Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
1

1 Mayıs, Sömürü, Sınıftan Kaçış, Grev, NATO, Küba, İBB Davası, Okul Saldırıları, Yapay Zeka

Birlikte başarmanın sanatı: Tiyatro ve koro toplulukları

Berkan Çetin, Şimal Ertekin

Yayın Tarihi: 10.05.2026 , 10:54 "0 dakikalık okuma süresi"
Ekim Devrimi sonrası işçilerin kendi mücadelesini ve yaşamını sahneye taşıdığı, kendi sözünü söylediği ve sanatı kolektif bir üretim alanı olarak örgütlediği bir hat yalnızca geçmişe ait değil bugüne de ilham veren oldukça yaratıcı deneyimlerdir.

İşçi tiyatroları ve koroları 20. yüzyılın en çarpıcı kültürel deneyimlerinden biri olarak, sanatın sınıf mücadelesi içindeki yerini yeniden tanımladı. Bu deneyimler, özellikle birer işçi devleti olan sosyalist ülkelerde sanatın yalnızca bir ifade alanı değil, doğrudan doğruya işçi sınıfının üretim ilişkilerinin bir uzantısı ve sınıfın kendini örgütleme araçlarından biri olduğunu gösterdi. İşçi sınıfı, bu süreçte yalnızca ekonomik üretimin öznesi olmaktan çıkarak, kültürel üretimin de kurucu gücü haline geldi.

Sosyalist devrimlerin kültür sanat alanında en büyük başarısı, emekçileri sanatsal üretimin yaratıcıları haline getirmek oldu.Emekçiler, kapitalist toplumda bir işçinin haberdar bile olamadığı sanatsal üretimin yaratıcısı konumundaydı. Sovyetler Birliği ve Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde kurulan işçi tiyatroları ve koro toplulukları bu dönüşümün en dinamik unsurlarındandı.
İşçi tiyatrolarındaki bu deneyimlerde tiyatro, “işten sonra yapılan bir hobi” değil; işçinin gündelik yaşamının, hatta üretim sürecinin doğal uzantısıydı.

Sovyetler Birliği’nde devrimden sonra hızla örgütlenen işçi merkezli amatör ve profesyonel birçok topluluk vardı. Bu topluluklar, işçi sınıfına ait yeni bir kültür sanat alanı yaratmayı amaçladılar. Oyuncuların büyük bölümü doğrudan fabrikalarda çalışan işçilerdi. Gün boyunca metal işleyen, makine başında çalışan işçiler akşam aynı kolektifin içinde sahneye çıkıyor, kendi deneyimlerinden yola çıkarak oyunlar üretiyordu. Bu oyunlar çoğu zaman bir fabrikadaki iş bölümünü, üretim temposunu ya da kolektif çalışmanın gerekliliğini anlatıyordu. Metinler tek bir yazar tarafından değil, prova sürecinde birlikte yazılıyor; sahnede bireysel karakterlerden çok kolektif hareket öne çıkıyordu.

Bu kolektif üretimin en çarpıcı örneklerinden biri 1920’de Petrograd’da sahnelenen “Kışlık Saray Baskını” gösterisiydi. Gösteri, 1917’deki Kışlık Saray Baskını’nın üç yıl sonraki yıldönümü için hazırlandı ve bu gösteride yüzlerce bale ve sirk sanatçısı; binlerce işçi, asker, öğrenci ve figüran yer aldı. Kışlık Saray’ın Basılması (1920’de yeniden canlandırması), Ekim Devrimi’nin üçüncü yıl dönümünde sahnelenen devasa bir Sovyet kitlesel gösterisiydi. Gerçek olayı yeniden üretmek yerine, binlerce kişinin kolektif emeğiyle devrimi teatral bir propaganda eylemi olarak kurguladılar. Bu, tiyatronun sadece seyredilen bir şey olmaktan çıkıp kolektif bir eyleme dönüştüğünü açık şekilde gösteriyordu. Ve böylelikle işçilerin olağanüstü katılımıyla devrimin ruhunu ve mücadelesini yaşatmanın, örgütlenmenin en nitelikli araçlarından biri haline geldi.

