Prekarya değil proletarya: Sınıfı sınıf yapan nedir?
Haber Merkezi
21. yüzyılda kapitalizm emekçilerin hayatını açık bir yıkıma sürüklerken, sosyalist alternatif artık teorik bir tartışma başlığı olmaktan öte tarihsel bir zorunluluktur. Buna rağmen, dünyanın dört bir yanında patlak veren isyanların, direnişlerin süreklilik kazanamaması ve siyasal iktidarları hedef alan örgütlü bir alternatif yaratamaması dikkat çekiyor. Bu tabloyu “henüz zamanı değil” diye okumak, gerçeği tersinden kavramaktır. Aslolan sosyalist ufkun gecikmiş olmasıdır. Bugün yapılması gereken, sosyalizmi geçmişte kalmış bir deneyim olarak değil, bugünün ve geleceğin kurucu imkanı olarak yeniden düşünmektir.
Bu yeniden düşünme süreci, kaçınılmaz olarak özne tartışmasını da beraberinde getiriyor. Sosyalist dönüşümü hangi toplumsal güç gerçekleştirecek? Hangi kavram, bu özneyi en doğru biçimde ifade eder? İşte tam bu noktada, son yıllarda hızla yaygınlaşan bir eğilimle karşı karşıyayız. “Proletarya” kavramının yerine parçalı ve çoğul bir özne inşası geçirilmeye çalışılıyor. “Ezilenler”, “madunlar”, “sınıf-altı”, “prekarya”, “kent paryaları”, “tehlikeli sınıflar”, “çokluk” gibi oldukça çeşitli kavramlar entelektüel bir coşkuyla ve teorik bir iştahla dolaşıma sokuluyor.
Politik özneler artık bir sınıf içinde konumlanmış özneler değil; ırk, toplumsal cinsiyet ve etnisite gibi farklı özellikleriyle tanımlanan karmaşık kolektif özneler olarak tanımlanıyor. Bu karmaşık özneler de söylem aracılığıyla kuruluyor. Özne çok katmanlı, parçalı ve sürekli yeniden kurulan bir içerik taşıyor. İşte bu yüzden, toplumsal ve tarihsel gelişmeler/olaylar arasında bir nedensellik ve zorunluluk kurmak, “büyük anlatılar inşa etmek” artık mümkün değildir. “Ezilenler”, “madunlar”, “sınıf-altı”, “prekarya”, “kent paryaları”, “tehlikeli sınıflar”, “çokluk” gibi kavramlar ilk anda kapsayıcı ve açıklayıcı bir izlenim yaratabilir. Ne var ki kavramlar masum değildir. Daha yakından bakıldığında, üretim ilişkilerini merkezine almayan ve bu nedenle sınıf çelişkisini perdeleyen bir yaklaşımın parçası oldukları görülür.
Güvencesizlik sınıfı tanımlar mı?
Precarious (güvencesiz) ve proletarya kavramlarının birleştirilmesiyle oluşturulan prekarya son dönemin en dikkat çekici ve en çok tartışılan kavramlarından biridir. Prekarya güvencesiz, geçici, düzensiz işlerde çalışan, işsizlik ile istihdam arasında gidip gelen geniş bir emekçi kitlesini tanımlamak için kullanılıyor. Bu adlandırma, 2000’li yıllarda derinleşen ve yaygınlaşan güvencesizlik deneyimini açıklama iddiasındadır. Bu yönüyle, kapitalizmin güncel görünümüne dair önemli bir olguya işaret ettiği söylenebilir. Ancak sorun bu olgunun nasıl kavramsallaştırıldığı ve hangi siyasal sonuçlara bağlandığıdır. Prekarya, proleteryayı ikame etme isteği ve tehlikesini içermektedir, bu da teoriyi sınıf mücadelesinden uzaklaştırmakta ve siyasal ufku kapitalizmin içine hapsetmektedir. Bu önermeyi yakından inceleyelim.
İlk olarak prekarya işçinin istihdam biçimini, proletarya ise nesnel üretim ilişkilerini temel alır. Prekarya sınıfı üretim ilişkileri üzerinden değil, istihdam biçimleri üzerinden tanımlar. Diğer bir deyişle işçinin üretim araçlarıyla kurduğu ilişkiyi değil, işinin niteliğini esas alır. Oysa Marksist gelenekte sınıf, tam da bu ilişki üzerinden tanımlanır. Üretim araçlarına sahip olmayan ve yaşamını sürdürebilmek için emek gücünü satmak zorunda olanların oluşturduğu tarihsel bir konumdur proletarya. Bu kavram yalnızca belirli bir işte çalışanları değil, işsizleri, geçici çalışanları, güvencesizleri, hatta gelecekte işçi olacakları da kapsar. Çünkü belirleyici olan, bireyin mevcut işi değil, kapitalist üretim ilişkileri içindeki konumudur.

