İşçi sınıfı: ‘Uygar’ toplumun ‘barbarları’
Nevzat Evrim Önal
Bu yazıya başlık olan nitelemeyi Marx, Ludwig Feuerbach’a yazdığı bir mektupta kaleme aldığında sene henüz 1844’tü; Komünist Manifesto’ya dört, Kapital’e yirmi üç yıl vardı. “Her durumda” diyordu Marx, “Tarih, insanlığın kurtuluşunun eylemsel unsurunu uygar toplumumuzun bu ‘barbarlarında’ hazırlıyor.”
Öyle bir tarihsel kesitte yaşıyoruz ki, artık yalnız barbar değil uygar kelimesini de tırnak içine almak gerekiyor. Öte yandan insanın insan üzerinde egemen olmasına dayalı her uygarlık böyle çöker: İnsanlıktan çıkmış bir çürüme içinde ve sonunda, “barbar” bellediğinin, barbarlaştırdığının ayakları altında.
Bugünün dünyasına baktığımızda umudumuz kırılıyorsa, geleceği sadece karanlık görüyorsak, bunun sebebi kurtuluşu yanlış yerde, eskinin güzelliklerinin yeniden kuruluşunda aramamızdandır. Oysa kurtuluş, eskimiş, çürümüş, artık insanlığın işine yaramayan dünya düzeni yıkılıp, yerine yeni ve daha güzel bir dünya kurulduğunda gelecek.
Marx, kendi aydın yolculuğunun başında, bu yıkım ve kuruluşun işçi sınıfı tarafından gerçekleştirileceğini saptamış ve hayatını bunun teorisini geliştirmeye adamıştı. İşçi sınıfının bu devrimci rolü 20. yüzyıl boyunca genel kabul gören bir olguydu. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından bu yana ise yalnızca düzenin gerici ideolojileri tarafından kesintisiz bir propagandayla yadsındığı için değil, devrimciliğini yitiren solcular tarafından bol bol romantize edilip sulandırıldığı için de inandırıcılığını kaybetti.
Oysa insanlığın başka bir kurtuluş yolu yok ve Marx, işçi sınıfının kim olduğunu da, neden tek devrimci sınıf olduğunu da onun kaslı kolları veya delici bakışlarına değil, içinde yaşadığımız kapitalist toplumun gelişim sürecinde yerleştiği ekonomik ve politik konuma bakarak saptıyordu.
Umut için aynısını yapmalıyız. Gelin, başlayalım...
Önce sömürgelere çöktüler
Kapitalizm 16. yüzyıldan itibaren, çok özgün tarihsel koşullarda ortaya çıktı. Avrupa krallıkları ile bunların sömürgeleri arasındaki ticaret, burjuvazinin en güçlü temsilcileri olan tüccarları hızla zenginleştiriyordu. Ne var ki ticaretin kendisi zenginlik yaratmadığı (ve para henüz yoktan var edilmediği, altın ve gümüş miktarına bağlı olduğu) için, Avrupa’nın sürekli sömürgelere doğru cari açık verdiği bu ticaret rejimi sadece sömürgeleri değil buralardan tüccarların getirdiği egzotik malları satın alan Avrupalı egemenleri de yoksullaştırıyordu. Kraliyetler fermanlarla sömürgelerden getirilen malların fiyatlarını düşük tutsa da, Avrupa ülkelerinin ve sömürgelerinin ayrı birer üretim birimi olarak çalıştığı, aralarındaki ilişkinin yalnızca ticaretle kurulduğu bu model sürdürülebilir değildi.
Öte yandan, sömürge mallarının fiyatlarının baskılandığı bu ortam, bu malların Avrupa’da işlenmesi durumunda düşük maliyetler anlamına geliyordu. Sömürgelerden başta pamuk olmak üzere tarımsal hammaddeler ithal edilmeye ve bu coğrafyalardaki üretimin de zorla buna uyarlanmaya başlaması çok büyük bir dönüşümün ilk adımı oldu. Britanya İmparatorluğu’nun 1757’de Hindistan’da tam anlamıyla sömürge yönetimi kurmasıyla 1760’tan itibaren İngiltere’de sanayi devriminin hız kazanması tesadüfen birbirini izleyen olgular değildi. İngiliz burjuvazisi ucuz ve bol hammadde bulmuştu ancak bu kaynak, ancak merkezde işlenme olanağı yaratılırsa değerlendirilebilirdi. Zenginleşmeye devam edebilmek için hiç durmadan, hep daha hızlı, daha fazla ve daha ucuza üretmek zorundaydılar.
Ne var ki ortada henüz “fabrika” denen şey yoktu. Elde olan, çırakların günün birinde usta olmak için çalıştığı, ustaların da becerileriyle üretim sürecini ellerinde tuttuğu birkaç kişilik zanaat atölyeleriydi. Bu üretim sistemi dönüştürülmeden kitlesel üretim mümkün değildi.