Fabzaitler fabrika okulu öğrencileri.

İşçi Sınıfının Gençliği Tiyatrosu

Genç işçiler devrim sonrası sanatın ve üretimin iç içe geçtiği bu sürecin en dinamik unsurlarından biriydi. TRAM (İşçi Sınıfı Gençliği Tiyatrosu); 1920’lerin sonu ile 1930’ların başında ortaya çıkan dönemin Komsomol (Komünist Gençlik Birliği) örgütleriyle bağlantılı olarak genç işçilerin sanatsal üretim alanı olarak doğan, Sovyet İşçi Gençlik Tiyatrosu hareketidir. Leningrad’da kurulan bu kolektif, Sovyet kültürel devrimi sırasında işçi sınıfı gençliğini sahne aracılığıyla eğitmek ve politik olarak bilinçlendirmek amacıyla faaliyet gösterdi. Aynı zamanda fabrikadaki verimlilik, alkolizm, yozlaşma gibi devrimin dönüştürmeye çalıştığı konularıörgütleyici şekilde işliyorlardı. Bu gençler, gündüz fabrikada üretime katılıyor, akşam ise sahnede yer alıyordu. Hatta öyle ki bir örgütlenme deneyimi ya da bir grev, ertesi gün sahneye taşınabiliyordu. Tiyatro burada hem deneyimin paylaşımı hem de politik mücadelenin doğrudan aracıydı.

Puşçino’da ‘Sağlıklı Ol’ oyunu

Proleter Tiyatrosu

Benzer bir hat Almanya’da da görüldü. Berlin’de faaliyet gösteren Proleter Tiyatrosu (Berlin, 1920) topluluğunun manifestosu, “burjuva tiyatrosunun yıkılarak kitlelerin politik eğitimini hedefleyen yeni bir sahne” fikrini savunuyordu. Tiyatronun kurucusu Erwin Piscator, sahneyi emekçilerin sınıf bilincini yükseltecek bir araç olarak tasarladı; bu anlayış, hem onun daha sonra geliştirdiği politik tiyatro kavramının öncülü hem de ardından gelecek olan Brecht tiyatrosu başta olmak üzere politik tiyatronun da öncülüdür. Proleter Tiyatrosu, profesyonel sanatçılarla amatör işçileri bir araya getirerek üretim süreçlerini kolektifleştirmeyi hedefledi. Oyunlarını çoğu zaman fabrika avlularında ve sendika binalarında sahneliyordu. Ekonomik sömürüyü, savaşın sonuçlarını ve devrimci mücadeleyi konu alıyordu. İşçiler iş çıkışında bu performansları izliyor ve çoğu zaman tartışmaya katılıyordu yani tiyatro sadece seyredilen ya da oynanan bir alan değil adeta bir örgütlenme alanına dönüşüyordu.

Moskova’da Kültür ve Rekreasyon Merkez Parkı’nın açılışı. Ajitasyon ekibi  performans sergiliyor

Kızıl Megafon

Aynı dönemlerde yine Almanya’da Kızıl Megafon (Rote Sprachrohr) adlı topluluk, genç işçilerin kendi yazdığı kısa skeçler, koral konuşmalar ve şarkılarla politik mesajlar ilettiği bir sokak tiyatrosu biçimini benimsedi. Kızıl Megafon sabit bir sahneye sahip değildi. Kamyon kasalarında, sokak köşelerinde, grev çadırlarında veya işçi havzalarında performans sergilerlerdi. Amaç, komünist partinin güncel çizgisini kitlelere doğrudan ileten bir “kitle megafonu” olmaktı. Fabrika girişlerinde yapılan bu performanslar, işçilerin gündelik hayatına doğrudan müdahale ediyordu. İşçilerin tiyatroya gitmesi gerekmiyordu; tiyatro zaten işçilerin var ettiği, bulundukları alanı örgütlediği bir biçim kazanmıştı.

