Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
1

1 Mayıs, Sömürü, Sınıftan Kaçış, Grev, NATO, Küba, İBB Davası, Okul Saldırıları, Yapay Zeka

Sınıftan kaçışın sefaleti

Cem Demirok

Yayın Tarihi: 10.05.2026 , 10:51 "0 dakikalık okuma süresi"
Dünyanın en büyük sömürücülerinin kendilerini “sistemin dışladığı işçilerin sözcüsü” olarak pazarlayabilmesi ve kitleleri arkasına dizebilmesi, yani Trump gibi isimlerin destek bulabilmesi, ancak solun sınıfı terk etmesinin yarattığı boşlukla olabilirdi. İşçi sınıfının devrimci rolüne elveda demek, aslında dünyayı değiştirme iradesine elveda demekti.

Başlangıcı Marksist yazar Terry Eagleton’la yapalım:

“Marksizm kapitalizmin eleştirisidir; şimdiye kadar ortaya konan kapitalizm eleştirileri arasında, en inceden inceye araştırılan, en titiz ve kapsayıcısıdır. Kapitalizm var oldukça Marksizm de var olmalıdır.”

Şimdi de Batı Marksizmi’nin ülkemizdeki önemli ithalatçılarından Ufuk Uras’a kulak verelim: “Marx, Marksizm’e tabi olup, bürokrasinin afyonu olmuştur. Genel hipotez, üretim tarzının siyasal biçimler üzerindeki belirleyiciliği üzerine kurulur.”

Bu iki yaklaşımın temsil ettiği siyasal hatlar arasındaki gerilim ortada, fakat bu ayrışmanın temelinde yatan nedene daha yakından bakmamız gerekiyor: İşçi sınıfının bugünkü durumunu açıklayabilmek ve emperyalist saldırganlığı durduracak olan örgütlü gücün neden bir türlü bulunamadığının yanıtı verebilmek için.

Bahsettiğimiz zıtlığın, Marx’ın tarihi değiştirmek için felsefe yapmasıyla, onun bu iradesini köreltmek üzere geliştirilen bir Marksizm tasavvuru arasında yaşandığını söyleyebiliriz. Düğüm ise “işçi sınıfı öznesi” meselesinde atılıyor. 

Böylece en son söylenecek şeyi en başta söylemiş olduk: Batı Marksizmi’ne içkin teorik bagajın doğurduğu ilk ve en büyük sonuç, tarihe müdahale etme iradesinin işçi sınıfının elinden çekilip alınması olmuştur. Tersinden söyleyecek olursak da işçi sınıfına özne olduğunun unutturulması hedefleniyor diyebiliriz. 

Haliyle bu durum, Ufuk Uras’ın ülkemizde temsilcisi olduğu gelenek için de harfiyen geçerli oluyor.

Peki hakikat gerçekten böyle mi? İşçi sınıfı artık bir özne değil mi? Marksist-Leninist perspektiften değerlendirildiğinde şu soru nasıl cevaplanır: Kapitalizm sahiden işçi sınıfına ihtiyaç duymadan işleyebilecek bir aşamaya geçmiş olabilir mi?
Bu soruya cevap verebilmek için önce, işçi sınıfının bir özne olarak solun teorik düzleminden nasıl tasfiye edildiğine bakmamız gerekiyor.

Teorik tahribatın kronolojisi

Bu teorik tahribatın yapısalcı boyutunu inşa eden isim Nicos Poulantzas. O, devleti ve ideolojiyi ele alış biçimiyle esasen araçsalcı devlet anlayışını aşma iddiası ileri sürmüş olsa da, geliştirdiği teorilerinde devlete atfettiği “göreli özerklik”le siyasal mücadele alanını ekonomik temelden çıkarmış oluyor. Ayrıca devletin işçi sınıfı üzerinde bir tür “yalıtma etkisi” ürettiğini de ileri sürüyor. 

Kastettiği şeyin özeti şu: Burjuva devlet işçi sınıfını parçalamayı başardı; onları kafa ve kol emeği olarak böldü ve aralarına ideolojik duvarlar ördü. Artık işçi sınıfının ortak bir çıkarından bahsedemeyiz. 

Poulantzas kendi niyetini demokratik bir sosyalizme geçiş olarak açıklasa dahi onun kavram seti, işçi sınıfını devrim arayışı yerine sistemin sınırları içinde daha iyi temsil edilme ve hak arama mücadelesine yöneltmiş oluyor. 

Onun teorik bölünme anlamına da gelen bu adımının ardından André Gorz’un yayımladığı Elveda Proletarya kitabı ise,  daha cüretkâr bir adım atıyor. Bu metinde Gorz, önce sendikalı ve görece güvenceli işçileri kastederek onları “kapitalizme entegre olmuş imtiyazlı bir azınlık” ilan ediyor, ardından da işçilerin artık üretim sürecinde değil, iş dışındaki “boş zamanlarında” ve sivil toplumda özgürleşebileceğini savunarak, sınıfı devrimci bir özne olmaktan bütünüyle çıkarıyor.

