Çocuklarımızı kim öldürüyor?* Faili malum cinayetler
Can Başkonak
*Bu bir soru değildir. Bu bir iddia ve suçlamadır.
Türkiye’nin son haftalarda yaşadığı iki okul saldırısının ardından yine aynı ezber devreye sokuldu: Fail kimdi, akıl sağlığı yerinde miydi, bilgisayar oyunları mı etkiledi, güvenlik zafiyeti mi vardı? Bu soruların hiçbiri masum değil. Hepsi gerçeği örtmenin, sorumluluğu dağıtmanın ve meseleyi bireysel sapmalara indirgeme çabasının bir parçası.
Oysa ortada birbirinden kopuk tekil olaylar yok; süreklilik kazanmış bir şiddet yapısı var. Kadınlar öldürülüyor, işçiler iş cinayetlerinde hayatını kaybediyor, çocuklar istismara uğruyor. İlk bakışta farklı hikâyeler gibi görünen bu yaşananlar, aynı zeminde filizleniyor: Eşitsizliğin derinleştiği, güvencesizliğin normalleştiği, yalnızlığın arttığı ve yaşamın giderek değersizleştiği bir toplumsal düzen. Bu nedenle tablo, rastlantısal olayların toplamı değil; şiddeti istisna olmaktan çıkarıp kural haline getiren bir yapının sonucudur. Faili tek tek bireylerde arayan her yaklaşım ise bu yapıyı görünmez kılar.
Kaynakların bir avuç insanın elinde toplandığı, milyonların güvencesizliğe mahkûm edildiği, geleceğin yavaş yavaş çalındığı bir yapıdan söz ediyoruz. Bu, silahla yapılan saldırılar kadar gerçek bir şiddettir. Üstelik çoğu zaman görünmezdir. Bir siren sesi yoktur, manşetlere çıkmaz; ama her gün aynı sorularla yaşanır: Kira nasıl ödenecek, çocuk nasıl okutulacak, hastalıkta ne olacak? Bu yüzden mesele tek tek krizler değil, bir yaşam biçimidir. Eşitsizlik bir arıza değil, düzenin kendisidir. Güvencesizlik ise bir istisna değil, kaidedir.
Okulların 'Piyasacı' dönüşümü
Türkiye’de bu yapı, neoliberal dönüşüm süreci içerisinde Cumhuriyet’in sosyal kazanımlarının ve emeğe yönelik politikaların eşzamanlı olarak aşındırılmasıyla daha da belirginleşti. Bu dönüşüm hayatın tüm alanlarını etkiledi. Okul da bunlardan biri oldu. Okul, tarihsel olarak çocuğun geliştiği, düşündüğü ve kendini keşfettiği bir alan olarak kurulmuştu. Bugün ise eğitim, piyasanın ihtiyaçlarına göre şekillenen bir insan üretim sürecine dönüşmüştür. Çocuklar ölçülen, sıralanan ve rekabet ettirilen bir performans nesnesi haline gelmiştir. Sınavlar ve notlar merkeze alınırken düşünme, sanat, spor ve sosyal gelişim geri plana itilmiştir. Kamusal eğitimin zayıfladığı bu zeminde, ÇEDES gibi projeler ve benzeri uygulamalar üzerinden okulların çeşitli dini ve ideolojik yapılarla temasının artması, eğitimin kamusal niteliğini tartışmalı hale getirmiştir. Sonuçta okul, çocuğu hayata hazırlayan bir kurum olmaktan çok, onu mevcut düzene uyarlayan bir yapıya dönüşmüştür.
Öğretmen kimliği de bu dönüşümden payını almıştır. Öğretmenler pedagojik bir rehber olmaktan çıkarılıp müfredatı uygulayan bir teknisyene indirgenmiştir. Öğretmen ile öğrenci arasındaki güven ilişkisi zayıfladıkça çocuk yalnızlaşır. Çocuğun tüm günü sınavlara, testlere ve performans ölçümlerine sıkışır. İlgi, yetenek ve merak karşılık bulmaz. Okul, notlara ve sıralamalara indirgenmiş bir hayat taslağına dönüşür. Bu çizgi liseyle bitmez; üniversite ve ardından güvencesiz iş yaşamı gelir. Çocuk emek verir ama karşılık görmez. Bir yanda küçük bir azınlık hızla zenginleşirken, emeğin değeri giderek azalır. Bu çelişki bazı duyguları biriktirir: Öfke, çaresizlik ve kırılma. Ve bu kırılma bir yerde yoğunlaşır.

