İhtiyacımız iddialı ve özgüvenli bir mücadele
15-16 Haziran Eylemlerinde Demirdöküm işçileri. Fotoğraf: Ali Özgentürk.
Selahattin Kural
Bugün ülkede yaşanan ekonomik ve siyasal gelişmelerin tümü önce emekçi halkı ilgilendiriyor. Buna rağmen ülke gündeminde emekçilerin adı dahi okunmuyor. O yüzden işçilerin örgütlülüğünü artırmak ve ülke gündeminde hissedilir bir ağırlık kazanmasını sağlamak için mücadele ediyoruz.
İşçilerin örgütlülüğü çoğu zaman sendikalaşma oranları üzerinden ele alınır. Ancak sendikalaşma oranıyla işçilerin örgütlülüğü arasındaki denklem her zaman doğru orantılı hareket etmiyor. İşçi sınıfının örgütlülüğü sayısal verilerle değil, ülke gündeminde söz sahibi olmasıyla, patronların ve hükümetin işçileri hesaba katmak zorunda kalmasıyla, işçilerin ülkenin geleceği hakkında iddia taşımasıyla ölçülür. Bugün eksik olan tam da bu işçi sınıfı ağırlığıdır.
Türkiye’de işçi sınıfının ideoloji ve siyasetle bağının koparılmasının tarihi eskidir. 1970’li yıllarda işçi sınıfı, yalnızca ekonomik taleplerle değil, politik gündemlerle de doğrudan ilişki kurabilen bir toplumsal güçtü. Bu dönemde işçiler, ülke meselelerinde taraf olan, grevlerle ve kitlesel eylemlerle belirleyici rol oynayan bir konumdaydı. Öyle ki patronlar, işçi sınıfını yönetmekte ve kontrol etmekte güçlük çekiyordu. Sermaye düzenini tehlikeye sokacak, 15-16 Haziran gibi büyük işçi direnişleri yaşanıyordu. 80’li yıllara gelirken işçiler fabrikalarda devrimci bir perspektifle örgütleniyor, ülkede gündem belirliyordu.
Bu tablo, 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte dağıtıldı. Darbe sonrası dönemde sendikaların siyasetle bağı koparıldı. Mücadele, ücret ve toplu sözleşme başlıklarına sıkıştırıldı. “Sömürü”, “sınıf”, “iktidar” gibi kavramlar bilinçli şekilde işçi sınıfının hafızasından silindi. Patronların, işçilerin tarihsel düşmanı olduğu unutturuldu.

Sınıfa siyasi ve ideolojik müdahale
Bugün işçilerin siyasete olan ilgisizliği tesadüf değil. Kökü darbe politikalarındadır. İşçi sınıfı, bir toplumsal özne olmaktan çıkarılarak bireyselleştirildi, parçalandı ve politik etkisizliğe itildi. O politikalar sayesinde adım adım işçi sınıfı kimliği yok edildi, işçi olmaktan utanılır hale getirildi. Tüm bunlar sermaye sınıfının 46 yıldır kesintisiz bir şekilde sürdürdüğü siyasi ve ideolojik müdahalelerin sonucudur.
Elbette işçiler hak aramaktan vazgeçmedi. Eylemler yaptı, sendikalarda örgütlü olmaya devam etti, patronların canını sıktı. Zam istediler, bunun için aylarca direniş yaptılar. Ülkede işçilerden söz edebiliyorsak bu hareketlilik sayesindedir. Ancak önemli bir eksik vardı bu eylemlilik süreçlerinde: İşçilerin patronlar tarafından sömürüldüğü gerçeği hiç sorgulanmadı. Patronlar normal hale getirildi.
Bugün işçiler hak arama mücadelesi veriyor. Ve bu mücadele birbirinden kopuk bir şekilde ilerliyor. İşçi sınıfı kendisini yalnızca “hak arayan” değil, toplumu dönüştürecek bir güç olarak konumlandırmadığı sürece örgütlenme kalıcı ve yaygın bir karakter kazanmıyor. İşçiler arasında ortaklaştırıcı taleplere ihtiyaç var. İşçilerin düzeni sorgulaması; ülke kaynaklarının yağmalanmasına karşı çıkmak, işletme ve fabrikaların devletleştirilmesini talep etmek, temel gereksinimlerin ücretsiz bir şekilde sağlanmasını istemek, eşitsizliği sorgulamak gibi talepler etrafında gerçekleşirse işçi öbeklerini birleştirir.
Pek çok hak arama başlığında devletleştirme talebi işçi sınıfının bütünlüklü ve birleştirici bir talebidir. Örneğin, son dönemde termik santrallerde yaşanan sorunlar sadece santralde çalışan işçileri değil, o yerellikte yaşayan tüm halkı mağdur etmişti. İşçilerin uğradığı haksızlıklara karşı santrallerin devletleştirilmesi talebini büyütmek, işçi sınıfının diğer öbekleri arasında ortaklığı pekâlâ kurabilir.

