Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
1

1 Mayıs, Sömürü, Sınıftan Kaçış, Grev, NATO, Küba, İBB Davası, Okul Saldırıları, Yapay Zeka

NATO Türkiye’yi koruyor mu?

İncirlik Üssü'nde ABD askeri ve köpeği

Engin Solakoğlu

Yayın Tarihi: 10.05.2026 , 10:36 "0 dakikalık okuma süresi"
Güncelleme Tarihi: 10.05.2026 , 16:08
ABD ve İsrail’in İran’a dönük saldırısı, kaynağı belirsiz kimi füzelerin Türkiye’ye yöneldiğinin ancak NATO tarafından engellediğinin açıklanması gibi gelişmeler ülkemizin NATO ile ilişkisini bir kez daha gündeme getirdi. NATO’cular bu uluslararası terör örgütünün Türkiye’yi koruduğunu iddia ediyor. Ancak gerçek çok farklı...

NATO, açık ismiyle Kuzey Atlantik İttifakı’nın kuruluş tarihi 4 Nisan 1949. Türkiye’nin NATO’ya resmen üyeliği 18 Şubat 1952’de gerçekleşti. Bununla birlikte Türkiye-NATO ilişkilerini değerlendirirken takvimleri biraz daha geriye almakta yarar var. 
Türkiye düzeninin ABD öncülüğündeki Batı sermayesiyle bütünleşme ihtiyacının siyasi ve askeri alana taşınması bakımından kilit tarih 5 Nisan 1946. Tam da seksen yıl öncesi. Missouri zırhlısının İstanbul’a geldiği gün. 

Soğuk savaşın başlangıç günlerinde Türkiye sermayesinin ve iktidarının bir Sovyet tehdidi uydurduğu günlerde yapılan bu ziyaret aslında o zamana kadar Türkiye’yle pek de ilgilenmeyen ABD’nin siyasa yapıcılarının nihayet ikna edildiği anlamını taşır. Amerikan askeri gücü  Türkiye’ye ayak bastıktan altı yıl sonra Türkiye, Yunanistan’la aynı tarihte  NATO üyesi olur. Bunun gerçekleşmesi için  kapitalizme sadakatini kanıtlaması ve ABD’nin Kore yarımadasında başlattığı antikomünist savaşa asker göndermesi gerekir. 

İdeolojik hazırlık

Türkiye NATO’ya, NATO da Türkiye’ye adım atarken yapılan hazırlık askeri veya fiziki alanla sınırlı kalmaz. Akılların da hazırlanması gerekir. Missouri ve NATO’ya üyelik sonrası örgüt Türkiye halkı bakımından ABD ile özdeş görülür. Amerikan “kültürü”nün ülkede sinema, radyo ve diğer sanat kollarıyla birlikte akademyada da yaygınlaştırılması, o ana kadar medeniyeti “Avrupa” olarak algılayan bakışın da dönüştürülmesi gerekir. 

NATO’nun Türkiye’nin emekçi halkına benimsetilmesi için zaman içinde çeşitli mitler inşa edilir. Bunlardan ilk dönem en yaygın olarak başvurulanı Türkiye’nin olası bir Sovyet işgalinden NATO üyeliği sayesinde kurtulduğu hikâyesidir.

Missouri Zırhlısı İstanbul’da, 1946

II. Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin “tarafsızlığı” hep övgü konusu olmuştur. Gerçekten Türkiye savaşa girmeyerek büyük bir yıkımdan kurtulmuştur ama savaş boyunca uygulanan politikaların “tarafsızlığı” bir hayli su götürür. Yönetici sınıflarda Alman hayranlığı yaygındır. Bu, platonik bir hayranlığın ötesinde Almanya’nın savaş için ihtiyaç duyduğu krom gibi madenlerin satışıyla somutlaşır. Bir başka mesele ise 1936’da imzalanan ve SSCB’nin de desteğiyle Türkiye’ye Boğazlar üzerinde tam egemenlik sağlayan Montrö Sözleşmesi’ni Ankara’nın zaman zaman Almanya lehine esnetmesidir.