Sol adına yaşanan böylesi bir ricatın , Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un Hegemonya ve Sosyalist Strateji adlı kitabını yayımlamasıyla birlikte artık bütünüyle bir teorik teslimiyete dönüştüğünü görüyoruz. 

Öyle ki daha sonra post-Marksizm’in kurucuları olarak anılacak olan bu ikili, işçi sınıfının tarihe müdahale etmekteki “ontolojik ayrıcalığını” açıkça reddediyorlar. 

Sınıf mücadelesini; çevrecilik, feminizm veya anti-ırkçılık gibi toplumsal mücadele başlıklarından sadece biri olarak görerek, her birinin o meşhur “radikal demokrasi” potasında eşit derecede öneme sahip olduğunu savunuyorlar.

Mouffe’un daha sonra bu tezlerin solu kimlik siyasetine hapsettiği sonucuna ulaştığını ve asıl niyetlerinin bu olmadığını savunan açıklamalar yaptığını biliyoruz. Ancak bu çıkışı, sınıftan kaçan sol teorilerin nihayetinde yatay bir kimlikler düzlemi kurmakla sonuçlandığı gerçeğini zımnen kabul etmekten öteye geçmiyor.

Çarpıtılan sınıf kavramı

Yukarıda saydığımız isimlerin, kapitalizmde üretim ilişkilerinin belirleyici olmadığını kanıtlama amacıyla yazdıkları metinlerde kullandıkları sınıf tanımı, çoğunlukla Marx ve Engels’in kastettiği anlamı taşımıyor.

Şöyle ki: Bu metinlerde sınıf atlamak, sınıftan kaçmak ya da sınıfsal sorunun ortadan kalkmış olması olarak tarif edilen şey; üretim araçlarına sahip olmayan bir bireyin, sömürü düzeninin imtiyazlı olan tarafına geçişinden söz etmez. Bu türden tanımlar daha ziyade, emeğini bir biçimde daha pahalıya satabilme şansını elde etmiş kişiler için kullanılır.

Ardından da bu haliyle tanımlanmış sınıf kavramına dayanarak sınıfsal sorun çözüldüğünde dahi kapitalizmin kültürel baskısına maruz kalındığı sonucuna varılır. 

Muhataplarının zihninde “Gördünüz mü, sorun sınıfsal değilmiş, sınıf atlayan kadınlar da erkek şiddetine uğruyor” önermesiyle ya da “sınıf atlayan bireyler de ırkçılığa maruz kalıyor” türünden ifadelerle somutlanan bu yaklaşımlar, işte bu tahrip edilmiş sınıf tanımına yaslanır. 

Ancak Marksizm’in sınıf tanımının geçersizliğinden bahsediyorsanız, sınıfı da onun tanımladığı biçimde ele almanız beklenir. Hakkaniyetli bir tartışma bunu gerektirir. 

Gel gelelim böyle yapacak olursanız da; bir işçi kasabasından şehre taşınarak şık bir apartman dairesinde yaşamaya başlayan bir bireyi (bu kişi evine haftada bir gün temizlikçi tutuyor bile olsa) sınıf atlayarak sermaye sınıfının tarafına geçmiş kişiler olarak göstermeniz mümkün olamaz.

Yani Poulantzas’ın kafa emeği harcadığı için “yeni küçük burjuvazi” olarak tanımladığı ya da Gorz’un imtiyazlı bulduğu çok uluslu bir şirkette dirsek çürüten yüksek eğitimli bir beyaz yakalı işçiyi, Marksizm’e içkin bir sınıf tanımıyla sınıftan kaçmayı başarmış biri olarak ilan edemiyorsunuz. Çünkü bu türden yaşam süren kişiler hâlâ üretim araçlarından yoksun oluyorlar ve hayatta kalmak için emek güçlerini satma zorunlulukları devam ediyor. 

İşin daha da kötü olan tarafı şu ki üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin devam edebilmesi için bu kişiler, kapitalizmin ideolojik ve kültürel kuşatmasına maruz kalmaya da devam etmek zorundalar. Çünkü kapitalizm bunu başaramazsa; yani bu türden yaşam süren bireylerin gözünü iktisadi paylaşım yasalarının yarattığı kaostan alıp kültürel boyuttaki şiddete kaydıramazsa, o kişiler artık sistemi sorgulayabilecek boş zamana, entelektüel gelişkinliğe ve toplumsal kimliğini yeniden keşfedeceği olanaklara sahip oldukları için, sistemin açığını yakalamaları da an meselesi olacaktır.

