Kuşatılan okul, yalnızlaştırılan öğrenci, hedefe konan öğretmen: Okul saldırılarının ardındaki gerçek
Kadem Özbay*
*Eğitim-İş Sendikası Genel Başkanı
Son dönemde okullarımızda ardı ardına yaşanan saldırılar, hepimizde derin bir acı, tarifsiz bir üzüntü ve elbette büyük bir öfke yarattı. Çünkü biliyoruz ki Türkiye’de eğitim sistemi, sadece fiziksel bir şiddet sarmalının değil, aynı zamanda ideolojik ve ekonomik bir kuşatmanın pençesindedir. Okul dediğimiz yer; çocukların, gençlerin ve öğretmenlerin güvende olması gereken, toplumsal geleceğin kurulduğu bir kamusal alandır. Bu alanın şiddetle anılır hale gelmesi, yalnızca tekil olayların değil, çok daha derin bir toplumsal kırılmanın işaretidir.
Bu olaylar toplumun en güvenli kalesi olması gereken eğitim kurumlarının nasıl birer “şiddet mahalli”ne dönüştüğünü acı bir şekilde gözler önüne sermiştir. Ancak bu şiddet dalgasını “münferit” vakalar olarak geçiştirmek, gerçeği bilerek reddetmektir. Çünkü bugün okullarda yaşananlar, tekil sapmaların değil; çeyrek yüzyıldır eğitimin kamusal niteliğinin tasfiyesi, eğitimin dinselleştirilmesi ve piyasacı bir mantıkla bireyin yalnızlaştırılmasının yarattığı yapısal krizin sonucudur.
Bu nedenle, yaşananları “münferit” diyerek geçiştirmek, gerçeği inkâr etmektir.
Dünya literatürü bize açıkça şunu söylüyor: Okul saldırıları bireysel sapmaların değil, yapısal ve sistemsel krizlerin ürünüdür. ABD’den Avrupa’ya uzanan çalışmalar; bu saldırıların çoğunlukla uzun süreli dışlanma, görünmezlik, aidiyet kaybı ve derin bir anlam yoksunluğu zemininde ortaya çıktığını göstermektedir. Şiddetin bir “anlık patlama” değil, çoğu zaman önceden işaretler veren, hatta kimi durumlarda bir “görünürlük aracı” olarak kurgulanan bir süreç olduğu bilinmektedir.
Bu bağlamda en kritik nokta şudur: Bu olaylar önlenebilir olaylardır. Ancak bunun için sorunu doğru tanımlamak gerekir.
Türkiye’de ise durum, küresel eğilimlerle birleşen özgül bir kırılma üzerinden ilerlemektedir. Eğitimin kamusal niteliğinin aşınması, eşitsizliklerin derinleşmesi ve okulların giderek rekabetçi, dışlayıcı alanlara dönüşmesi bu kırılmanın temel dinamikleridir.
Piyasa kuşatması: Eğitimin bir metaya dönüştürülmesi
Bugün eğitim sistemi; çocuklara ve gençlere bir gelecek vaadi sunmakta zorlanmaktadır. Eğitimde piyasacı kuşatma, sadece özel okulların sayısının artmasıyla sınırlı değildir; bu, devlet okullarının da birer “işletme”, öğrencilerin “müşteri”, velilerin ise “finansör” olarak kurgulandığı kapsamlı bir ideolojik ve ekonomik dönüşümdür. Neoliberal politikalar, eğitimi kamusal ve toplumsal bir hak olmaktan çıkarıp kişisel bir yatırıma indirgemiştir.