Barbarossa harekâtını takip eden dönemde su yüzüne çıkan motivasyon ise SSCB’nin hızla dağılması beklentisidir. Türkiye’de palazlanmaya başlayan sermaye düzeni, böyle bir gelişmeyi, ülkedeki emekçi sınıfların güçlenmesini engelleyecek  ve iktidardan pay alma beklentisini tümüyle ortadan kaldıracak “hayırlı” bir sonuç olarak  görür. İktidar içinde bir grup da Sovyetler’in dağılmasıyla “özgürleşecek” Türk kökenli halklar üzerinden bir Turan hayali kurmaktadır. Türkiye sermaye düzeni sınıfsal ve jeopolitik gerekçelerle yumurtalarını SSCB’nin çöküşü sepetine yerleştirir. Nazi Almanya’sı da boş durmaz. Alman ordusu aldığı Sovyet esirlerinden Türk ve Müslüman kökenlileri ayrı bir silahlı güç olarak örgütlemeye çalışırken Türkiye’yi yönetenler heyecan içinde bu girişime omuz verirler.

‘Boğazları talep ettiler' yaygarası

Bu girişimlerin Türkiye’nin savaş dışı konumuyla ve tarafsızlık iddiasıyla örtüşmediği açıktır. SSCB savaş bittiğinde Boğazlar Rejiminin Karadeniz’in güvenliğini sağlayan hükümlerinin Türkiye tarafından uygulanmamasını gerekçe göstererek iki ülke arasındaki Dostluk ve Tarafsızlık paktının on yıl süreye otomatik olarak uzatılması mekanizmasını işletmez ve yeni bir anlaşmanın imzası için görüşme talep eder. İki taraf arasındaki görüşmeler sırasında, Türkiye’nin “Almanya’ya karşı direnemezdik” bahanesine karşılık, eğer “bu konuda yetersiz olduğunuzu düşünüyorsanız Boğazları birlikte savunabiliriz” fikrini ortaya atar. Bu resmi bir öneri değildir ama Türkiye sermaye düzenine “Boğazları talep ettiler” yaygarasıyla  İngiltere ile ABD’nin kapılarını aşındırma olanağı sağlar. Sonuç olarak ortada iddia edildiği çerçevede resmi bir toprak talebi de, saldırma tehdidi de yoktur ama oyun sahneye konmuştur.  

ABD ile ittifak ve NATO üyeliği Türkiye’yi Sovyetler Birliği’nin işgalinden korumuştur masalının özü budur. İleriki yıllarda ortaya çıkan NATO savaş planlarında savunma hattı olarak Toros dağlarının belirlenmiş olması, yani ülke topraklarının dörtte üçünden fazlasının NATO tarafından savunulmasının planlanmadığı gerçeği dahi bu masalın tekrar tekrar anlatılmasını engellemez.

ABD Eski Başkanı Bush 2004’te NATO zirvesi için İstanbul’da

5. Madde gerçekten güvence mi?

İrdelenmesi gereken bir NATO mitosu da 5. Madde’dir. Kuzey Atlantik İttifakı’nı kuran Washington anlaşmasının 5. Maddesi’nin tam metninin ilk paragrafı şöyledir:

“Taraflar, Avrupa veya Kuzey Amerika’da bir veya daha fazla tarafa yönelik silahlı bir saldırının, tüm taraflara yönelik bir saldırı olarak kabul edileceği konusunda mutabıktır ve dolayısıyla, böyle bir silahlı saldırı meydana gelirse, her biri, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesiyle tanınan bireysel veya kolektif öz savunma hakkını kullanarak, saldırıya uğrayan Taraf veya Taraflara derhal, bireysel olarak ve diğer Taraflarla birlikte, Kuzey Atlantik bölgesinin güvenliğini yeniden sağlamak ve korumak için gerekli gördüğü eylemleri, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere, gerçekleştirerek yardımcı olacağı konusunda mutabıktır.”

Bu hüküm bugüne dek sadece 11 Eylül New York saldırısını müteakip Afganistan’a yönelik NATO işgali bağlamında ABD’yi korumak için işletilmiştir. 