Köyden şehirlere getirdiler
Sanayi devrimiyle birlikte üretimin giderek daha karmaşık ve insanın beden gücüne ihtiyaç duymayan buharlı makinelerle yapılmaya başlaması zanaatkârı iflasa sürükledi; zira bir kişinin bedensel gücüne ve edinmesi yıllar süren becerilerine dayalı üretim yapan atölyenin fabrikanın üretim hızı ile rekabet etmesi mümkün değildi.
Ama kapitalizmin yerleşik hale gelişi sadece bununla olmadı. Değerlendirilmesi gereken üretim potansiyeli öyle büyüktü ki tüm makineleşmeye rağmen patronlar halen büyük miktarda emeğe, ama bundan da öte, üretimde yaşanan dönüşüme uyum sağlamış yeni tipte bir emekçi insana ihtiyaç duyuyordu. Makinelerin basitleştirdiği işleri durmaksızın, makinenin bir dişlisi gibi yapacak ve ürettiği değerden daha düşük ücret alarak makine sahibine kâr sağlayacak bu yeni insan, işçiydi.
Bu öyle ağır bir çalışma biçimiydi ki insanlar ancak geçinmek için başka çareleri kalmadığında böyle çalışırdı. Bu yüzden, artık devleti de kontrol eder hale gelmiş İngiliz patronlar insanlara başka çare bırakmadı: 1773’te çıkarılan Çitleme Yasası ile köylülerin kendilerini geçindirmek için ortaklaşa kullandığı sahipsiz topraklar hızla özel mülke dönüştürülmeye başladı. Bunun sonucunda kırda geçinemez hale gelen “fazla nüfus” ve ortaya çıkan büyük çiftliklerle rekabet edemeyip iflasa sürüklenen küçük köylüler topraktan koptu; kentlere göçüp, fabrikalarla rekabet edemeyip işsiz kalan zanaatkârlara katıldı.
Egemenler bununla da yetinmedi ve “serseriliği”, yani sokakta yaşamayı, dilenmeyi, hatta borcunu ödeyememeyi suç saydılar. Serseriler küreğe mahkûm ediliyor, borcunu ödeyemeyenler sömürgelere sürülüp zengin çiftçilere kiralanıyor ve borcunu ödeyene kadar köle gibi çalıştırılıyor, bu cezalardan firar edenler yakalandığında idam ediliyordu.
Kapitalistler işçi sınıfını böyle yarattı: İnsanları mülksüzleştirerek, geçim olanaklarını yok ederek ve karınlarını doyurabilmek için ellerinde kalan, bedenlerinden ayrılamayacak tek şeyi, emek güçlerini satmak zorunda bırakarak.

İşçiyi işçi yapan...
İşçiyi işçi yapan güçlü kolları değildir. Aksine, makineleşme insanın fiziksel gücüne olan ihtiyacı azaltır ve daha güçsüz bireyleri (bilhassa çocukları) de işçileştirir.
İşçiyi işçi yapan becerileri de değildir. Aksine, bir iş için gereken beceriler az bulunuyor ve zor kazanılıyorsa, bu durum o becerilere sahip işçilere büyük bir pazarlık avantajı sağladığı için, patronlar ya o becerileri yaygınlaştırıp olağanlaştırmaya çalışır ya da mühendislerine o becerileri gereksiz hale getirecek makineler tasarlatır. Kapitalist gelişmenin en temel prensiplerinden biri budur: Makine karmaşıklaşırken iş basitleşir. Böylelikle işçi bir makine operatörüne dönüşür ve kolaylıkla işten çıkarılıp yerine bir başka işçi alınabilir hale gelir.

