‘Havuz’ geniş, yetenekli ve ucuz olsun
Gülay Dinçel
“Nitelikli işgücü açığı”nın Türkiye ekonomisinin zayıf karınlarından biri olduğu öne sürülüyor. Kalkınma planları, istihdam strateji belgeleri, sermaye örgütlerinin raporları başta olmak üzere Türkiye işçi sınıfının “beceri eksiğinin giderilmesi”ne yönelik geniş bir müktesebat oluşmuş durumda. Peki gerçekten iddia edildiği gibi yakıcı bir nitelik sorunundan bahsedilebilir mi?
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Nisan başında Londra’da uluslararası yatırımcılara yaptığı sunumda Türkiye’nin küresel yetenek ve sermaye için yeniden bir çekim merkezi haline geldiğini söyledi. Şimşek, başka konuşmalarında da Türkiye’nin üretim üssü olma özelliğiyle küresel yetenekleri çekmeye başladığını dile getiriyor.
“Küresel yetenekler” için Türkiye gerçekten cazip mi, karmaşık bir konu. Ancak Şimşek’in açıklamaları bir yandan Türkiye kapitalizminin yüksek teknolojili sektörlere yönelik vites büyütme iddialarıyla örtüşüyor. Öte yandan “küresel yetenekler için çekim merkezi haline gelmek”, hem uluslararası nitelikli emek gücü havuzundan göç alma hem de Türkiye’den ABD başta olmak üzere gelişmiş kapitalist ülkelere giden nitelikli emek gücünün bir bölümünü geri kazanma niyetini içeriyor.
Hiç şüphesiz sanayi üretim kompozisyonu başta olmak üzere Türkiye ekonomisinin mevcut yapısı ve sermaye birikim sürecindeki eğilimler, vasıflı emek gücü ihtiyacını ve istihdamını artırıyor. Otomotiv, makine, elektrikli teçhizat gibi “orta-yüksek teknolojili” sektörlerin ulaştığı hacme ve büyüme dinamiklerine ek olarak silah sanayi ve hava taşıtları gibi kısmen “orta-yüksek” kısmen “yüksek teknolojili” sektörlerde gözlenen hızlı büyüme, elektrikli araç ve bağlantılı altyapı dönüşümü başta olmak üzere yeni teknolojik alanların sunduğu olanaklar Türkiye’de sermaye birikiminin genişlemesinde önemli orta vadeli eğilimler olarak öne çıkıyor. Bu eksene sağlık turizminden oyun ve uygulama gibi alanlardaki faaliyetlere kadar hizmet sektörlerindeki gelişmeler de eklenebilir.
İşçi sınıfının nitelik sorunu var mı?
“Küresel yetenekleri” çekme ya da daha geniş anlamda nitelikli emek gücü havuzunu genişletme ihtiyacı sermaye birikim sürecindeki eğilimlerle örtüşüyor. Ancak yine de Türkiye, nitelikli emek gücü açısından politika belgeleri, raporlar, çeşitli programlarda (İşkur vb.) neredeyse bir başlangıç noktası olarak tanımlanan bir tabloda değil. Hem eğitimle edinilen yetenekler hem de iş başında edinilen beceriler anlamında Türkiye’de vasıflı ya da nitelikli emek gücü havuzu aslında yeterince geniş, mevcut ihtiyaçları karşılama konusunda gerçek anlamda bir sıkışma söz konusu değil. Zaten bu eksende bir değerlendirmenin bir tarihsel zemine de oturması gerekir; eğitim, sanayileşme, kent yaşamı gibi pek çok unsur Cumhuriyet filtresiyle birlikte düşünüldüğünde resmedilen düzeyde bir “gelişmemişlik” inandırıcı değil. Anlaşılan emek gücü havuzunu istihdam artış hızının ötesinde genişletme, özellikle yeni ortaya çıkan alanlarda en baştan fazla yaratarak olası yüksek ücretleri baskılama refleksiyle hareket ediliyor. Belki şöyle de tarif edilebilir, yedek işgücü ordusu ya da işsizler ordusunun kompozisyonunun istihdam kompozisyonuyla eşleşmesi ve bir bütün olarak ücretlerin aşağıda tutulması ya da daha aşağıya çekilmesi hedefleniyor.
Türkiye kapitalizmi, olağan demografik dinamiklerin çok ötesine geçerek ek iç ve dış göç dalgaları yakalamayı, bu sayede emek gücü havuzunu, vasıflı vasıfsız tüm kategorilerde, beklenenin ötesinde genişletmeyi, dolayısıyla da emek gücünü ucuzlatmayı başardı. 1990’larda Kürt emekçiler, 2001 kriziyle tarımın tasfiyesinden kopan kır emekçileri, 2012 sonrası Suriyeli emekçiler başta olmak üzere dış göç dalgalarıyla sağlanan genişlemelerin etkisi düşünülebilir.
