Emeğiyle hayatı yaratanların sinemadaki izleri
Gülcan Beyaz
Gözlerini kapitalist çağa açmış, genç bir sanat sinema. Buna rağmen kısa tarihinde, ana ya da yan karakter olarak işçilere ve mücadelelerine yer veren, onların hayatlarına eğilen çokça filme rastlamak mümkünken; bu filmlerin tamamının işçi sınıfı mücadelesini toplumsal ve tarihsel bağlamda ele alıp mücadeleye katkı koyduğunu söylemek güç. Ancak yine de sınıfın safında duran ve gelişkin bir sinema diline sahip filmlerin ve yaratıcılarının varlığı, sinemadan umudu kesmemek için bir neden olurken, işçi sınıfının bugünkü mücadelesine de güç veriyor. Bu yazı, bu filmlerden ancak çok küçük bir kısmına yer veriyor.

Potemkin zırhlısı, Sergey Ayzenştayn
1905 Devrimi’nin 20. yıldönümü için Sovyet hükümeti tarafından sipariş edilen Potemkin Zırhlısı (1925) filmi, yönetmeni Sergey Ayzenştayn’ın ikinci uzun metrajlı filmidir. Zaten, belgesel ve kısa film çalışmaları dışında yalnızca altı uzun metraj kurmaca film bırakmıştır geriye ve film kuramını anlattığı yazılı eserlerini tabii ki. Yalnızca Potemkin Zırhlısı’nı yapmış olsaydı bile, sadece Sovyet Sineması için değil, sinema sanatı için ne büyük bir değer olduğunu kanıtlamış olurdu. Keza bu film, sinemanın basit bir eğlencelik olmaktan çıkarak bir sanat formu halini almasında köşe taşı olmuştur.

Film konusunu 1905 yılında yaşanmış gerçek bir isyandan alır. Gemi mürettebatının, kötü yaşam koşullarına karşı baş kaldırması için bardağı taşıran son damla, kendilerine yemeleri için verilen kurtlu yemek olur. Mürettebatın öncülerinden Vakulinçuk’un öldürülmesiyle isyan büyür ve Odessa halkı da mürettebata destek verir. Ünlü Odessa merdivenleri sahnesi ve Çar’ın askerlerinin sivil halka açtığı ateş... Ayzenştayn’ın birbirine zıt görüntüleri bir arada kullandığı diyalektik kurgusu, filmin bu en dramatik anını izleyici için bir sıçrama tahtası haline getirir. İzleyici düşünsel olarak bir eşiği aşarken, sinema da bir sanat formu olarak kendine özgü tekniği ve dili ortaya koymaya başlar. Filmde tek bir kahraman olmaması, geniş halk kitlesinin filmin kahramanı olması da; hem sinemada yalnızca bireysel hikâyelerin değil, toplumsal olanın da estetik bir dille anlatılabilmesinin imkânları açısından hem de bir araya geldiklerinde yapabileceklerini göstermesi açısından önemli. Bir araya geldiklerinde yeni bir sanata form verebildikleri gibi yeni bir hayata da form verebildiklerinin en güzel örneklerinden biri bu. Bu sebeple tekrar tekrar izlenmeyi ve üzerine düşünmeyi hak ediyor.

Karanlıkta Uyananlar, Ertam Göreç
1960’larda yükselen işçi hareketleri Türk Sineması’nda da yansımalarını bulur ve işçi sınıfını konu edinen filmler yapılmaya başlanır. Önceki dönemlerde de ana ya da yan karakter olarak işçilerin yer aldığı hikâyeler anlatılır elbette sinemamızda. Ancak bu hikâyeler sınıf analizinden uzaktır ve işçi sınıfının koşulları yalnızca bir fon olarak yer alır. Senaryosunu Vedat Türkali’nin yazdığı, Ertem Göreç yönetmenliğindeki 1964 yapımı Karanlıkta Uyananlar filmi, işçileri bir sınıf olarak ele alıp; yaşamlarına, çalışma koşullarına ve mücadelelerine odaklanan ilk film olması bakımından sinemamızda önemli bir yere sahiptir. Filmin anlatısındaki temel çatışma; patron-işçi ilişkisi, emek mücadelesi üzerine kuruludur.

Filmde bir boya fabrikasında çalışan işçilerin hak arama mücadelesi, sendikalaşma ve grev süreci anlatılır. İşçilerin henüz ortak çıkarlarının farkında olmadıkları durumundan, hakları için örgütlenip mücadele eder hale gelmeleri yani “kendinde sınıf”ın “kendisi için sınıf” olma haline gelişi filmin ana meselesidir. Böylece işe gitmek için “karanlıkta uyanan” işçiler, “karanlıktan uyanırlar.” Filmin ardından; Bitmeyen Yol (1965), Diyet (1974), Endişe (1974), Otobüs (1974), Maden (1978), Bereketli Topraklar Üzerinde (1979), Çark (1987) gibi işçi sınıfını konu edinen filmler yapılır. Bu filmlerde daha çok kitleler halinde görmeye alıştığımız işçiler, yakın dönem sinemamızda daha çok bireysel hikâyeleri, sıkışmışlıkları, lümpenleşmeleri ve kayıplarıyla; hizmet sektöründe, inşaatlarda, ev içinde karşımıza çıkarlar. Sınıfın değil ancak sinemacılarımızın nasıl bir karanlıkta uyumaya başladıklarını anlamak için Babamın Kanatları (2016), Zerre (2012) gibi yakın dönem filmlerini yukarıda adı geçen filmlerle karşılaştırmalı izlemek anlamlı olabilir.