Bu arada, 5. Madde’nin içinde yer alan “gerekli gördüğü eylemleri” ifadesi, ittifak üyelerini savaşa doğrudan dahil olma konusunda serbest bırakmaktadır. Bu yönüyle otomatik bir güvence sağlamaktan uzaktır ve politik/konjonktürel sebeplerle hayata geçmemesi mümkündür. Somutlaştırırsak Türkiye’nin ittifak dışı bir devletin veya 11 Eylül örneğinde olduğu gibi örgütün saldırısına uğraması halinde, diğer üyeler kolaylıkla “Gerekli önlemleri aldık ve o devlete/örgüte karşı ticari ambargo uygulayacağız” diyebilirler.


NATO Montrö’den memnun mu?

Doğrudan NATO’yla ilgili olmamakla birlikte aynı çerçevede tartışılan bir diğer konu da Montrö Sözleşmesi’dir. AKP iktidarının son hamleleri sözleşmenin NATO lehine esnetilmesi eğiliminin güçlendiğini göstermektedir. “Montrö delinemez, biz ne dersek o olur” söylemi bu kaygıları giderecek nitelik taşımaz.

Montrö gibi teknik unsurlar barındıran anlaşmaların hükümleri zaman içinde kapsayıcılık özelliklerini yitirebilirler. Uluslararası anlaşmalar ve sözleşmeler sadece ana metinle var olmazlar. Bunların bir de özü veya ruhu bulunur. Montrö’deki gemi tipleri, tonaj sınırlamaları gibi unsurlar demode de olsalar, sözleşmenin ruhu, özü, ana maksadı değişmez.

Montrö Marmara ve Boğazlar Sözleşmesi’nin ruhu ev sahibi ülke, Karadeniz’e kıyıdaş ülkeler ve diğerleri ayrımıdır. Bunların yetki, sorumluluk ve hakları arasında net bir hiyerarşi vardır. Türkiye NATO ülkesi olduğu için, sözleşmeyle tanımlanan Boğazlar üzerindeki hak ve yetkileri NATO üyelerinin tamamına veya NATO’ya devredilmiş olmaz. Keza Karadeniz’e kıyısı bulunan diğer iki NATO ülkesinin sözleşmeden kaynaklanan hak ve çıkarları otomatik olarak NATO’nun kıyıdaş olmayan diğer ülkelerine ait hale gelmez.

Ancak anlaşma ve sözleşmelerin dayandığı ana temel “iyi niyet” ilkesidir. Herhangi bir dış baskı veya iç hesapla iyi niyetten uzaklaşan yöneticiler, yukarıda II. Dünya Savaşı’na dair bölümde uzun uzun anlattığımız gibi, Montrö’yü esnetebilirler. 
Bu yüzden de, NATO’nun Türkiye’yi korumadığı, aksine giderek emperyalist savaşlara  ittiği gibi, Montrö’nün metni de Türkiye’yi koruyan bir duvar değildir. Türkiye’yi bunlar değil, halkın çıkarlarını gözeten ve emperyalist hesapları bu coğrafyanın dışına itebilen bir iktidar korur.

Montrö Sözleşmesi görüşmeleri

Üsler kimin?

Türkiye’de NATO’ya bağlı İncirlik Hava Üssü, İzmir Kara Komutanlığı ve Malatya Kürecik Radar Üssü gibi ana tesislerin yanı sıra, çeşitli radar ve lojistik merkezleriyle birlikte 20’den fazla askeri tesis bulunmaktadır. Ancak tam sayı bilinmemektedir. Siyasi konjonktüre bağlı olarak Türkiye sermaye düzeni kimi zaman bu üsleri sadece NATO üssü, kimi zaman ABD üssü, kimi zaman ise TSK üssü olarak tanımlamaktadır. 

Yabancı askeri üslerin Türkiye’deki varlığı ve işleyişinin hukuki zeminini SOFA (Status of Forces) düzenlemeleri oluşturur. SOFA bir ülkede yabancı askeri personelin konuşlanması durumunda, bu personelin ve mülklerinin hukuki statüsünü, yasal haklarını, vergi yükümlülüklerini ve ev sahibi ülke ile ilişkilerini düzenleyen bir uluslararası anlaşma türüdür. 

