Bitmeyen kredi

20/12/2012 Perşembe
Bitmeyen kredi

Geçtiğimiz hafta sonu Mısır’da Müslüman Kardeşler’in hazırladığı yeni Anayasa metni için yapılan referandumunun ilk turu gerçekleşti, bu hafta sonu Mısır referandumun ikinci turuna hazırlanıyor.

Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarına yönelik son günlerde yoğunlaşan ve şiddeti artan protestoların ardından referanduma katılımın son derece düşük olduğu görüldü ve bu düşük katılım oranıyla birlikte Müslüman Kardeşler’in Anayasası’na “evet” oylarının yüzde elliden ancak biraz fazla olduğu tahmin ediliyor (Aslında resmi sonuçlar henüz açıklanmadı, Müslüman Kardeşler tarafından yapılan açıklamalarda “evet” oylarının yüzde 56 civarında olduğu ileri sürülüyor, muhalefet ise “hayır” oylarının yüzde 66’ya kadar çıktığını ve referandumda hileler yapıldığını iddia ediyor).

Dolayısıyla yeni rejim büyük bir meşruiyet krizi yaşıyor.

Mısır ve Avrupa basını söze “devrimin ikinci yılında” diye başlayarak, iki yıl gibi kısa bir sürede yeni “devrimci” iktidarların meşruiyetlerini nasıl yitirdiğini anlamaya ve anlatmaya çalışıyorlar. İktidarları çoğul olarak kullanmamın nedeni, çok benzer bir sürecin Tunus’ta da yaşanmakta olmasından kaynaklanıyor. Orada da “devrim”den sonra iktidara gelen İslamcı Ennahda Partisi’ne yönelik protestolar artarken ülkedeki İslamcı iktidarın meşruiyeti “Arap Baharı” güzellemecileri tarafından da sorgulanmaya başlanmış görünüyor.

Biz Tunus’u başka bir yazıya bırakarak bu yazıda Mısır’da Müslüman Kardeşler ve Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi iktidarının yaşadığı hegemonya krizine odaklanacağız.

Ülkenin başlıca basın organlarından birinin İngilizce haber portalı AhramOnline’ın genel yayın yönetmeni Hani Şükrallah, referandumdan önce, Gibbons’ın Roma hakkındaki ünlü eserine atıfla “Müslüman Kardeşler’in yükselişi ve düşüşü” başlıklı bir yazı yazarak Müslüman Kardeşler’in nasıl bu noktaya geldiğini değerlendirmişti. Şükrallah’a göre iktidar Müslüman Kardeşler’i bozdu ve onları kötü bir karikatüre, bir faşistler sürüsüne dönüştürdü.

Yazara göre iktidarın bu tavrı kendisine olan toplumsal desteği de azaltarak oy da kaybettirdi. 2011 sonundaki parlamento seçimlerinden 2012 Mayısındaki başkanlık seçimlerine, Müslüman Kardeşler’in oyları yarı yarıya düştü (yaklaşık 7 milyon oy). Referandum oylamasında da görüldüğü gibi halkın Müslüman Kardeşler iktidarına desteği daha da düşmüş, muhtemelen örgütün geleneksel kitlesine indirgenmiş bulunuyor.

Tahrir Meydanı’nda Mursi’ye karşı düzenlenen eylemlere ve referandumu boykot eden ya da Anayasa’ya “hayır” oyu verenlere bakıldığında, Müslüman Kardeşler karşıtı muhalefetin büyük şehirlerde yoğunlaştığı (Kahire’de “hayır” oyu verenlerin oranının yüzde 57 olduğu tahmin ediliyor, başkanlık seçimlerinde de Mursi’nin rakibi Ahmet Şefik Kahire’de oyların yarısından fazlasını almıştı) ve çoğunlukla gençler, kadınlar ve Hıristiyanlardan oluştuğu görülüyor.

Aslında referanduma sunulan Anayasa’nın içeriği düşünüldüğünde muhalefet odaklarını bu grupların oluşturmasında şaşılacak bir durum yok. Anayasa metni açıkça şeriatı yasaların temel kaynağı olarak ilan ediyor ve Al-Azhar adlı Sünni kurumu da İslami yasaların yorumlanmasında başlıca adres olarak gösteriyor. Anayasa maddelerinde ayrıca kadınların kazanılmış haklarını ellerinden alan (kadınlara Anayasa’da sadece anne olarak atıfta bulunuluyor) ve temel hak ve özgürlükleri kısıtlamaya dönük maddeler de mevcut.

Asıl şaşırılması gereken, bu coğrafyada, liberallerin İslamcılara tanıdıkları kredinin genişliği. Mısır’da iki yıl önce Mübarek iktidarı devrildiğinde ortaya çıkan iktidar boşluğunun ordu yerine Müslüman Kardeşler tarafından doldurulmasının daha yeğ olduğu propagandası yapılmıştı. Ardından cumhurbaşkanlığı seçimlerine sıra geldiğinde eski rejimin “adamı” Ahmet Şefik’e karşı Müslüman Kardeşler’in adayı Muhammed Mursi’nin desteklenmesi gerektiği vaaz edildi. Mübarek’e karşı gösteriler sürecinde ön plana çıkan bir takım solcular dahi (Devrimci Sosyalistler grubu örneğin) Ahmet Şefik’e karşı Mursi’ye oy verilmesi için çağrı yaptılar. Tüm bunlar “Arap Baharı” sürecine de damgasını vuran, Bin Ali ve Mübarek’in “seküler” diktatörlükleri ya da askerlerin iktidarı almasındansa eski iktidarlar döneminde baskı görmüş ve arkalarında ciddi bir kitle desteği de olan İslamcı örgütlerin tercih edilebilir olduğu ön kabulünden kaynaklanıyordu.

Şimdi sormak gerekiyor: İslamcıların doğası gereği anti-demokratik ve faşizan, baskıcı, İslami kuralları hakim kılmayı amaçlayan, kadına karşı ayrımcı ve kadını eve hapsetmeyi öngören uygulamalarına karşı çıkmak için bunları bir anayasa halinde yazılı olarak sunmalarını beklemek mi gerekiyordu?

Öte yandan Müslüman Kardeşler iktidarına karşı liberallerin de isyan bayrağını yükseltmeleri için Mısır’da en azından iki yıl yetmiş gibi görünüyor. Oysa, kendi ülkemize dönüp baktığımızda İslamcı iktidara liberaller tarafından verilen kredinin on yılda hala bitmediğine işaret ederek bu yazıyı bitirelim.

[email protected]

ÖNCEKİ YAZILARI