AKP döneminde sınıflar ve emekçileşme
Serdal Bahçe
Sınıf kavramının kendisi mutlak değil ilişkisel bir kavramdır. Her kavram gibi tekil bir nesnelliğe işaret eder gibi görünür ama gerçekte birbirini tamamlayan ancak çatışma içindeki nesnellikler bütününü tanımlar. Daha amiyane tabirle sınıf tek başına bir insan topluluğunu anlatmaz, bir toplumun içinde üretimin doğası gereği nesnel olarak birbirlerinin karşısında olan, ancak aynı zamanda bir bütünlük oluşturan, oluşturması gereken insan gruplarını tanımlar. Örnek ile açıklayalım: Kapitalist bir toplumda işçi sınıfı olmadan burjuvaziyi, burjuvazi olmadan işçi sınıfını tanımlamak mümkün değildir. Sermaye ilişkisi zorunlu olarak toplumu sınıflar etrafında yeniden ve yeniden tanımlar.
Sermaye ilişkisi sermayenin boyutlarını sürekli büyütmekle yazgılıdır. Sermaye gerçekten garip bir ilişkidir, büyüyemediğinde küçülmektedir. Dolayısıyla küçülmek veya değersizleşmek belalarından kurtulmak için para-meta-üretim-meta*-para* döngüsünün boyutlarını sürekli olarak genişletmek zorundadır. Ayrıca biliyoruz ki sermaye şeyler arası ilişki gibi görünse de özünde insanlar arası ilişkidir. Kapitalist üretim ilişkilerinin iskeleti sermaye ilişkisidir. Kısacası sermayenin boyutlarının büyümesi sermaye ilişkisi tarafından tanımlanmış insan ilişkilerinin de yayılımının artması demektir. Kuşkusuz bu sermayenin değerlenmesi sürecine katılan emek gücünün, yani işçi sınıfının boyutlarının da büyümesine işaret etmektedir. Başka bir ifadeyle, sermaye ilişkisi genişledikçe ve toplumun giderek daha fazla hücresini ele geçirdikçe, toplum bir tarafta sermaye sahipleri diğer tarafta ise işçi sınıfının oluşturduğu iki kutuplu bir eksen etrafında daha fazla polarize olacaktır. Böylece sermayenin tarihi işçi sınıfının da tarihi olacaktır, ya da tersinden işçi sınıfının hikâyesi sermayenin hikâyesi olacaktır aynı zamanda.
Sınıfın gelişiminden inkâr çıkarmak...
Bu süreç pek tabii ki sadece iki sınıftan oluşmayan toplumun diğer sınıflarını da etkileyecektir. Dahası işçi sınıfı kapitalist gelişmeyle birlikte katmanlanacak, sınıf içi farklılıkların arttığı bir sınıfa dönüşecektir. Bu görünüşteki farklılaşma ve katmanlaşma işçi sınıfın bir bütün olarak varlığını inkâr etmemize, ya da bir bölümünün artık işçi olmadığına dair saçma bir tezi ileri sürmemize yol açmamalıdır. Gerçi bu geç bir uyarıdır, Batı Marksizminin ve solun içinde uzunca bir süredir bu türden bir inkâra ve bahsi geçen türden bir siyasi saçmalığa iman eden bir kesim vardır. Bugünlerde sınıfların varlığını ve sınıf siyasetinin gerekliliğini hatırlatmanın kendisi bile bir devrimci bir eylem olabilir.
Sermaye genişledikçe bazı sınıfları tedrici olarak eritir. Bu kapitalizmin tarihinde sürekli, şartlara bağlı olarak yavaş ya da hızlı işleyen bir süreçtir. Köylüler, küçük meta üreticileri, kentli küçük burjuvazinin bir bölümü; tüm bu sınıflar kapitalizmin gelişimi ile birlikte tedrici olarak erir ve işçi sınıfının veya yedek işgücü ordusunun saflarını kalabalıklaştırırlar. Bu sınıflardan bireyler ve haneler giderek üretim araçlarına sahip olmak vasfını kaybederek zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayanlar kervanına katılırlar. Bu süreç doğrusal değil, inişli çıkışlı bir patika üzerinden işler. Kapitalizmin eşitsiz gelişmesine paralel olarak bu sınıflar bazen sanıldığından daha dayanıklı bir direniş gösterirler, hatta bazı durumlarda sermaye birikim rejimi onlar için yeni bir yaşam alanı bile açabilir ve şaşırtıcı bir şekilde sayıları, nüfus içindeki ağırlıkları artabilir. Ancak uzun dönemde onlar için verilmiş ölüm emri bakidir, zaman içinde tarihin ve toplumun sahnesinden silinip giderler. Marx ve ardından gelen önemli sayıda Marksist açısından bu süreç kaçınılmazdır. Onların bu yargısı kapitalizmin tarihi tarafından defalarca kanıtlanmıştır.