Örgütlenmenin önündeki engelleri
Bugün işçilerin örgütlenmesinin önünde hem yapısal hem de ideolojik engeller bulunmaktadır. Güvencesizlik, işten atılma tehdidi ve baskı mekanizmaları, işçilerin örgütlenmesini zorlaştırmaktadır. Sendikal yapıların önemli bir bölümü ise bu tabloyu kıracak bir yön sunamamaktadır. Mücadele çoğu zaman ücret artışı ve sosyal haklar gibi başlıklara sıkışmakta, daha geniş bir perspektif üretilememektedir.
Bunun sonucu olarak ortaya çıkan direnişler parçalı kalmaktadır. Son yıllarda Türkiye’de önemli işçi direnişleri yaşandı. Migros depo işçileri ve Trendyol kuryeleri gibi örneklerde işçiler mücadele ederek belirli kazanımlar elde etti. Ancak bu eylemler kalıcı ve birleşik bir sınıf hareketine dönüşmedi. Mücadeleler çoğu zaman kendi sınırları içinde kaldı, kısmi ücret artışı gibi kazanımlarla sonuçlandı. Mücadeleye katılan işçiler dahi kalıcı bir örgütlenmeye katılmadı. Özetle işyeri gündemi bitti, örgütlülük bitti.

Ücret sendikacılığı, sarı sendikacılık işçilerin örgütlenmesine büyük bir darbe vurdu. Sendikaların temsiliyetinin sorgulandığı bir örnek olarak 2015’te Bursa’da metal sektöründeki fabrikalarda gerçekleşen iş bırakmalar (Metal Fırtına) bu açıdan kritiktir. Binlerce işçi, kendilerini temsil etmediğini düşündüğü sendikaya ve işkolundaki patronların örgütü MESS’in dayatmalarına karşı üretimi durdurdu. Bu patlama, işçilerin yalnızca patronlara değil, kendilerini temsil etmeyen sendikalara da itiraz ettiğini gösterdi. Ancak bu büyük enerji kalıcı bir sendikal örgütlenme ve siyasal etkiye dönüşmedi.
Öte yandan, hükümet ve patronlar tarafından doğrudan engellemeler de örgütlenmenin önündeki sorunlardandır. Grev yasaklamaları, işten atmalar, polis müdahaleleri ve yargı süreçleri, işçilerin örgütlenmesine dönük açık bir saldırıdır. Bu saldırılarla işçiler arasında korku saldılar, işçilerin örgütlenmesini engellemeye çalıştılar.
Bugün Türkiye’de ve dünyada yaşanan kriz, yalnızca bir yönetim krizi değil, düzenin de çok yönlü krizidir. Derinleşen yoksulluk, gelir eşitsizliği, güvencesizlik, savaşlar bunun göstergesidir. Ancak düzen siyaseti bu tabloyu daraltarak “otokrasiye karşı demokrasi” başlığına indirgiyor. Bu yaklaşımın sonucu, işçi sınıfı bağımsız bir özne olmaktan çıkar, mücadele düzen içi bir iyileştirme programına bağlanır, sınıfın talepleri sistem sınırları içinde eritilir. Oysa bugün düzenin sorgulanması çok daha gerçekçidir.
Ekonomik mücadele yetmez
İşçi sınıfı, yalnızca ekonomik taleplerle değil, politik bir iddia ile ayağa kalkar dedik. Ülkenin geleceği hakkında söz söylemek, işletmelerin ve holdinglerin devletleştirilmesini talep etmek, düzen değişikliği için mücadele etmek. Bugün eksik olan tam da budur. Fabrikalarda, okullarda, hastanelerde, şantiyelerde ortaya çıkan enerji, eğer bu siyasi hatla birleşirse, parçalı direnişler birleşik bir harekete dönüşebilir.
Bu ülkeyi özel sektörde ve kamu işletmelerinde çalışan tüm emekçiler var ediyor. Bütün işçi öbeklerinin birliğini sağlayacak bir örgütlenme sermaye sınıfının saldırılarının arttığı bu dönemde daha da önemli hale gelmektedir. Kısa süre önce kuruluşu gerçekleşen İşçi Temsilcileri Meclisi’nin “Kırıntıları Değil Ülkeyi İstiyoruz” sloganıyla yükselttiği örgütlenme iddiası işçilerin birliğini sağlayacak, işçi sınıfı kimliğini kazandıracak bir adım oldu.

