bir şekilde Amerikancı-NATO’cu çizgiyi devam ettirdi. MHP’nin de dahil olduğu Milliyetçi Cephe hükümeti 1976’da Kıbrıs gerilimini bertaraf etmek için ABD ile bir savunma işbirliği anlaşması imzaladığında, Türkeş bundan duyduğu memnuniyeti gizlemeyecek ve “Son anlaşma ABD’nin evrensel siyaseti ile Türkiye’nin savunma siyasetini bağdaştırdı” diyecekti. Türkeş’e göre sol çevreler bu anlaşma ile Türkiye’nin ABD’ye bağımlılığının arttığını söylerken ideolojik bir tutum sergiliyorlardı. Esas dertleri ise Türkiye ile Yunanistan arasında bir savaş çıkartarak NATO’nun parçalanmasını sağlamaktı; böylece Türkiye’yi NATO’dan çıkartacak ve komünist bloğa yaklaştıracaklardı.
12 Eylül 1980’de ülkücü hareketin “Fikirlerimiz iktidarda, biz zindandayız” diye yorumlayacağı Amerikancı-NATO’cu bir darbe gerçekleşecek ve denge politikası gereği devlet, devrimciler kadar olmasa da ülkücülere de vuracaktı. Askerin iş başına gelmesiyle birlikte komünizmle mücadelede artık ülkücülere ihtiyaç kalmamıştı; antikomünizm, Amerikancılık ve NATO’culuk esas sahibi olan askerler eliyle yoluna devam edecekti.
1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ve reel sosyalizmin çözülmesinin ardından komünizm güncel bir tehdit olmaktan çıktı ve bu da ülkücü hareketin söylemini değiştirmesi için uygun bir zemin oluşturdu. MHP ve önce Türkeş, sonra da Devlet Bahçeli, zaman zaman ABD’yi ve NATO’yu sert bir biçimde eleştiren açıklamalar yaptılar, hatta Türkiye’nin dış politikasına alternatif istikametler çizdikleri dönemler dahi oldu. Ancak hareketin siyasi genetik kodları hiçbir şekilde değişmedi, Amerikancılık ve NATO’culuk belki daha az görünür hale geldi ama ana belirleyen olmaya devam etti.
Devlet Bahçeli’nin geçtiğimiz aylarda tam da Erdoğan ABD seyahatindeyken tartışmaya açtığı TRÇ, yani Türkiye-Rusya-Çin ittifakı, dış politikada sahici bir Amerikan karşıtı blok oluşturma arayışından ziyade, hem iç kamuoyuna yönelik manipülatif bir mesajdı hem de krizi giderek görünür hale gelen emperyalist blok içerisinde ABD’yle yeni bir pazarlık düzleminde buluşma arayışıyla ilgiliydi. Zaten bu açıklamanın altı somut birtakım önerilerle doldurulmadı, oluşturulacak iktisadi, ticari, askeri mekanizmalara dair somut öneriler ortaya konulmadı ve konu kısa süre içerisinde unutulup gitti.

Bugün Temmuz’daki NATO zirvesini herkesten daha çok MHP’nin ortağı AKP’yle onun lideri Erdoğan bekliyor. Karşımızda bekasını ABD’ye bağlayan bir Erdoğan’la, bekasını Erdoğan’a bağlayan bir Bahçeli var. Cumhur İttifakı’nın meşruiyet aradığı yerin Washington olduğunu ise artık bizzat ABD’den duyuyoruz. Sadece AKP ya da MHP’nin değil, Türk sağının hiçbir aktörünün ABD/NATO karşıtı bir siyaset izlemesinin eşyanın tabiatı gereği mümkün olmadığı bir hakikat olarak karşımızda duruyor. Bu siyasetin bayraktarlığını ilk günden beri yurtseverler, cumhuriyetçiler, devrimciler yapıyor ve bundan sonra da yapmaya onlar devam edecek.
Ortaklaşa dergisinin 9'uncu sayısı, NATO dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, NATO’nun Türkiye ve dünya halkları açısından taşıdığı tarihsel ve siyasal rolünü masaya yatırdık. Yeni sayımızda NATO’yu; Soğuk Savaş'tan bugüne emperyalist müdahalelerin aracı hâline gelen yapısı, Türkiye'nin bağımlılık ilişkilerindeki yeri ve ülkemize bıraktığı siyasal-toplumsal miras üzerinden ele alıyoruz.