Yedek işgücü ordusu burjuva iktisatçılarının ve sosyal bilimcilerinin iddia ettikleri gibi bilinçli politik ve ekonomik tercihlerin sonucu değildir, tam tersine sermaye birikiminin doğal ve sistemik sonucudur. Özellikle çözülen ve kapitalist gelişmenin kendisi tarafından eritilen sınıfların sıradan üyeleri tarafından beslenen bir atıl işgücü havuzudur. Ancak onu besleyen tek kanal bu değildir. Sermaye birikiminin doğal ve eğilimsel bir şekilde giderek emek gücünü sabit sermayeyle, makineyle, hatta modern dünyadan atıfla yazılım veya robotizasyon ile ikame etmesinin bir sonucu olarak atıl duruma geçen işgücü de yedek işgücü ordusunu besler. Özellikle Türkiye kapitalizmi türünden azgelişmiş ve gelişmekte olan kapitalizmlerde yedek işgücü ordusu toplumun çok büyük bir kesimini oluşturur. Varoluşunun, ontolojisinin sırrı sermaye birikiminin alter egosu olmasıdır; Marx’ın deyimiyle bir yanda sermaye diğer yanda sefiller ordusu birikir. Sermaye biriktikçe ve genişledikçe boyutları büyüyen bir yedek işgücü ordusunu da eş anlı olarak yaratır. Bu rezerv işgücünün büyüklüğü sermaye birikiminin ritmi ve performansı tarafından belirlenir. Varoluşu sermaye açısından aynı zamanda bir emniyet supabı anlamına da gelir, çünkü sermaye reel ücretleri, değişken sermayeyi baskı altında tutmak için yedek işgücü ordusunun yarattığı kitlesel baskıyı kullanır. Neticede potansiyel olarak işçi sınıfının bir parçası olan yedek işgücü ordusunun büyümesi işçi sınıfının büyümesi anlamına gelmektedir.
Sınıfsal yapıda değişimin yönü ve kat ettiği yol pek tabii ki sermaye birikiminin gelişimine ve genişlemesine bağlıdır, ama hızı kapitalist devletin politikaları tarafından belirlenir büyük ölçüde. Devletin bazı dönemlerdeki politikaları bu kaçınılmaz değişimin hızını düşürür ve hatta bazı dönemlerde sanki resmin donmuş gibi görünmesine yol açar. Örneğin Türkiye kapitalizminin planlı ve ithal ikameci sanayileşeme döneminde (1960’lar ve 70’ler) köylülüğün erimesi süreci bir nebze olsun geciktirilmiştir. Özellikle devletin tarımsal KİT’leri aracılığıyla ve tarımsal destek politikalarıyla erimeyi oldukça yavaşlattığını verilerin ışığında anlayabiliyoruz. Yine aynı dönemde uygulanan sanayileşme stratejisinin ve buna bağlı kentsel sosyal politikaların sonucu olarak kentsel küçük meta üretiminin de gerilemek bir yana dirençli bir gelişim gösterdiğini gözlemliyoruz. Ancak pek tabii ki 1980’lerde sermayenin karşı saldırısı ile başlayan süreçte her iki sınıf da kaybedenler listesinin zirvesinde yer almaya başlamışlardır.
AKP ile hız kazanan sınıfsal dönüşüm
AKP dönemi sınıfsal dönüşümün hızlandığı dönemdir. Çünkü AKP dönemi aynı zamanda sermayenin açık diktatörlüğünün tam ve gerçek anlamda tesis edildiği dönemdir. Sermayenin karşı saldırısı 12 Eylül faşizmi ile başlamıştı, ama sermaye darbeyi takip eden 20 yıl boyunca emekçilerin ve çalışan sınıfların ve hatta zaman zaman bürokrasinin 1960’lar ve 1970’lerden kalma öz savunma reflekslerini aşma, onu yok etme konusunda bütünüyle başarılı olmadı. Özelikle 1980’lerin sonunda patlayan işçi sınıfı eylemliliği, 1990’lardaki memur sendikacılığının yükselişi, özelleştirmeye hem bürokrasiden hem de yargıdan gelen direniş, köylülerin ve küçük üreticilerin bazı durumlarda apolitik bir dil tutturan ancak etkili olan eylemleri (örneğin yazar kasa fırlatmak gibi) sermayenin detayları 1980’lerin başında belirlenmiş gündemini ve karşı saldırısını hayata geçirmesini yavaşlattılar. Dahası bu tarihlerde kapitalist dünyanın her yanında hayata geçirilen programların yarattığı iktisadi ve toplumsal çöküntünün Türkiye’de de ortaya çıkması programın meşruiyetini de zedeledi. En son IMF güdümünde 1999’da hayata geçirilen enflasyonla mücadele programının Türkiye iktisadi tarihinin en ağır makroiktisadi kriziyle neticelenmesi (2000/01 Krizi) hem sermayeyi istikrarlı ve programa sadık bir iktidar arayışına itti hem de burjuva siyasetinin geleneksel aktörlerini hızla değersizleştirdi. AKP bu ortamda iktidara geldi. Geldi ve sermayenin açık diktatörlüğünü tescilleyen bir dönemi başlatmış oldu.