Kapitalistler, kapitalizmden önceki düzenden devralınan ve bugün kimlik, etnisite, inanç, toplumsal cinsiyet veya salt yaşam tarzı üzerinden şekillenen kültürel gerilimleri, yenilerini de ekleyerek kendi çıkarları uğruna sürekli olarak alevli tutarlar. Çıkarları, iktisadi yasaların sermaye sınıfı lehine işlemeye devam etmesidir. Emek-sermaye çelişkisini görünmez kılmak istemelerinin nedeni budur. 

Çizim: Canol Kocagöz

Sınıftan kaçışın bedeli

Şimdi de bir anlığına Frankfurt Okulu’ndan itibaren toplumsal işleyişin analizinde sınıfsal olan faktörleri silen tüm teorileri bir kenara bırakalım ve dünyanın bugünkü konjonktürünü açıklamak için yalnızca emek-sermaye çelişkisinin perspektifini kullanalım. 
Bakalım açıklanamayan ve gölgede kalan bir yer kalıyor mu? Ardından da şu soruya cevap arayarak bitiririz: Sınıftan kaçmak solu ileri mi götürür, yoksa emperyalistlerin işini mi kolaylaştırır?

Yakın tarihin en büyük sarsıntılarından biri olan 2008 küresel finans krizini ele alalım.

Bir yandan Batı Marksizmi ve liberal sol tarafından kapitalizmin değiştiği, üretimin artık önemini yitirdiği, “maddi olmayan emeğin” ve finansal ağların devleti silikleştirdiği vaaz edilirken patlayan bu kriz; burjuva devlet aygıtının aslında kapitalist bir komiteden başka bir şey olmadığını ortaya çıkardı: Trilyonlarca dolarlık kamu kaynağı, kriz yüzünden evlerinden atılan emekçileri kurtarmak için değil, krizin müsebbibi olan bankaları ve devasa tekelleri fonlamak için kullanıldı.

Meseleyi “çokluk”, “sivil toplum” veya yatay kimlikler üzerinden okumaya çalışmak bu mülkiyet transferini açıklayamaz. Ortada izaha muhtaç yeni bir sosyolojik fenomen de bulunmuyor. Tüm pervasızlığıyla işleyen, devlet destekli bir sınıf savaşından bahsediyoruz.

Bu analitik körlüğün ve sınıftan kaçışın Türkiye’deki izdüşümünü ise, çeyrek asra yaklaşan AKP iktidarına ve ana akım muhalefetin bu süreci okuma biçimine bakarak görebiliriz.

Sosyal demokratlar ve sol liberalizmin güncel renkleri, AKP politikalarını inatla “laik-muhafazakâr” eksenine, yani kültürel bir kutuplaşma ve yaşam tarzı çatışmasına sıkıştırarak okumayı tercih ediyor. Oysa sahnede bu kültürel savaşlar kışkırtılırken, arka planda Cumhuriyet tarihinin en acımasız sermaye transferi ve mülksüzleştirme operasyonu yürütülüyor. Sonuçta OHAL’i kullanarak grevleri yasaklamakla övünen, sermaye gruplarının milyarlarca liralık vergi borcunu bir kalemde silerken bütçe açığını dolaylı vergilerle asgari ücretlinin sırtına yıkan ve kamu birikimlerini haraç mezat özelleştiren bir iktidardan bahsediyoruz.

Dünyayı yorumlamaktan onu değiştirmeye

Sınıf perspektifini terk etmek, solu bir milim bile ileri götürmüyor. Aksine, siyaseti sadece sistem içi bir hak arayışına, bir tür sivil toplum faaliyetine indirgiyor ve emperyalizmin dikensiz bir gül bahçesinde at koşturmasını sağlıyor. Çünkü sınıf mücadelesinden kaçış, kaçınılmaz olarak antiemperyalist hattı da lugatten çıkarıyor.

Solda yaşanan bu siyasal boşluğun, bugün dünya genelinde yükselen sağ popülizm ve yeni faşizmle doldurulduğundan da bahsetmek gerek. Dünyanın en büyük sömürücülerinin kendilerini “sistemin dışladığı işçilerin sözcüsü” olarak pazarlayabilmesi ve kitleleri arkasına dizebilmesi, yani Trump gibi isimlerin destek bulabilmesi, ancak solun sınıfı terk etmesinin yarattığı boşlukla olabilirdi.

Sonuç olarak, işçi sınıfının devrimci rolüne elveda demek, aslında dünyayı değiştirme iradesine elveda demektir diyebiliriz. 
Siyasetin maddiliğine dönüşü ise geçmişe duyulan nostaljik bir özlem değil; bugünün sömürü ve savaş düzenini yıkabilmek, tarihin tekerleğini yeniden ileriye doğru çevirebilmek için yegâne seçeneğimiz olarak görmemiz gerekiyor.

 

1
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 8'inci sayısı, İşçi sınıfı dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, sermaye birikiminin merkezindeki işçi sınıfının tarihsel rolü, sınıf kimliğini belirsizleştirme çabaları ve Türkiye’de emekçilerin örgütlenmesinin önündeki engeller masaya yatırıldı.