Bu piyasacı kuşatma, okullar arasındaki eşitsizlik makasını açarak derin bir sınıfsal ayrışmaya yol açmıştır. Parası olanın “nitelikli” eğitime eriştiği, yoksul çocukların ise MESEM (Mesleki Eğitim Merkezleri) gibi yapılar üzerinden ucuz işgücü olarak sanayiye, işletmelere mecbur bırakıldığı bu düzen, çocukların eğitim hakkını ellerinden almaktadır. Okullar, demokratik ve kolektif yaşamın öğrenildiği alanlar olmaktan çıkıp, sert bir rekabet ortamına ve “herkesin herkesle savaştığı” birer yarış pistine dönüşmüştür. Bu rekabet iklimi, başarısızlığı bireyselleştirmekte; geleceğe dair umudunu yitiren, emeğinin karşılığını alamayacağını gören gençlerde derin bir öfke ve yabancılaşma biriktirmektedir. Okul saldırılarının arkasındaki o “anlam yoksunluğu”, piyasanın yarattığı bu boşluktan beslenmektedir. Diplomanın güvencesinin ortadan kalktığı, emeğin değersizleştiği, işsizliğin sıradanlaştığı bir düzende; okul ile gelecek arasındaki bağ kopmaktadır. Cumhuriyet’in inşa ettiği eğitim yoluyla daha iyi bir yaşama erişme umudu ve inancı ortadan kalkmıştır. Bu kopuş, öğrencinin okulla, bilgiyle ve öğrenmeyle kurduğu ilişkiyi de zayıflatmaktadır.
Bu neoliberal dönüşümün yıkıcı sonuçlarından biri de, mahalle okulunun ve kamusal aidiyetin yok edilmesidir. Bugün veliler, sistem tarafından “iyi okul” arayışı adı altında amansız bir rekabete itilmektedir. Bir zamanlar mahallenin kalbi olan, her çocuğun yürüme mesafesinde eşit eğitim aldığı mahalle okulu kavramı tasfiye edilmiştir.
Aileler, çocuklarını daha “steril” veya daha “başarılı” olduğu iddia edilen bu okullara göndermek için büyük bir çaba ve kaynak harcamaktadır. Bu durum, okulun toplumla olan organik bağını koparmıştır. Okul artık mahallenin bir parçası değil, sabah servislerle gelinen ve akşam hızla terk edilen ruhsuz birer transit mekâna dönüşmüştür. Mahallelinin okulu koruyup gözettiği, öğretmenin mahallenin bir figürü olduğu o güven ağı dağılmıştır. Kamusallığın bu kaybı, sadece binaların yalnızlaşması değil, toplumsal dayanışmanın ve geleceğe duyulan ortak güvenin de çöküşüdür.
Dinselleşme ve 'Kindar Nesil' projesinin toplumsal maliyeti
Eğitimde piyasacı kuşatmayla el ele giden ikinci büyük tehdit, eğitimin bilimsel ve laik temelinden koparılarak dinselleştirilmesidir. Son yirmi beş yılda uygulanan eğitim politikaları, “dindar ve kindar nesil” yetiştirme hedefi doğrultusunda şekillendirilmiştir. Eğitim müfredatı bilimden uzaklaştırılmış, okullar cemaat ve tarikatların arka bahçesi haline getirilmiştir. ÇEDES ve benzeri projelerle, pedagojik formasyonu olmayan kişiler “manevi danışman” adı altında okullara sokulmuş, laik eğitim savunuculuğu ise marjinalleştirilmeye çalışılmıştır.
Eğitimde yaşanan ideolojik dönüşüm, okulu bilimsel ve kamusal bir alan olmaktan uzaklaştırarak belirli bir “makbul vatandaş” tipinin üretildiği bir aygıta dönüştürmektedir. Bu durum, farklılıkların tanınmadığı, eleştirel düşüncenin bastırıldığı ve öğrencinin özne olmaktan çıkarıldığı, kendini özgürce ifade etmekten koparıldığı bir iklim yaratmaktadır.
Eğitimde dinselleşme, sorgulayan, eleştiren ve akıl yürüten birey yerine; biat eden, kendinden olmayanı ötekileştiren ve dogmalarla hareket eden bir kitle yaratmayı amaçlamaktadır. “Kindar nesil” söylemi, kutuplaşmayı okul sıralarına kadar indirmiştir. Kendi kimliğini bir başkasına duyduğu nefret üzerinden kuran bu anlayış, şiddetin toplumsal meşruiyet zeminini genişletmektedir. Okul, farklılıkların bir arada barış içinde yaşadığı bir yer olmaktan çıkıp, ideolojik çatışmaların ve dinsel baskıların hissedildiği bir alana dönüştüğünde, oradaki şiddet sadece fiziksel değil, aynı zamanda simgeseldir.