Prekarya sınıfı değil, onun belirli bir tarihsel momentte aldığı biçimi ifade eder. Kapitalizm, tarih boyunca farklı istihdam rejimleri üretmiştir: Fordist dönemin görece güvenceli ve örgütlü işçiliğinden, neoliberal dönemin esnek ve parçalı çalışma biçimlerine kadar uzanan çeşitlilik söz konusudur. Ancak bu çeşitlilik, sınıf ilişkilerinin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tam tersine, bu ilişkilerin farklı biçimler altında yeniden üretildiğini gösterir. Dolayısıyla yeni bir kavram üretmek için yeni bir ilişki gerekir; oysa burada değişen şey ilişki değil, onun görünümüdür.
Sosyalizme karşı radikal demokrasi
İkinci olarak prekarya kapitalizmin bir dönemine referansla tanımlanırken, proletarya kapitalizmin tarihsel gelişimini ve ürettiği çelişkili nesnel pozisyonları açıklamak için vardır. Prekarya özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı’da ortaya çıkan refah devleti uygulamalarının çözülmesiyle birlikte, emekçilerin kaybettiği haklara işaret eder. Bu bağlamda, prekarya üzerinden kurulan siyasal ufuk da kaçınılmaz olarak bu kayıpların telafi edilmesine indirgenir. Yani hedef, kapitalizmin daha “insani” bir formuna geri dönmektir. Oysa proletarya kavramı kapitalizmin tarihsel sınırlarını aşan bir yaklaşıma sahiptir. Sınıf mücadelesini yalnızca hak arama mücadelesi olarak değil, bir düzen değişikliği mücadelesi olarak kavrar.
Son olarak prekarya radikal demokrasiye işaret eder, daha ötesine değil; proletarya ise devrimci sosyalist bir ufka sahiptir. Proletarya kavramı sınıf savaşının ilerletici gücü ve tarihin dönüştürücü öznesinin uygun adına denk düşer. Kavram bütün farklılıklara rağmen ortak olana gönderme yapar. Proletarya, siz onu tanımasanız bile oradadır. Prekarya ise bütün ortaklıklara rağmen farklı olanı öne çıkartır. O, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti dert etmeden gelişen bir “çoğulculuğun” ve kimliklerin akışına kapılmış “rastlantısallığın” işçi-işveren ilişkisine uygulanmış haline karşılık gelir.

Kavramlar hiç masum değil
Bugün işçi sınıfının yapısında önemli değişimler yaşandığı inkar edilemez. Büyük sanayi işletmelerinin çözülmesi, esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, dijitalleşme ve otomasyon süreçleri, emek süreçlerini köklü biçimde dönüştürüyor. İşçiler artık aynı mekanlarda, aynı zamanlarda bir araya gelemiyor, örgütlenme imkanları zayıflıyor, kolektif deneyimler parçalanıyor. Ancak bu tablo sınıfın ortadan kalktığını değil, yeni biçimler altında varlığını sürdürdüğünü gösteriyor. Tam da bu nedenle, sosyalist siyasetin görevi bu değişimleri doğru analiz etmek ve yeni örgütlenme biçimleri geliştirmektir. Değişeni mutlaklaştırarak sürekliliği gözden kaçırmak, teorik bir hataya olduğu kadar siyasal bir çıkmaza da yol açar.
“Kavramlar masum değildir” derken kastedilen tam da budur. Prekarya yeni bir adlandırma değildir, aynı zamanda belirli bir teorik ve siyasal yönelimin ifadesidir. Sınıf mücadelesini geri plana iten, kapitalizmin sınırları içinde kalan bir perspektifi meşrulaştırır. Bu nedenle, “ezber bozucu” olduğu iddiasıyla sunulan bu tür kavramlardan uzak durmak gerekir.
Konu basit bir terminolojik tercih değildir. Hangi kavramı kullandığımız, nasıl bir siyaset kuracağımızı belirler. Prekarya diyerek yola çıkan bir hat, kaçınılmaz olarak reformist bir sınır içinde kalır. Proletarya, bugün çalışma biçimleri, mekanları ve zamanları parçalanırken gelecek kaygıları ortaklaşanlardır. Sendikalı, güvenceli sanayi proletaryasından farklı bir örgütlenme ve siyasallaşma süreci deneyimleseler de, proleterler egemen bir halk olarak örgütlenme taleplerini ortaya koymak durumundadır. Söz konusu talepleri içeren metin “Sevgiler, Prekarya” mahlasıyla bitirilemez.
Sonuç olarak, proletaryanın devrimci potansiyelini açığa çıkarmak zorundayız. Emekçilerin egemen bir halk olarak örgütlenmesini hedefleyen bir siyasal hattı yeniden kurmak, sosyalizmi bugünün somut mücadelesi haline getirmekten geçiyor. Çünkü sınıfın adıyla oynandığında gerçeklik değişmez ama sınıfın örgütlü gücü sahneye çıktığında tarih değişir. Dolayısıyla, kavramların yarattığı sis dağıldığında geriye kalan tek gerçek, proletaryanın devrimci siyaseti kurma gücüdür.
Ortaklaşa dergisinin 8'inci sayısı, İşçi sınıfı dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, sermaye birikiminin merkezindeki işçi sınıfının tarihsel rolü, sınıf kimliğini belirsizleştirme çabaları ve Türkiye’de emekçilerin örgütlenmesinin önündeki engeller masaya yatırıldı.