Muhalif sosyal bilimciler “yeni liberalizm” diye adlandırdılar sermayenin küresel düzeyde 1980’lerin başında başlattığı karşı saldırıyı. Başka bir yerde “yeni liberal” tanımlamasının doğru bir tanımlama olmayabileceğinden bahsetmiştik (Katman Portal, 12 Mart 2026). Öncelikle “yeni” değildi, kapitalizmin sistemik ve yapısal eğilimlerinin sınırsız ve kısıtsız bir şekilde işlemelerine izin veriyordu, ama bu eğilimler yeni değildi. “Liberal” değildi, uygulandığı her yerde sermaye programına tahakkümü zorunlu kıldı ve güdük, orta yolcu burjuva liberalizminin bile suçlayabileceği sermaye yanlısı güçlü bir devleti gerekli hale getirdi. (Böylece sermayenin mutlak diktatörlüğü kademeli olarak faşizme dönüşmeye başladı.) Sermayenin açık diktatörlüğünün ilanı, kapitalizmin tarihsel özüne geri dönüşü idi, bunun da yeni bir tarafı yoktu. Bu anlamda AKP dönemi “yeni liberalizmin” en olgun, en kapsamlı uygulandığı dönem oldu. Bu nedenle AKP döneminin olanaklı kıldığı sermayenin toplumsal hayat, gündelik hayat, emekçiler ve diğer çalışan sınıflar üzerindeki açık egemenliği, sermayenin açık diktatörlüğü anlamına gelmektedir.
Emek-Sermaye ekseninde güçlü kutuplaşma
Sermayenin açık diktatörlüğü ise sınıfsal dönüşümün, toplumu emek/sermaye kutupları etrafında ayrıştıran dönüşümün hızlanması anlamına gelmektedir. Aşağıdaki tabloda Türkiye’nin birey düzeyindeki sınıfsal dönüşümü verilmiştir. Bu veriler TÜİK’in yıllık olarak yayınladığı hanehalkı bütçe anketlerinden (HHBA) türetilmiştir. (Uzun erimli bir çalışmadan yararlanılmaktadır. TÜİK’in HHBAlarda yaptığı değişikliklere uygun olarak sınıf tanımlamaları zaman içinde anket sorularındaki değişime uygun olarak bir miktar değişmiştir. Burada kullanılan yöntemin kaba hatları için bkz. Bahçe ve Köse, 2017 ve Bahçe vd., Bilsay Kuruç’a Armağan, 2011.)
Tablo AKP döneminin sınıfsal dinamiklerini açıkça gözler önüne sermektedir. İlk göze çarpan hızlı emekçileşmedir: 2004 ile 2023 arasında kentsel emekçi katmanlarının (yönetim emeği, nitelikli emekçiler, niteliksiz emekçiler ve kentli emekçiler) çalışma çağı nüfusu içindeki toplam payları 12 puan artmıştır. “Kentli emekçiler” grubu nitelikli ve niteliksiz emekçiler arasında kalan emekçilerin en kalabalık grubunu anlatmaktadır. Buna paralel olarak nüfus payı en çok azalan sınıflar ise ücretsiz aile emekçileri (7 puanlık azalma), köylüler (3 puanlık azalma) ve çalışmayanlardır (4,6 puanlık azalma). İlk ikisi AKP dönemindeki tarımın tasfiyesinin doğrudan sonuçlarıdır. Ücretsiz aile emekçileri ağırlıklı olarak tarım sektöründe çalışmaktadırlar ve tarımın çöküşü ücretsiz aile emekçilerinin de erimesini getirmiş gibi görünmektedir. Çalışmayanlar başlığı altında en ağırlıklı kategoriler olarak ev kadınları, yaşlılar ve öğrenciler bulunmaktadır. Oranı azalan diğer bir sınıf ise küçük burjuvazi/küçük işletme sahipleridir (0,7 puanlık bir azalama). (Emekli sayısı SGK verilerine göre açıklanan emekli sayısından düşüktür. Buradaki rakamın düşüklüğünün birkaç nedeni var. Öncelikle Türkiye’de emekli olduğu halde çalışan çok sayıda insan var ve anketler çalışma durumunda aktif çalışmayı raporlamaktadırlar. Özellikle işçi emeklilerinin önemli bir bölümü çalışmaktadırlar. Anketlerde bu büyük kesim çalışan olarak görünmektedir. Tablo 1’deki emekliler sadece emekli maaşı ile geçinen ve çalışmayanları kapsamaktadır.)