Rehberlik sisteminin yetersizliği
Okullarda artan şiddetin bir diğer temel nedeni, “önleyici ve koruyucu” rehberlik hizmetlerinin bilinçli bir şekilde ihmal edilmesidir. Modern eğitim sistemlerinde okul, sadece bilgi aktarılan bir yer değil, çocuğun ruhsal ve sosyal gelişiminin izlendiği, risklerin önceden tespit edildiği bir merkezdir. Oysa Türkiye’de rehberlik ve psikolojik danışma hizmetleri, sistemin en zayıf halkası haline getirilmiştir. Okullarda rehberlik ve psikososyal destek hizmetlerinin yetersizliği, bu tür krizlerin önlenmesini daha da zorlaştırmaktadır. Yeterince rehber öğretmen atanmaması, bu alanın ikincil görülmesi ve ÇEDES gibi pedagojik temelden yoksun uygulamalar, öğrencilerin ihtiyaç duyduğu bilimsel destek mekanizmalarını zayıflatmaktadır.
“500-1000 öğrenciye tek rehber öğretmenin düştüğü, birçok okulda ise hiç rehber öğretmen bulunmadığı; rehberlik servislerinin de çoğu zaman önleyici ve koruyucu bir alan olmaktan çıkarılıp disiplin olaylarından sonra ‘evrak tamamlama’ birimlerine indirgendiği, üstelik düzenlenen rapor ve tutanakların dahi çoğu zaman ciddiyetle dikkate alınmadığı bir yapıda, şiddeti önlemek mümkün değildir.
Yapılan araştırmalar göstermektedir ki bu suçları işleyen gençler genellikle “sessiz”, “orta başarılı” ve “daha önce suç kaydı olmayan” çocuklardır. Yani bu çocuklar, sistemin radarına girmeyen, ihmal edilen, duygusal yalnızlıkları fark edilmeyen çocuklardır. Okullarda yeterli sayıda rehber öğretmenin olmaması, sosyal hizmet uzmanlarının bulunmaması, okul-aile-toplum bağının kopması ve rehberlik hizmetlerinin piyasacı/dinsel öncelikler arasında ezilmesi, saldırıların önlenememesine neden olmaktadır. Devlet, koruyucu bir şemsiye olmak yerine, olay olduktan sonra polisiye önlemlerle müdahale eden bir “seyirci” konumuna düşmüştür.
Öğrenmenin değersizleştirilmesi
Bu dönüşümün en ağır sonuçlarından biri de öğretmenin konumunda yaşanmaktadır. Çünkü öğretmen de şiddetin hedefindedir. Öğretmen, tarihsel olarak yalnızca bilgi aktaran bir meslek grubu değil; aynı zamanda kamusal bir figür, toplumsal bir referans noktasıydı. Ancak bugün öğretmen sistematik biçimde değersizleştirilmekte, itibarsızlaştırılmakta ve otoritesizleştirilmektedir. Güvencesiz çalışma biçimleri, liyakatsiz atamalar, mülakat sistemleri ve siyasi müdahaleler öğretmeni yalnızlaştırmaktadır.
Öğretmenlik Meslek Kanunu gibi düzenlemelerle öğretmenler hiyerarşik olarak bölünmüş, mülakat sistemiyle liyakat yok edilmiş ve siyasi iktidarın temsilcileri tarafından öğretmenlik mesleği saygınlığına yönelik söylemlerle, CİMER gibi şikâyet mekanizmalarıyla sürekli olarak itibarsızlaştırılmaktadır. Toplum nezdinde hedef haline getirilen öğretmen, okuldaki otoritesini ve rehberlik gücünü yitirmiştir. Oysa öğretmene yönelik her saldırı, aslında devletin kamusal sorumluluğuna ve toplumsal barışa yapılmış bir saldırıdır.
Derineleşen toplumsal kriz
Elbette bu yapısal kriz, okulun duvarları arasına hapsolmuş yalıtık bir fenomen değil; aksine, toplumsal dokudaki derin çürümenin eğitim zeminindeki kaçınılmaz yansımasıdır.