İki Gün ve Bir Gece, Dadenne Kardeşler
Dardenne Kardeşlerin 2014 yapımı İki Gün ve Bir Gece filmi Avrupa’daki ekonomik krizin ardından emeğiyle geçinenlerin karşı karşıya kaldığı ahlaki ve toplumsal zorlukları mesele edinir. Güneş paneli üreten küçük bir işletmede çalışan Sandra, depresyon nedeniyle izin aldığı işinde, patronun diğer işçilere Sandra’nın işini de yapmaları halinde ikramiye teklif ettiği ve kabul etmeleri halinde kendisinin işsiz kalacağı gerçeğiyle karşı karşıya kalır. Eğer Sandra iş arkadaşlarını, yapılacak olan oylamada ikramiyeye karşılık kendisini tercih etmeye ikna edebilirse çalışmaya devam edebilecektir. Sandra’nın kapı kapı dolaştığı iş arkadaşları, zor zamanında ona kapılarını mı açacaklardır, yoksa kapılarını yüzüne mi kapatacaklardır; tıpkı masaldaki karıncanın ağustos böceğine yaptığı gibi. Bu masala gereken cevap, işsizlik, kapitalizmin kişiler üzerindeki yıkıcı etkisi, dayanışma gibi benzer temaların bambaşka bir ton ve atmosferde işlendiği, Güneşli Pazartesiler (2002) filminin Santos’u tarafından verilmişti daha önce.
İki Gün ve Bir Gece filminin, depresyon, bencillik, kapitalizmin yozlaştırması gibi temaları göz önünde bulundurularak yakın dönem sinemamızdaki örnekleriyle benzer bir hatta ilerlediği düşünülebilir. Ancak Dardenne Kardeşler’in Sandra karakteri, mücadelesiyle birlikte depresyondan çıkıp hayata sarılıyor. Bu durum ve onun mücadelesine destek veren işçiler, hem sınıf mücadelesi hem de yakın dönem sinemada sınıfın temsili adına umut vesilesi oluyor.

İşçi Sınıfı Cennet Gider, Elio Petri
Sandra mücadelesiyle birlikte depresyondan kurtulurken, İşçi Sınıfı Cennete Gider (1971) filminin ana karakteri Lulu Massa parmağını kaybetmesiyle sınıf bilinci kazanır. Her iki filmin iki bambaşka karakteri sınıf mücadelesiyle iyileşir. Elio Petri’nin yönetmenliğini yaptığı İşçi Sınıfı Cennete Gider filminde ana karakter Massa, parça başı üretimin fabrikaya getirdiği zaman baskısıyla, makinalarla yarışır hale gelir. Sadece daha fazla para kazanabilmek için daha fazla üretme derdinde olan Massa, ne fabrika önünde devrim için işçileri örgütlemeye çalışan öğrencileri, ne de parça başı üretimin doğurduğu sıkıntılara karşı mücadele etmeye çalışan sendikaları dinler. Onun ilgisini yalnızca daha hızlı üretmek ve kadınlar çekmektedir. Tıpkı Chaplin’in Modern Zamanlar (1936) filmindeki gibi kendini makinanın ritmine kaptırmış, dişlilerin arasında ezilerek makinalaşmıştır. Bir gün makinaya elini kaptırır ve dişlilerin arasında gerçekten fiziki olarak da ezilir. Bu olay Massa’nın bilinçlenme sürecini başlatacaktır. Benzer bir hikâye sinemamızda da Diyet (1974) filminde işlenir. Ana karakterlerinin üretim aracı ile kurduğu ilişki, yaşanan iş kazası ve sendikal mücadele başlıklarında benzerlikler taşısa da Petri, tartışmayı işçi sınıfının güncel ve tarihsel çıkarları noktasına taşır.

Ekmek ve Güller, Ken Loach
Sinemada işçi sınıfı ile ilgili bir film listesi ne kadar sınırlı olursa olsun, kendine haklı bir yer edinecektir Ken Loach; işçi sınıfına duyduğu inancı ve güveni kaybetmeyip, sınıf mücadelesini sinemasının varlık nedeni yaparak. İşçi sınıfını tarihin öznesi olarak görür ve eninde sonunda ayağa kalkacağına güvenir. Göçmenlerin gittikleri ülkelerin işçi sınıfının bir parçası olduğunu savunan yönetmen, 2000 yapımı Ekmek ve Güller filminde, Meksika’dan yasadışı yollarla Amerika’ya giren Maya’nın ablasının yardımıyla girdiği temizlik işinde grev örgütlemesinin hikâyesini anlatır. Film adını, 1912 yılında ABD’nin Lawrence kentinde gerçekleşen grevde işçilerin kullandığı slogandan alır. Aynı slogan filmde temizlik işçileri tarafından da kullanılır ve tarihsel olaya atıfla onların kazandığını kendilerinin de kazanacaklarını söylerler. Aynı slogan James Oppenheim için de bir şiire ilham olur;
“Evet, Ekmek için savaşıyoruz ama Güller için de savaşıyoruz.
Yürürken, yürürken, Büyük Günleri getiriyoruz.”

Ortaklaşa dergisinin 8'inci sayısı, İşçi sınıfı dosya konusuyla çıktı. Bu dosyada, sermaye birikiminin merkezindeki işçi sınıfının tarihsel rolü, sınıf kimliğini belirsizleştirme çabaları ve Türkiye’de emekçilerin örgütlenmesinin önündeki engeller masaya yatırıldı.