Görünür olmak için şiddet
Dünya genelinde benzer bir örüntü tekrar eder. ABD’de ve Avrupa’da okullar saldırılarla anılır. Çocuklar kendilerini görünür kılmak için şiddete yönelir; çünkü başka bir görünürlük alanı kalmamıştır. Olaylardan sonra verilen tepkiler benzer bir çizgide ilerler: Daha fazla güvenlik, daha fazla denetim, daha fazla kontrol. Okullara x-ray cihazları, silahlı güvenlik görevlileri, kılık kıyafet düzenlemeleri... Güvenlik arttıkça aidiyet azalır. Denetim arttıkça bağlar zayıflar. Okul giderek bir öğrenme alanından çok, kontrol edilen bir mekâna dönüşür. Bu yüzden çocuk için okul artık ait olduğu bir yer değil, kaçılması ve kaçınılması gereken bir yer haline gelir. Sorunu çocuğun “riskli davranışlarında” aramak açık bir hedef saptırmadır. Velileri suçlamak da aynı ölçüde gerçeği perdelemektir. Günde on iki saat çalışan bir ebeveyni sorumlu ilan etmek, yapısal sorunu görünmez kılar. Çünkü ebeveynin çocuğuyla ilgilenebilmesini mümkün kılacak zaman ve koşullar sistematik olarak ortadan kaldırılmıştır. Bu durum bireysel bir tercih değil, bu düzenin bizzat yarattığı bir sonuçtur. Bu nedenle çözüm daha fazla güvenlik değildir. Daha fazla kontrol hiç değildir.
Sorunun adı: Sömürü düzeni
Çözüm önerilerini sıralamadan önce sorunun adını koymak gerekir: Bu yaşananlar bireysel sapmalar değil, sermaye düzeninin ürettiği şiddetin zorunlu sonuçlarıdır. Epstein davasında görülen çocuk istismarı, yenidoğan çetesinin cinayetleri, MESEM’lerde ölen çocuklar ve okul saldırıları, hepsi, merkezine sömürüyü koymuş bu düzenin zorunlu sonuçlarıdır. Hepsinin faili malumdur. O yüzden ortada bir soru yoktur. Ortada bu şiddeti üreten ve yeniden üreten bir düzen vardır.
Ancak aynı zamanda ortada bu düzeni değiştirecek bir irade de vardır. 12 Nisan’da Ankara’da toplanan Cumhuriyetçi Öğretmenler Kurultayı, bir eğitim programı ortaya koymuştur. Bu program, tüm eğitim kurumlarının devletleştirilmesini, eğitimin herkes için eşit ve nitelikli bir hak haline getirilmesini, beslenme ve sağlık hizmetlerinin kamusal olarak sağlanmasını, öğretmenlerin yeniden saygın bir konuma kavuşturulmasını ve okulların toplumsal aydınlanma merkezlerine dönüştürülmesini öngörmektedir. Bu program, çocuklarımıza gerçek bir gelecek sunmanın yoludur. Ancak bu yol, bireysel çabalarla açılmaz. Öğretmenler, veliler, gençler ve işçiler; kısacası tüm emekçilerin yan yana gelmekten, örgütlenmekten ve mücadele etmekten başka çaresi kalmamıştır.
“Çocuklarımızı kim öldürüyor” bu düzeni değiştirme çağrısıdır. Bu çağrı ertelenemez.
Ortaklaşa dergisinin 8'inci sayısı, İşçi sınıfı dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, sermaye birikiminin merkezindeki işçi sınıfının tarihsel rolü, sınıf kimliğini belirsizleştirme çabaları ve Türkiye’de emekçilerin örgütlenmesinin önündeki engeller masaya yatırıldı.