Okul, içinde bulunduğu toplumun bir mikrokozmosu olarak, dışarıdaki tüm adaletsizlikleri, şiddet dilini, sınıfsal kutuplaşmayı ve kuralsızlığı bünyesinde toplar. Sokaktaki cezasızlık kültürü, siyasetteki ötekileştirici dil ve toplumsal ilişkilerdeki “güçlünün haklı olduğu” anlayışı, okulun kapısından girdiği anda birer davranış kalıbına dönüşmektedir. Toplumsal bütünde emeğin değersizleştiği, hukuka olan güvenin sarsıldığı ve liyakatin yerini sadakate bıraktığı bir iklimde, okulun bu kirlenmeden azade bir “huzur adası” kalması imkânsızdır. Dolayısıyla okuldaki şiddeti çözmek, sadece sınıf içindeki disiplin yönetmelikleriyle değil; toplumsal barışı, adaleti ve kamusal güveni yeniden tesis edecek bütüncül bir iradeyle mümkündür. Okul saldırıları, toplumun aynadaki o yaralı ve öfkeli yüzüdür.
Tüm bu tabloya rağmen iktidarın çözüm olarak sunduğu yaklaşım ise son derece sınırlıdır: güvenlikçilik.
Okullara kamera yerleştirmek, güvenlik görevlisi sayısını artırmak, okul polisi görevlendirmek ya da fiziksel önlemleri çoğaltmak; gerekli olsa da sorunun yalnızca görünen yüzüne müdahale etmektir. Oysa şiddet, duvarların dışında değil, tam da bu sistemin içinde, bu ilişkiler ağında üretilmektedir.
Dünya deneyimi bize şunu göstermektedir: Gerçek güvenlik, fiziksel önlemlerle değil; güçlü bir okul iklimiyle, yani ilişkisel güvenlikle sağlanır. Öğrencinin kendini ait hissettiği, görüldüğü, söz sahibi olduğu; öğretmenin güçlü ve saygın olduğu; okulun demokratik bir kamusal alan olarak işlediği bir ortamda şiddetin zemini daralır.
Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey daha fazla kamera değil, daha fazla kamusallıktır. Daha fazla denetim değil, daha fazla demokratik katılımdır. Daha fazla baskı değil, daha fazla eşitlik ve dayanışmadır.
Sonuç ve mücadele hattı
Bugün yaşadığımız kriz, yalnızca eğitim sisteminin değil, toplumsal yapının krizidir. Eğitimi piyasaya açan, kamusal sorumluluğu geri çeken, bireyi rekabetin ve güvencesizliğin içine iten bir anlayış, okullarda da şiddet, yabancılaşma ve kopuş olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu nedenle çözüm de teknik değil, politiktir.
Eğitim-İş olarak altını çizdiğimiz gerçek şudur:
Eğitim bir haktır, kamusal bir sorumluluktur ve bilimsel temeller üzerinde yükselmelidir. Okul, piyasaya değil topluma ait olmalıdır. Öğretmen, değersizleştirilen değil güçlendirilen bir kamusal özne olmalıdır. Öğrenci ise rekabetin nesnesi değil, demokratik yaşamın öznesi olarak görülmelidir. Eğitim piyasanın elinden kurtarılmalı, her çocuğa eşit, parasız ve nitelikli eğitim hakkı devlet güvencesine alınmalıdır. Müfredat bilimsel, laik, demokratik ve insan haklarına dayalı bir içeriğe kavuşturulmalıdır. Tarikat ve cemaatlerle yapılan tüm protokoller iptal edilmelidir.
Bizim mücadelemiz; okulu yeniden kamusal bir alan haline getirme mücadelesidir.
Bizim mücadelemiz; eşit, bilimsel, laik ve demokratik eğitim mücadelesidir.
Ve biliyoruz ki bu mücadele yalnızca eğitim alanının değil, bu ülkenin geleceğinin mücadelesidir.
Ortaklaşa dergisinin 8'inci sayısı, İşçi sınıfı dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, sermaye birikiminin merkezindeki işçi sınıfının tarihsel rolü, sınıf kimliğini belirsizleştirme çabaları ve Türkiye’de emekçilerin örgütlenmesinin önündeki engeller masaya yatırıldı.