Demokratik Almanya’da bu pratikler örgütlü bir biçimde sürdürüldü. Büyük sanayi komplekslerine bağlı amatör tiyatro grupları kuruldu. İşçiler haftada birkaç akşam prova alıyor, yıl içinde oyunlar çıkarıyordu. Aynı yapı içinde gençlik örgütleri ve korolar da yer alıyor, fabrika festivallerinde yüzlerce işçi birlikte sahneye çıkıyordu.

Kadın işçilerin katılımı özellikle Sovyetler’de tekstil fabrikalarına bağlı topluluklarda belirginleşti. Kadınlar bu gruplarda hem oyuncu hem örgütleyici olarak yer alıyor, gündelik yaşamlarını sahneye taşıyordu. Ev ile fabrika arasında geçen hayat, yorgunluk, dayanışma ve kolektif mücadele, bu kısa oyunların temel malzemesini oluşturuyordu. Ayrıca bu katılım, kadınların kamusal alanda daha görünür hale gelmesini sağladı.

Bu örneklerin ortak noktası çok açık: işçiler yalnızca çalışmak, üretim yapmakla sınırlı bir yaşam sürdürmüyorlardı. Üretimden arta kalan zamanlarını verimli kullanabiliyordu. Ancak bireysel bir kaçış alanı olarak değil, kolektif bir üretim alanı olarak kullanıyorlardı. Fabrika ile sahne arasında; işçi ile sanatçı arasında keskin bir sınır yoktu. Çoğu zaman sahne zaten fabrikanın içindeydi, meydanlardı, sokaktı... Tiyatro bir araya gelmenin, birlikte üretmenin ve örgütlenmenin bir biçimiydi.

Ekim Devrimi’nin açtığı kapıdan geçen halklar birlikte başarmanın coşkusuyla bilimden sanata, eğitimden spora birçok alanda çığır açıcı başarılara imza attı. Çalışma sürelerinin insanca yaşanabilir düzeyde olduğu ülkelerde  mesai saatlerinden arta kalan zamanlarda sosyal ve sanatsal faaliyetlere katılım yaygın bir durumdu. İşçiler çalıştıkları fabrikalarda kurdukları tiyatro ve koro topluluklarıyla hem sosyalleşiyor hem de sanatsal yönlerini geliştirme imkanı buluyorlardı. Kimi alanlarda çalışan işçilerin ve çocuklarının ayrı koro toplulukları bulunuyordu. Sovyetler Birliği Demiryolu İşçi Korosu ve Demiryolu Çocuk Evi korosu buna güzel bir örnektir.

Lapse Kültür Sarayı'ndan etkinlikler, 1980'ler.

İşçinin sesi hem fabrikada hem sahnede

Kültür Sarayları ve Kültür Evleri, en ücra köylerden en büyük şehirlere kadar neredeyse her yerleşim biriminde sanatsal faaliyetlere ev sahipliği yapıyordu. Fabrikaların yanı sıra öncü çocuk ve gençlik örgütlerine bağlı tiyatro ve koro toplulukları bu mekanlarda prova ve sahne alma imkanına sahipti. Koro toplulukları aynı zamanda ülkenin önde gelen şef ve bestecileri ile çalışma şansı buluyordu. 

Amatör koro toplulukları sadece halk müziği parçalarını ya da marşları seslendirmiyordu. Sovyet sanayileşmesinin kalbi olan Magnitogorsk’taki demir-çelik fabrikasının 1944 yılında Semyon Eidinov’un şefliğinde kurulan korosu Bach, Mozart, Beethoven, Rachmaninoff gibi büyük bestecilerin yanı sıra çağdaş bestecilerin eserlerinin prömiyerlerini de yapıyordu.