Öncelikle bu zeminde faaliyet gösteren üsler Türk üssü sayılamaz, zira bunlar, yabancı personelin yasal hak ve yükümlülükleri bakımından Türkiye toprağı değildir. Bunun somut kanıtı üslerde görev yapan personelin işlediği herhangi bir suçun mensup olduğu ülke hukukuna göre değerlendirilmesidir. Basitleştirirsek, Türkiye’de turist olarak bulunan bir Amerikalının suç işlemesi durumunda Türk hukuku uygulanır ancak üslerde görevli bir ABD askeri için bu durum geçerli değildir. Bu gerçek ortadayken, Türkiye’de ABD ve NATO’ya verilen üslerin Türk üsleri olduğu söylenemez.

Bizim kontrolümüzde denilen üslerde ne tip silahların bulunduğunun bilinmediği, dolayısıyla Türkiye’nin bunların kullanımı konusunda söz hakkının olmadığı da tarihsel bir gerçekliktir. Halkımız yaşadığı ülkede nükleer silahlar bulunduğunu, bunların ABD üslerinde tutulduğunu 1962 yılında yaşanan Küba Füze krizine ilişkin belgelerin açıklanmasıyla yaklaşık 40 yıl sonra öğrenebilmiştir. SSCB ile ABD’nin karşılıklı restleşmesinin ardından İncirlik Üssü’nde bulunan nükleer başlıklı Jupiter füzeleri geri çekilmiştir. Bunların yerine daha modern nükleer füzelerin yerleştirildiği ABD kaynaklarınca açıkça dile getirilmektedir. Dünya çapında nükleer silahlanmayı izleyen bazı bağımsız kurumlar, Adana İncirlik Hava Üssü’nde ABD’ye ait 20 ila 50 adet B61 stratejik ve taktik nükleer bombanın bulunduğunu tahmin etmektedir. Ancak bu bilgi ne doğrulanmakta ne de yalanlanmaktadır. O halde, üzerinde denetimimizin bulunmadığı nükleer silahların tutulduğu bu üsler Türk üsleri değildir. 

İncirlik Üssü'nden bir kare

NATO'dan çıkmak felaket mi?

“Bizi NATO koruyor” masalının belirli bir noktadan itibaren “NATO’dan çıkarsak bize NATO saldırır” argümanına evrilmesi de bir başka dramdır. Bu önerme, Türkiye’nin aslında kendisine düşmanlık besleyen bir örgütün üyesi olduğunun itirafıdır. Sadece bu olgu bile NATO’yu Türkiye’den Türkiye’yi NATO’dan çıkartmak için yeterli sebeptir. 

Öte yandan Türkiye’nin NATO’dan çıkması örgüte ağır darbe vuracak, tam anlamıyla kanadını kıracaktır. NATO’nun topyekûn veya Yunanistan’ı kullanarak Türkiye’ye  saldıracağı iddiası da temelsizdir. Türkiye büyüklüğünde ve niteliğindeki bir ülkeye saldırının maliyeti çok ağır olur. Kendi içinde birçok konuda anlaşmazlık yaşayan ve birlikte hareket etmekte zorlanan NATO’nun Türkiye’ye saldırmaya kalkışması son derece düşük bir ihtimaldir.

Türkiye, NATO’ya yılda yaklaşık 90 milyon avro tutarında katkı yapmaktadır. Buna karşılık NATO’nun bütün üye ülkelere sağladığı toplam 1,7 milyar avroluk  altyapı fon havuzundan yararlanma hakkına sahiptir. Bu havuz Türkiye’de NATO kapsamında yürütülen havalimanı, radar tesisleri, uçak hangarları gibi projeler için fon sağlar. Buna karşılık Türkiye, NATO kuralları gereği  GSYİH’nın en az yüzde 2’sini askeri harcamalara ayırma yükümlülüğü altındadır. ABD Başkanı Trump’un baskısıyla bu oran yüzde 5’e yükseltilmiştir. Türkiye’nin 2026 yılında askeri harcamalar için ayırdığı bütçe 28,9 milyar dolardır. Buraya bakıldığında Türkiye’nin NATO yükümlülüklerine uymak üzere gözden çıkarttığı kaynakların NATO’dan aldığı katkının katbekat üstünde olduğu görülmektedir.

1
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 8'inci sayısı, İşçi sınıfı dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, sermaye birikiminin merkezindeki işçi sınıfının tarihsel rolü, sınıf kimliğini belirsizleştirme çabaları ve Türkiye’de emekçilerin örgütlenmesinin önündeki engeller masaya yatırıldı.