Evet, çalışma yaşamındaki koşullar işçilerin örgütlenmesini engelliyor. İstihdamda güvencesizlik ve süreksizlik, işten çıkarma tehditleri, sendikal baraj, sendikaların statükocu yaklaşımları, uzlaşmacı sendikal anlayış işçilerin örgütlenmesine ne fırsat veriyor ne de heyecan üretiyor. Öte taraftan da işçiler ağır bir sömürü altında çalışmak zorunda kalıyor. Bu çalışma rejimine karşı örgütlenme doğal olarak esnek, statükodan uzak, devrimci bir şekilde yapılabilir. İşyerlerinde ve sektörün genelinde, işçilerin dayanışma ağları ve işçi komitelerinde örgütlenmesi son dönem işçi hareketliliğine imza atan örgütlenme araçları oldu. İşçileri ülke gündemine taşıyan önemli işçi direnişlerinin çoğu bu tarz örgütlenmelerle gerçekleşti. Burada elde edilen mücadele birikiminin kalıcılığı ve örgütlülüğün devamlılığı sorunu, hak arama mücadelesinin toplumsal mücadele konularıyla birleştirilmesiyle çözülebilir.
İşçilerin örgütlenememesinin önündeki en büyük engellerden biri de güvensizliktir. İşçiler, sendikalara ve mesai arkadaşlarına güvenmiyor. Genel olarak güven duygusu tahrip edildi. Özellikle meselenin ucunda sadece ücret hedefli bir mücadele tarifi varsa. Bunu aşmanın yolu, işçilerin yaşadığı haksızlığın nedenine karşı işçileri örgütlü hale getirmek ve mücadeleyi siyasallaştırmaktır.
Dayanışmaya daralmayan gelecek mücadelesi
İzmir’de son birkaç ay içinde gerçekleşen tekstil işçileri gündemi buna iyi bir örnektir. Tommy Hilfiger’e üretim yapan Elsa Tekstil işçileri bir dayanışma ağı kurarak Patronların Ensesindeyiz Ağı ile birlikte mücadele başlattılar.
Bu mücadele sırasında salt dayanışmacılığın yanında ülkenin geleceğine dair sözün de parçası oldular. Geçim derdi, İran’a dönük emperyalist savaş, cumhuriyet gibi politik başlıklarla tanıştılar, TKP Semt Evlerinde kendi mücadelelerini başka emekçilere anlattılar, eylem ve etkinliklere katıldılar. Sadece hak arama mücadelesine hapsolmadılar, politik birliği de gördüler. Ve bu mücadele aynı markanın bir başka fason üretim yapan Atamay şirketinin işçilerinin de ödenmeyen hakları için mücadele etmeye başlamasına öncülük yaptı.
Her iki şirkette çalışan işçiler tüm alacaklarını aldı, önemli bir kazanım elde ettiler. İşçiler bu politik akla ve taraflaşmaya güvenmeselerdi, kendilerine de güvenemezlerdi. Bu güven ilişkisi işçilerin birliğini sağladı, patronlara karşı zaferi garantiledi. Bu iki şirkette çalışan tekstil işçilerinin mücadelesi şimdi İzmir bölgesinde faaliyet yürüten Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı’nda kalıcı bir örgütlenmeyle devam etmektedir.

İşçilerin mücadelesinin toplumsallaşmaya, kendi arasında birleştiriciliğe ihtiyacı var. Bunun yolu mücadeleyi ekonomik başlıklara sıkıştırmamaktan, işçilere kurtarıcı veya kahraman arayışına girmemekten geçer. İşçiler olumsuzluklara karşı mücadele ederek öğrenir, deneyim kazanır, güven duyar, iddia sahibi olur. Ancak böyle bir işçi örgütlenmesi sermaye sınıfına karşı kazanım elde eder.
Türkiye’de işçilerin örgütlenememesi doğrudan siyasal bir sorundur. İşçi sınıfı, kendisini ülkenin gerçek sahibi olarak görmedikçe, toplumu dönüştürecek bir güç olarak konumlandırmadıkça kalıcı bir örgütlülük yaratamaz. Ülke siyasetinde bir ağırlık oluşturamaz. Bugün ihtiyacımız iddialı ve özgüvenli bir mücadeledir. Parçalı direnişleri birleştirecek, ekonomik ve siyasal mücadeleyi bütünleştirecek ve işçi sınıfını bağımsız bir özne olarak yeniden kuracak bir mücadele.
Ortaklaşa dergisinin 8'inci sayısı, İşçi sınıfı dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, sermaye birikiminin merkezindeki işçi sınıfının tarihsel rolü, sınıf kimliğini belirsizleştirme çabaları ve Türkiye’de emekçilerin örgütlenmesinin önündeki engeller masaya yatırıldı.