Tablo açık bir şekilde AKP döneminde toplumun emek/sermaye ekseninde kutuplaştığını ve ara sınıfların erime eğilimlerinin güçlü olduğunu göstermektedir. Başka bir ifadeyle sermayenin düzeninin giderek yayıldığı ve toplumsal yapıyı bütünüyle ele geçirdiğinin göstergesidir tablo.
Emekçileşme ve mülksüzleşme
Ancak analizi birey düzeyinde bırakırsak eksik bir analiz olacaktır. Bireyin bireysel sınıfsal durumu onun üretim ilişkileri içindeki yeri tarafından belirlenmektedir. Oysa bireyin toplumsal sınıfsal durumu ait olduğu hanenin sınıfsal pozisyonuna bağlıdır. Örneğin birey kamu çalışanı olabilir ama ailedeki bireylerden birinin kerli ferli kapitalist olması bireyi de aslında bir kapitalist hane üyesi yapar. Bu nedenle daha önemli olan hanenin sınıfsal pozisyonudur. Diğer taraftan “yeni liberalizm” olarak adlandırılan sermaye saldırısı ve kapitalizmin özüne dönüş programı devleti pek çok kamusal hizmet alanından geri çektiği için hane düzeyindeki dayanışma ve dolayısıyla hanenin sınıfsal pozisyonu daha da önemli hale gelmiştir. Bu nedenlerle hane düzeyindeki sınıfsal bileşimdeki değişimi analiz etmek önemlidir. Sağdaki tablo AKP döneminde hane düzeyindeki sınıfsal dönüşümü vermektedir.
Tablo 2 açıkça gösteriyor ki Türkiye’de toplum AKP döneminde açıkça emekçileşmiştir. Dört emekçi katmanının (nitelikli emekçiler, mülksüz emekçiler, geri kalan kentli emekçiler ve tarım emekçileri) toplam nüfus payı 2004 yılında yüzde 50’den 2023 yılında yüzde 57’ye çıkmıştır. Bu dört katmanda bulunan hane sayısı 2004 yılında 8,5 milyon civarındayken 2023 yılında 15 milyona çıkmıştır. Özellikle mülksüz emekçi hanelerin sayısındaki artış çok çarpıcıdır. Mülksüz emekçi haneler evi, arabası, bankada parası, kısacası gerçekten zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayan emekçi hanelerdir ve sayıları 2023 yılında 4 milyonu geçmiştir.
Diğer taraftan bu gruba geniş emekçi sınıfın bir parçası olan işsizleri, çoğu geçimlik seviyede üretim yapan köylüleri ve çoğu işçi ya da memur emeklisi olan emeklileri de de eklediğimizde nüfus içinde emekçilerin payı yaklaşık yüzde 82’ye çıkmaktadır. Kısacası halkımız artık ağırlıklı olarak emekçi bir halktır.
Emekçileşme pek tabii ki hane düzeyinde de ara katmanların ve küçük üreticilerin erimesiyle birlikte gelişen bir süreçtir. Nitekim tabloya göre köylülerin hane nüfusu içindeki payları 2004 yılından 2023 yılına 7,6 puan kadar azalmıştır. Küçük burjuvazi / küçük işletme sahipleri sınıfının payı ise aynı dönemde yaklaşık 4 puanlık bir azalma göstermiştir. Bu sınıflardan haneler hızla emekçi sınıfların saflarına katılmışlar, en azından sayıların gösterdiği budur.
Sonuç olarak AKP döneminde hızlı bir sınıfsal dönüşüm yaşanmıştır. Bu dönüşüm sermayenin ekonomik ve siyasal egemenliğinin sonucudur, ama aynı zamanda onu güçlendiren bir unsurdur. Diğer taraftan hızlı emekçileşme ve artık toplumun büyük bir bölümünün emekçilerden oluşuyor olması Türkiye sosyalizminin nesnel altyapısını da güçlendirmektedir.
Ortaklaşa dergisinin 8'inci sayısı, İşçi sınıfı dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, sermaye birikiminin merkezindeki işçi sınıfının tarihsel rolü, sınıf kimliğini belirsizleştirme çabaları ve Türkiye’de emekçilerin örgütlenmesinin önündeki engeller masaya yatırıldı.