Karanlık sürme çekiyor yurdumun kirpiklerine

31/05/2015 Pazar
Karanlık sürme çekiyor yurdumun kirpiklerine

Kürt Şair Ehmed Huseynî, yaşadığı dönemin acılarını ve dertlerini resmettiği Dar Mezarlar şiirinde, Kürdistan’da yaşananları anlatırken “Karaltı Sürme Çekiyor Yurdumun Kirpiklerine” dizesini kullanır*.

Dönem zordur, kötüdür. Halepçe’de binlerce Kürt, kimyasal silahlarla öldürülmüş ve sağ kalanlar yerlerinden edilmiştir. Elma kokusuyla gelen kimyasal silahlar sonucunda çoluk çocuk herkes yerlere yığılır. Hatta tüm bu yaşananlar içinde Halepçe bir eşiktir. Bilinir ki Halepçe katliamının yaşandığı 16 Mart 1988 tarihine gelinceye kadar zaten Halepçe’de yitirdiğimiz insanlarımızdan daha fazlası süreçte içinde yaşanan kimyasal saldırılar sonucunda yaşamını yitirmiştir. 

İşte bu acıların cümlesidir Huseynî için “Vedalaşma Newrozu”.

Bunu tarifler “Ölüm Bayramı”.

Bugüne gelindiğinde acılar boyut ve biçim değiştirse de bir vesile sürekliliğini devam ettirmiştir, bununla beraber bir de acıları dindirmek için geçici çözüm aramalar.

Küçük çocuklar çok ağladığında oyalamak için ağzına annelerinin yazmalarına batırılmış şerbetler verilir Kürdistan’da. Herkes çocuğun sustuğuna kani olurken, kimse neden ağladığı ile ilgilenmez sonrasında. 

Benzer durumları yaşıyor benzer acılara razı geliniyoruz. 

Ben bu acıları tarif etmeye çalışırken Türkiye Kürdistan’ıyla sınırlandıracağım kısa tutmak için. 

Önce 1923 Hükümeti ile başlayalım.

Boş verin geri bir adım diye bilinen Lozan anlaşmasını. Bu anlaşmanın dahi 39. Ve 45. Maddelerinde Kürt halkı lehine kabul edilen kararlar yürürlükte olsa 1930’larda Mardin’de konuştuğu kelime başına para cezası ödemezdi Kürtler. Razı gelin diye değil, bilinsin diye söylüyorum. Sonrası malum. İzmir İktisat Kongresi ile yolu çizilen bir Burjuva iktidarı ve hemen akabinde yürürlüğe giren “Şark Islahat Planları”. Türkiye’de burjuvaziyi inşa etmek uğrunda katledilen komünistler ve Kürtler. Takrir-i Sükûn ve daha nicesi. İşte tüm bu dertleri hafifletmek için, ağlayan çocuğa çare diye gösterildi Demokrat Parti iktidarı. 

Ve tabi Demokrat Partili yıllar.

Kürtlerin artık “devlet erkanı” ile haşır neşir olmaya başladığı, başlamasıyla birlikte asimilasyonun da artık zor aygıtıyla beraber siyasal olarak da sürdürüldüğü bir dönem. Kürt aydınlarına yapılan operasyonlar, darağacına çekilen fidanlar ve nicesi. Sokaklar kan gölüydü, insanlar katlediliyordu. Çare diye sunuldu Kenan Evren’li yıllar. Öyle ya sokakta akan kan “geriletecekti”. 
1980’lere değinmeye gerek var mı? İşkenceler, faili meçhuller… Elinde Kur’an ile gezen bir general, eşitlikten yana olduğu için önce iki solcu iki de sağcıyı asarak başlıyordu işe. 
İşte buna çare olsun diye öne çıkıyordu Turgut Özal’lı yıllar.

Bununla birlikte devletin Kürtlerle yeni bir savaşa başlaması, kontrgerilla ve JİTEM’in katlettiği aydınlar ve gazeteciler, sokaklarda boy gösteren gericiler, Türkiye’de Türban eylemleri Kürdistan’da Hizbulkontra’nın ölüm evleri, on binlerce Kürde yaptırılan zorunlu göçler ve köy yakmaları Özal’lı yılların adıydı. Ne tuhaftır ki aynı zamanda Özal güçlü bir liderdi ve Kürt sorununu çözse çözse o çözerdi. 

Özal’a çare olsun diye ağızlara çalınan bir damla şerbetti SHP’li yıllar. 

Değişen bir şey olmadı. 2000’lere gelindiğinde gittikleri kentlerde öteki olan Kürtler, çalıştıkları yerlerde de ucuz iş gücü görüldüler. Yediden yetmişe herkes Türk, Kürt demeden ekonomik krizin altında eziliyor ve ekmek parası için kapı kapı iş arıyordu. 

Krizlere ve yoksulluğa çare olarak gösterildi AKP.

Sonrası yine malumumuz. Gericilik, emperyalizm ile iş birliği, bölgesel savaşlar, Yeni Osmanlıcılık, 4+4+4, zorunlu din dersleri, Roboski, Reyhanlı, Gezi, 17 Aralık yolsuzluk dosyaları, valileri, savcıları ve ona karşı verdikleri mücadelede ona benzeyerek var olan muhalefeti. 

Her birinde diğerine çare olarak gösterilen iktidarlar ve yine her seferinde bir önceki geriletmek için yapılan çağrılar. İktidarlar değişti, acıların boyutu ve biçimi de. Ancak acılar ortadan kalkmadı. Bir sonraki yakınmalara kadar çocuğa verilen şerbetlere benziyordu gösterilen çareler.

NATO’ya ilişkin sus pus olunacak, İmam Hatipler olduğu yerde kalacak, sermayeye korkamayın bizden denilecek, Kızıldere’den sağ kurtulan bir devrimci İzmir’de patronlarla buluşacak, sürgün edildikleri Konya’da zulmü yaşanılan İslamcılıkla barışılacak,  IŞİD’e bir nesil yetiştirmiş gericiler aday gösterilecek, AKP’yi kuranlar listede yer alacak kurtaranlar mitinglere çıkacak. Ve biz de tüm bunları görüp AKP’yi gerilettiğimiz masalına inanacağız. Kusura bakmayın ama ağızlara şeker ezdiğiniz çocuklar büyüdü artık. Ne ağlıyor yokluğa ne de susuyor zorbaya. 

Geçtiğimiz günlerde Komünist Parti’nin seçimlerdeki tavrı ve duruşuna destek olmak için Türkiye’ye gelen Yunanistan Komünist Partisi Genel Sekreteri Kutsumbas’ın, tarif ettiği gibi; İktidarı değil, düzeni değiştirmek için kalkacağız ayağa. Yoksa durum ortada, Demokrat Parti’den günümüze her gelen öncekini geriletiyor nasıl olsa. 

Ehmed Huseynî’nin şiirine gelince. İfade ettiği gibi; razı gösterilen bu karanlık sürme çekiyor yurdumun kirpiklerine. Ama biliyoruz ki karanlığa alışsın diye değil. Değişince bu köhne düzen, kamaşmasın diye karanlığa bakan gözler, kurumasın diye yürekleri insanların.


*Ehmed Huseynî, Dar Mezarlar, Kürt Şiir Antolojisi Cilt II, s. 1089 Çevrine Selim Temo.