1936 yılında kurulan Leningrad “Elektrosila” Fabrikası Korosu, şefleri Alexander Emelyanovich Niklusov’un idaresinde savaş yıllarında dahi varlığını sürdürmüş ve Leningradlılara moral destek olmuştu. Savaş yılları söz konusu olunca Kızıl Ordu Korosu’nun rolünü anmadan geçmek olmaz. Koro alanında çıtayı dünya çapında göklere taşıyan Kızıl Ordu Korosu yani Aleksandrov Şarkı ve Dans Topluluğu Aleksandr Aleksandrov tarafından 1928 yılında kurulmuştu. Bu şarkı ve dans topluluğu işçi ve köylü kökenli olan Sovyet askerlerinin sanat aracılığıyla toplumsal aidiyet duygularını canlı tutmak, rütbe farkı olmaksızın bir bütün olarak tüm ordunun ortak bir amaca hizmet ettiği hissiyatını pekiştirmek ve zor zamanlarda topluma moral olmak gibi bir işleve sahipti. Bu sebeple Sovyet ordusunun faşizme kök söktüren başarısının arkasında koro ve dans topluluğunun payının olmadığını söylemek büyük haksızlık olur.

Sovyet klasik müzik bestecileri sadece sonatlar ve senfoniler yazmakla kalmıyor, ülkelerindeki sayısız koro topluluğunun icra etmesi için Sovyet halkının sevinçlerini, acılarını ve umutları konu alan koro eserleri üretiyordu. 20. Yüzyılın en önemli bestecilerinden Dmitri Şostakoviç’in 1949 yılında yazdığı, 2. Dünya Savaşı sonrası Orta Asya steplerinde gerçekleştirilen ağaçlandırma ve kuraklıkla mücadele kampanyasını konu alan ‘Ormanların Şarkısı’ adlı oratoryosu bunun en önemli örneklerinden biridir. Dmitri Kabalevski’nin eserleri ise Sovyet çocuk korosu repertuvarında önemli bir yere sahiptir. Bestecinin Artek çocuk kampı için yazdığı piyano eşlikli şarkılar, Op. 66 Dostluk Kampı buna örnektir.

Bugünden bu deneyimlere bakıldığında; sanatın dar ve profesyonel bir alana sıkışmadığı, tam tersine sanatın işçi sınıfının kalbinde atabileceği ihtimalini tekrar hatırlatır. İşçilerin kendi deneyimlerini sahneye taşıdığı, kendi sözünü söylediği ve sanatı kolektif bir üretim alanı olarak örgütlediği bir hat yalnızca geçmişe ait değildir. Bu deneyimler, sanatın kimin tarafından ve nasıl üretileceği sorusuna verilmiş tarihsel, somut ve güçlü yanıtlardır.

Tiyatro ve koro çalışması gibi kolektif icra edilen sanatsal üretimlere katılanlar bilir ki birlikte üretmenin, uzunca süreler emek vermenin ve bunun sonucunda da performansı etkili bir şekilde ortaya koymanın zevki tarifsizdir. Birlikte başarmanın verdiği zevktir bu. Ve kapitalizm bu duygudan hoşlanmaz! Çünkü emekçiler bir araya geldiklerinde şarkılar söylemeyi, oyunlar yazmayı, oynamayı ve birçok şeyi başarabilirler. Bakarsınız bir gün emekçiler kendi ülkelerini bile yönetebilirler! 20. yüzyıla damga vuran sosyalist devrimler bütün dünyaya işte bunu kanıtladılar.

Birlikte üretmenin en güzel örneklerinden olan Küba çocuk korosu La Colmenita’nın hikayesini kurucusu ve direktörü Carlos Alberto Cremata şöyle anlatıyor: Her şey, 14 Şubat 1990’da başladı. 1990 yılı Küba’da “Özel Dönem” dediğimiz çok zorlu bir ekonomik kriz döneminin başlangıcıdır. Kübalı müzisyen Silvio Rodríguez “Şiddetli kriz anlarından olumlu şeyler doğar” der. La Colmenita da işte bu olumlu şeylerden biriydi. Ülkece yaşadığımız muazzam güçlüklere yanıt olarak ortaya çıkan, bu krize sevgi sayesinde cevap üreten, çok güzel bir şeydi. 
1
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 8'inci sayısı, İşçi sınıfı dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, sermaye birikiminin merkezindeki işçi sınıfının tarihsel rolü, sınıf kimliğini belirsizleştirme çabaları ve Türkiye’de emekçilerin örgütlenmesinin önündeki engeller masaya yatırıldı.