Barış Pehlivan ile söyleşi: 'Kötülüğü bitirebilecek tek güç örgütlenme’
Söyleşi: Sunay Gedik
Belediye operasyonları yeni dalgalarla sürerken CHP için “mutlak butlan” senaryoları da yeniden tedavüle sokuldu. İBB davası görülmeye başlandı. Doğrudan seçme ve seçilme hakkının gaspı olarak da değerlendirilebilecek süreci, bu süreçte yaşananları ve seçim yasasının tartışılmayan başlıklarını Barış Pehlivan ile konuştuk.
Sunay Gedik: CHP’li belediyelere dönük operasyonlar devam ederken iktidara yakın medya da mutlak butlan senaryolarına yer vermeye başladı. İBB davasını yakından takip eden bir gazeteci olarak sen bu süreci nasıl görüyorsun, değerlendiriyorsun?
Barış Pehlivan: Aslında şunu fark etmemiz gerekiyor... Hem tek muhatap hem de tek hedef CHP değil. Onun üzerinden aslında bu memleketteki on milyonlarca insanın geleceği çalınmak isteniyor. Sanmayalım ki, o olası kayyum Ankara’daki bir binanın en üst katındaki odasında duran koltuktan ibaret. Hem Çağlayan-Silivri hattından hem de Ankara’daki o koltuk üzerinden en temel haklarımız gasp edilmek, yarınımız yakılmak isteniyor.
Haliyle buna zemin hazırlayanlar maalesef haber kanalı, gazete, gazeteci değil. Her dem olmuş ve ne yazık ki olacak propaganda merkezleri o “medya.” Ben ise böylesi süreçlerde tarihe, sosyolojiye, kitle psikolojisine bakmayı tercih ediyorum. Nefesi ve umudu oradan alıyorum.
Pek bilinmez; 12 Eylül darbecileri Atatürk ve İnönü tablolarını yaktı. CHP Genel Merkez binası mahkeme yapıldı. Hatta CHP’nin Türkiye’nin tarihiyle eşdeğer olan arşivi de darbeciler tarafından imha edildi. Ama ne oldu? Darbecilerin kapattığı CHP, aradan 11 yıl geçtikten sonra, kuruluş yıldönümü olan 9 Eylül 1992’de yeniden açıldı. Bugün Kenan Evren değil ama CHP yaşıyor. Ben elbette tarafım ama partili değilim, bununla birlikte çıplak gerçek bu.
İBB davasıyla ilgili yöneltilen, iddia edilen suçların bir kısmı AKP’lileri de kapsıyor. Alınan bir hizmetle ilgili tek yetki İBB’de değil, bu kararlar belediye encümeninde de onaylanıyor. Örneğin 2019’da İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi’nin çoğunluğunu AKP’li üyeler oluşturuyorsa bu suçlamalarda tek muhatap neden CHP?
Çünkü, her ne kadar Erdoğan’ın deyimiyle CHP o zaman “topal ördek” olsa da Türkiye’nin en büyük şehri İstanbul’u AKP’nin elinden alabilme “suçunu” işledi.
Ama sorun, bir başka soruyu daha çağrıştırdı bana: Milat neden 2019? Yani 2019’dan önce bu ülke, bu şehir, bu belediye yok muydu? Dahası, hiç mi soruşturulacak bir tarafı yoktu 2019 yani CHP öncesinin?
Düşünün, savcılar İBB iştirakleriyle ilgili belgeleri inceliyor ama sadece 2019 sonrası... Aynı zamanda AKP dönemindeki aynı iştiraklere dair suç duyuruları var, göstermelik de olsa bakmıyorlar bile yüzüne.

Yolsuzlukların ve rüşvetin tartışıldığı böyle bir ortamda yerel yönetimlerde buna uygun ortam oluşturan piyasacı anlayış ve düzenlemelerin tartışmaya açılmamasıyla ilgili ne düşünüyorsun?
Keşke şunu konuşabilseydik hakkıyla... Biliyorsun; bu davalar sürecinde en çok tartışılan isimlerden biri de Aziz İhsan Aktaş adlı kişi. Ne öğrendik bu süreçte: Aziz İhsan Aktaş bağlantılı 12 şirket 15 yılda kamu kuruluşları ve belediyelerden 594 adet ihale aldı. Bunların 121’ini CHP’li belediyeler, kalan 473’ünü AKP’li belediyelerle kamu kurumları verdi. İhalelerin yüzde 20,37’sini veren CHP’li başkanlar tutuklanırken, ihalelerin yüzde 79,63’ünü veren AKP’li belediyeler ile kamu kurumlarının sorumlularına dokunulmadı. Tamam, “neden AKP’liler hiç soruşturulmuyor” diye dağı taşı yıkalım. Ama bir yandan da CHP’li belediyelerin Aziz İhsan Aktaş gibi birine neden 121 ihale verdiğini de sorgulayalım.
AKP’yi “piyasacı” diye eleştirirken CHP’li belediyelerin kendisinin daha kamucu bir iş modelini hayata geçirmekten el çektirilmesini de tartışalım. Öyle ya, bu memlekette başka adam mı kalmadı, kamu hizmeti yapacak?