İşçiyi işçi yapan çalışıyor olması bile değildir. Patronlar işçilerin bir bölümünü hayatlarını tüketircesine çalıştırırken, bir bölümünü de işsiz bırakır. İşsiz ve geçinmek için iş bulmak zorunda olanlar, çalışıyor olanların sırtındaki en büyük kırbaçtır. Dolayısıyla işçi de ancak böyle tanımlanabilir: Geçinmek için emeğini başkasına satmak zorunda olan, başkaca bir geçim olanağına (yani kendi sermayesine) sahip olmayan herkes işçidir. Yani sadece fabrikada makine başındakiler değil, fabrika kapısının önünde bekleyenler, işçi olabilmek için okula giden çocuklar, işçi kocasının getirdiği yevmiye ile tencere kaynatan ve o işten atılırsa kendisi de iş aramak zorunda kalacak olan kadınlar... Neredeyse her biri bir diğerinin yerine çalıştırılabilecek bu insanlar, hep birlikte işçi sınıfını oluşturur.
Bu yüzden “işçi sınıfı” sözü bir politik retorik değildir, bu insan yığını ancak bir sınıf olarak hep birlikte kurtulabilir. Bireysel ya da grupsal her kazanım ancak başka işçilerin zararına ve geçici olacaktır.
Neden 'Mezar Kazıcı'
Neredeyse iki asır önce Marx, sefalet içerisinde yaşayan işçilere bakıp onların kolektif emeği ve eyleminde insanlığın kurtuluşunu gördüğünde, aşağı yukarı aynı yıllarda aynı insanlara bakıp her birinde tek tek vakar ve asalet gören Victor Hugo’dan başka bir gözlük takıyordu. Komünist Manifesto’da burjuvazinin işçi sınıfını yaratırken kendi sonunu hazırladığını, kendi “mezar kazıcılarını” ortaya çıkarttığını vurgulaması bundandı: Kapitalist üretim sadece kârlı olduğunda sürdürülebilirdi ve kâr ancak işçinin emek gücünün yaratacağı değerden daha ucuza satın alınması, yani sömürülmesiyle mümkündü. Dolayısıyla işçi ne kadar ucuza çalıştırılırsa kâr o kadar yüksek oluyordu. Öte yandan, tek bir patron işçiyi ezdiğinde sorun olmuyordu ama burjuvazi hep beraber işçileri boğaz tokluğuna çalıştırdığında üretilen mallar satılamaz hale geliyor, kriz çıkıyordu. Dahası, işçiler de sefalete razı olmuyor, sermayedar sınıf zenginleştikçe eşitsizliğe seyirci kalmıyor, daha yüksek refah düzeyi için mücadele ediyordu.

Bunun karşısında burjuvalar daha da fazla makineleşmeyi, olabildiğince az işçi çalıştırarak üretim yapmayı bir çare zannediyordu, ama makineler bütün diğer mallar gibi kullanıcısını değil üreticisini zengin etmek için tasarlanıyordu. Makine üreten patron, ürettiği makinenin onu kullanacak patrona ne fayda sağlayacağını bildiği için, fiyatını da ona göre koyuyordu. Özetle, burjuvalar işçileri sömürüp zengin olabiliyor ama makineleri sömüremiyordu. İşçileri sömürmeden sermaye biriktirmenin tek yolu başka bir sermayedarın sermayesine çökmekti ve bu, dünyadaki toplam sermayeyi büyütmüyordu.
Bugüne dek birikmiş zenginliğin her kuruşunu işçi sınıfı yarattı. Ne var ki sermayedar sınıf asla elindekiyle yetinemez, hep daha fazla sermaye biriktirmek zorundadır. Bu yüzden işçi sınıfına olan ihtiyacı asla bitmeyecek. Daha önemlisi ise şu: İşçi sınıfı, sermaye birikiminin anahtarını elinde tutuyor ve düzene karşı ayaklanması aynı zamanda sermayenin birikemez hale gelmesi demek. İşçi sınıfının mümkün olan tek devrimci sınıf olması bu pozisyonundan kaynaklanıyor.
Yüzlerce yıllık sömürü
Marx’tan bu yana kapitalizmin gelişim ve dönüşümünde ortaya çıkan her yeni fenomen Marksist teorinin sorgulanmasına vesile oldu, ancak zaman içerisinde yaşanan her dönüşümün “kitaba uygun” olduğu görüldü. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından bu yana geçen yaklaşık kırk yılda da “işçi sınıfının bittiği”, “sanayi sonrası topluma geçildiği” ve benzeri pek çok iddia ortaya atıldı, bunların teorileri, daha doğrusu “anlatıları” yazıldı.

Ne var ki işçi sınıfının nüfus içindeki payı azalmak şöyle dursun, arttı. Emek-sermaye çelişkisi hiç ortadan kalkmadı, aksine sanayi devrimi günlerine göre çok daha şiddetlendi. Bugün dünyada bir avuç sermayedar, milyarlarca insanın toplamından daha zengin. Her biri her gün milyonlarca insanın kazandığından daha fazla para kazanıyor. İnsanlığın çok büyük bir bölümü, uygarlıktan ve onun tüm zenginliklerinden dışlanmış, gereksiz bir yoksulluk içinde, sermayedar sınıfın hırsının yaratacağı bir sonraki felaketi bekliyor.
Bu karanlık tabloyu ancak her biri tek tek hiçbir güce sahip olmayan işçilerin sınıfça ayaklanması değiştirebilir. Şairin dediği gibi, “Sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş olur; bir şafak vakti, karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman...”
Ortaklaşa dergisinin 8'inci sayısı, İşçi sınıfı dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, sermaye birikiminin merkezindeki işçi sınıfının tarihsel rolü, sınıf kimliğini belirsizleştirme çabaları ve Türkiye’de emekçilerin örgütlenmesinin önündeki engeller masaya yatırıldı.