Nitelikli emekçi ordusu büyüyor
Bir küçük parantez açıp Türkiye’de “nitelikli emek gücü” istihdamına bakalım. Bu yazının yer aldığı dosya kapsamında Sevgili Serdal Bahçe, Türkiye’deki sınıf kompozisyonunu ele alıyor ve TÜİK Hanehalkı Bütçe Anketleri’ni kullanarak türettikleri verilere yer veriyor. Bahçe’nin yazısında daha bütünlüklü görülebileceği gibi Türkiye’de nitelikli emekçilerin yer aldığı hane sayısı 2004 yılında 870 binle toplam çalışabilir nüfusun yüzde 5,1’ini oluştururken 2023 yılında sayı 3,8 milyona yaklaşıyor, nitelikli emekçilerin çalışabilir nüfus içindeki payı ise yüzde 14’ü geçiyor. Çalışmanın metodolojisinde nitelikli emekçiler eğitim konumuna göre değil, işin gerektirdiği vasıflara göre toplulaştırılıyor, yani eğitim ve statüler üzerinden değil nesnel sınıf pozisyonları üzerinden, işin gerektirdiği yetkinliği ifade ediyor. (Bahçe, S,, Günaydın, F,Y, ve A, H, Köse, 2011, “Türkiye’de Toplumsal Sınıf Haritaları: Sınıf Oluşumları ve Sınıf Hareketliliği Üzerine Karşılaştırmalı Bir Çalışma.”)
Bahçe’nin yazısında detaylı olarak görülebileceği gibi sınıfsal yapının dönüşümünde en dikkat çekici genişleme nitelikli emekçi nüfusunda gerçekleşiyor. Türkiye’de emekçilerin yarısının asgari ücretin yüzde 10 fazlasının altında bir ücret düzeyinde çalıştığı dikkate alındığında nitelikli emekçi ağırlığı artarken muazzam bir emek gücü ucuzlaması olduğu da söylenebilir. Ki başka bir dizi veri ve gerçek de bu durumu doğruluyor. Türkiye’de emekçiler daha fazla beceri gerektiren işleri çok daha düşük ücretler karşılığında, daha güvencesiz, örgütsüz yapıyor.

Beceri kazandıran maliyeti devlete
Bu kadar nitelik-vasıf açığı vurgusunu tek bir nedene bağlamak yetersiz olur. Başka nedenler de eklenebilecek olmakla birlikte iki önemli neden daha sayılabilir.
İlki: Eğitim sisteminin sömürü düzeninin iktisadi, siyasi ve ideolojik ihtiyaçlarının doğrudan uzantısı haline getirilmesinin bazı sonuçlarının bertaraf edilmesi, ancak söz konusu bertarafın patronlara maliyet yaratmamasının sağlanması. Hem üniversite sayısının artması hem de zorunlu eğitim süresinin uzamasına bağlı olarak Türkiye’de ortalama eğitim düzeyi hızlı bir artış gösterdi. Ancak eğitimin içeriğinde ve dolayısıyla kazanılan becerilerde bir gerileme yaşandı. Eğitim sürecinde bırakılan işe yönelik eksiklerin kapatılması kadar normalde üretim sürecinde verilmesi gereken eğitimlerin bir bölümünün devlete yıkılması söz konusu. Ki buraya rahatlıkla beceri kazandırma eğitimlerinin bir sektöre dönüşmesi ve birileri için kazanç kapısı haline gelmesi boyutu da eklenebilir.
İkinci önemli neden ise daha ideolojik bir başlık. Türkiye işçi sınıfı üzerinde bir “nitelik” sopasının sürekli olarak sallanması, yetersizlik baskısının oluşturulması, daha fazla kazanmak için bir türlü yetişilemeyen bir bilim-teknoloji katarının peşinden koşmaya devam edilmesine yönelik bir hissin oluşturulması.

Buraya kadar söylenenlerden Türkiye’nin üretim altyapısı, bilimsel araştırma ve faaliyetler, teknoloji geliştirme konusunda gelişme, ilerleme ihtiyacı olmadığı gibi bir sonuç çıkarılmamalı. Ancak bu ilerlemenin önündeki temel engel sömürü düzeninin kendisi. Yabancı dil bilgisi, kodlama-yazılım becerileri, teknolojiye aşinalık, herhangi bir alanda beceri kazanmaya yönelik temel eğitim düzeyi gibi konularda Türkiye’nin acil ihtiyaçlarını karşılayacak insan kaynağı, emek gücü fazlasıyla mevcut. Gittikçe ağırlaşan sömürü koşullarına uyum kabiliyeti düşük olabilir ancak. Düzenin çabası bu eksendeki bariyerleri azaltmak, direnci ortadan kaldırmak yönünde.
Uluslararası sermaye kuruluşlarının literatüründen “insana yakışır iş” olarak çevrilen, beceri düzeyini, niteliği artırarak daha makul sömürü koşullarına ulaşabileceğini vaat eden kavramın kapitalizm koşullarında hiçbir anlamı bulunmuyor. Sömürü cehenneminden kurtulmadan vasıflı ya da vasıfsız hiçbir emekçi için insanca yaşamak mümkün değil.
Ortaklaşa dergisinin 8'inci sayısı, İşçi sınıfı dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, sermaye birikiminin merkezindeki işçi sınıfının tarihsel rolü, sınıf kimliğini belirsizleştirme çabaları ve Türkiye’de emekçilerin örgütlenmesinin önündeki engeller masaya yatırıldı.