Sürece bir bütün olarak bakıldığında, seçme ve seçilme hakkının ciddi bir saldırı altında olduğunu söyleyebiliriz. Operasyonların olası Cumhurbaşkanı adaylarına, örneğin Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne yönelme ihtimali var mı?
Var. Bu soruyu yanıtlarken aklıma çiçeği burnunda İçişleri Bakanı geldi. Biliyorsun, 11 Şubat’ta bakan oldu Mustafa Çiftçi. Daha o koltuğa oturmasından iki hafta bile geçmeden hangi dosyayı incelemiş, üzerine düşünmüş de karar vermiş biliyor musun? Ankara’ya ait 6 minibüsün Karabük’e gitmesi üzerinden Mansur Yavaş’a soruşturma izni verilmesine! Adalet Bakanı’nın da İçişleri Bakanı’nın da değişmesi, Türkiye’nin seçimlere baskı yoluyla hazırlanma hamlesiydi. Özetle, bu oluyor.
Ben iktidara eskisi kadar kızmıyorum. Öfkem diri ama asıl kızmamız gerekenin, toplumsal muhalefet olduğunu düşünüyorum artık. Tamam, AKP doğası gereği tüm bu kötülükleri yaptı. Peki, sen ne yapabildin karşısında? Yeteri kadar örgütlenebildin mi, en azından örgütlenmenin korkulacak bir şey olmadığını ve hatta bu kötülüğü bitirebilecek tek güç olduğunu öğretebildin mi? Yine dönüp geldik Nâzım’a: “Demeye de dilim varmıyor ama kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”
Seçme ve seçilme hakkının gaspını konuşurken Türkiye’deki siyasi partiler ve seçimle ilgili yasalara da değinmek gerekiyor. Dünyanın her yerinde genel oy hakkını anlamsızlaştırmak için bir çaba olduğunu görüyoruz. Türkiye’de bunun en somut örneği yüzde 7 barajı. Siyasi partilere yapılan hazine yardımlarını da başka bir açıdan buraya ekleyebiliriz. Daha seçim sürecine girmeden hem birçok partinin fiilen önü kesilmiş oluyor hem de seçmenin oy verme hakkı gasp ediliyor. Ve bu konunun temelden sorgulanmamasını, neredeyse üzerinde temel bir mutabakat olmasını nasıl değerlendiriyorsun?
Çok doğru bir soru. Ve hepimizin üzerine özeleştiri yapması, “yeterince dert edip anlatabildim mi” diye düşünmesi gereken bir konu. Özgür iradenin “tatava yapma, bas geç” ve “tıpış tıpış” gibi baskılarla boyun eğdirilmeye çalışıldığı bir çeyrek yüzyıl yaşadık. Özellikle solun temel bir çözüm yolu olması yerine, “aperitif” gibi sunulması oyunuydu bu. Bu biraz da, bu söyleşi sırasında konuştuğumuz tüm konulara rıza üretimi için yapıldı, yapılıyor.
Bir de uzun süredir dert ettiğim bir nokta var. Siyaset, memleket sevgisi, yurttaşlık bilinci 4-5 yılda bir okulun içindeki sınıfa konulan sandık mıdır sadece? Bu değil. Bu olduğunu savunanlar koca Meclis’te sadece el kol indirme hareketi yapanlar aynı zamanda...
Bir süre önce Timur Soykan ve Murat Ağırel ile birlikte yeniden hapis cezası aldın. Bu kaçıncı ceza ben artık takip edemiyorum, sen edebiliyor musun bilmiyorum. Ve yine son dönemde tutuklanan gazeteciler oldu ama görülen bu baskıların gazetecilere boyun eğdiremediği...
Hakkımda bugüne kadar kaç soruşturma açıldı, kaçı davaya döndü, kaçı devam ediyor; inan ben de ipin ucunu kaçırdım. Sağ olsunlar, bu sürecin en büyük kazanımlarından biri de çok değerli avukatlarımız. Daha çok onlar takip ediyor bizim adımıza.
Bak basın tarihimize, orada baskılar kadar direnişi de görürsün. Tüm çileli yoluna rağmen mücadele eden ve ucu sivri bir kalem geleneğimiz var. Hal böyleyken, bence şu soru da yanıt bekliyor: Gazeteciler direnirken uğruna mücadele verdiği halk o gazetecilere hakkıyla sahip çıkıyor mu? Ben burada da daha fazla yan yana durmamız gerektiğini düşünüyorum.
Son olarak Ortaklaşa okurlarına söylemek istediğin bir şey var mı?
Şunu hiç kimse aklından çıkarmasın: Tüm bu kötülüklere imza atan insan sayısı toplamda yüzü geçmez. Ama onların zulmüne maruz kalan ve itiraz eden insanlar on milyonlarca. Yani demek istiyorum ki, iyi insanlar çok kalabalık. Yeter ki sol mememizin altındaki cevahire sahip çıkalım ve ortaklaşa bir dayanışma içinde olalım.
Ortaklaşa dergisinin 8'inci sayısı, İşçi sınıfı dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, sermaye birikiminin merkezindeki işçi sınıfının tarihsel rolü, sınıf kimliğini belirsizleştirme çabaları ve Türkiye’de emekçilerin örgütlenmesinin önündeki engeller masaya yatırıldı.