AKP’nin ‘fabrika ayarları’yla normalleşmek…

01/07/2019 Pazartesi
AKP’nin ‘fabrika ayarları’yla normalleşmek…

22 Mayıs 2010’da yapılan CHP 33. Olağan Kurultayı’nda genel başkanlığa gelmiş Kemal Kılıçdaroğlu. Bunun öncesi, Baykal’ın gidişine varan video kayıtları filan belleklerdedir. Bu süreci, aynı gün, henüz başkan ilan edilmeden, bu köşede değerlendirmişiz. Yazının finali, şöyleymiş:

“CHP, yeniden tanımlanmış misyonuyla, gelenin gideni aratacağı bir rotaya giriyor. Tasfiye edilen, sadece Baykal değil, bütün yozlaştırılmışlığına, terk edilmişliğine karşın, bir imaj olarak üzerinde kalmış ‘kuruluş dönemi’ öğeleri olacaktır. ‘Tutucu, kalıpçı’ dedikleri yönlerin törpülenmesinden, ‘daha çağdaş’ olmaktan kasıt budur. Maalesef, ‘ülkeyi saran’ bu sevinç yumağının sebebi de budur.” ( http://haber.sol.org.tr/yazarlar/asaf-guven-aksel/chp-kadrolarinin-kisilik-testi-28628 )

Kılıçdaroğlu son zamanlarda sık sık diyor ya “sekiz yılda CHP’de çok şey değişti” diye, bunu da son yerel seçimlerde sonucu alındığı üzere “toplum nezdindeki imajının değişmesi”yle taçlandırıyor ya, işte, sadece atfedilmiş, varsayılmış bir imaj olan “kuruluş değerleri”nden “yakayı kurtarmak”tır kastedilen.

“AKP’nin silahlarını elinden alacak bir rota”ya girmişliğin geldiği noktada oluşan “sevinç yumağı”nın somutlanmasıdır İmamoğlu. Ekmeleddin’lerden, Yavaş’lardan, bozkurt işaretlerinden, çarşaflardan, 27 Mayıs’a karşı Menderes’lerden geçip gelinmiştir.

CHP böyle bir rotada ilerlemeseydi, komünistler açısından CHP’nin siyasal niteliği, sistem içindeki rolü değişir miydi? Hayır. Ama dikkat çekmek istediğimiz başka bir noktadır.

DÜNÜN AKP’CİLERİNDEN BUGÜNÜN EKREM’CİLERİNE

Öz hakiki CHP’liler ile farklı yönler taşıyan, “başka çare yok”çu kerhen CHP’ciler ittifakındaki bileşenlerden bir kesit, belki bize bir kerteriz sunar. Ve bu kerteriz, bakarsınız CHP’lilerin, halen partilerine atfettikleri nitelikleri de sorgulamaya yarar.

Hatırlarsınız, AKP, “ceberrut cumhuriyet”i, kemalist otoriterliği, bürokratik donmuşluğu yerle yeksan edecek bir demokrasi hareketiydi kimilerine sorarsanız. Türbandan başlayarak, cemaatlerin, tarikatların örgütlenmesine kadar bütün ön açıcı düzenlemeler, “katı laiklik”ten sivil özgürleşmeye geçişti. Ergenekon’la Balyoz’la, askeri vesayet ve devlete yuvalanmalar çözülüyor, sonuna kadar gidilmesi istenen bir hesaplaşma başlıyordu ve Türkân Saylan gibiler de bu arada “temizleniyor”du. Suriye’de ÖSO gibi “devrimci örgüt”lerle işbirliği içinde girilen harekât, diktatör Esad’ın sonunu getirip, bütün coğrafyaya demokrasi yayacaktı. Kürt sorununa açılım çözümü bulunmuştu, barış görüş içinde, bütün bir coğrafya ABD desteğiyle BOP’a uyarlanacaktı, halklar özgürleşecekti. Kamuya ait olan ve olması gereken ne varsa sermayeye veriliyor, böylece ülke KİT kamburunu sırtından atıyordu. Yeni ve sivil bir anayasa yapılıyordu nihayet, yargı bürokratik kilitlerden kurtuluyordu, 12 Eylül’den çıkılıyordu, “yetmez ama evet”ti. Başkanlık sistemi, gelecekteki iktidarlara da sunduğu olanaklarla uygar bir yönetim modeliydi…

Bunları ve daha bir nicesini hatırladınız mı? Bütün bunlar olup biterken, yukarıdaki mantık silsilesiyle AKP’nin en hararetli destekçilerinin karşısına dikilen TKP’yi hiç söylemeyelim, o hep yanlıştı, anlamıyordu demokrasi ihtiyacını, “kendi kaderini tayin hakkı”nı ve daha bir sürü şeyi. Devrimciler, 70 küsur yıllık zulme karşı AKP’nin yanında olmalıydı!

CUMHURİYET’İN REFERANS OLMAKTAN ÇIKIŞI

Dikkat ederseniz, burada çok daha kuşatıcı bir ayrımda, sosyalizmle kapitalizm arasındaki sınıfsal sistem farkı noktalarında bile değildi mesele, çıta çok daha alttaydı ve bu AKP’ci cenah, Cumhuriyet yıkıcılığı alt paydasıyla buluşuyordu sermaye ve gericilikle. O yüzden, “tarihin cilvesi” diyorduk, “Cumhuriyet’i bir kalkış noktası olarak savunmak, onu aşmayı hedefleyen komünistlerin harcı”ydı sadece. Komünistler dışında, CHP dahil bütün sistem partileri, bu alt paydaya hızla sürükleniyor, dinselleşmeye reveranslar yapıyor, AKP ile rekabeti bu “yeni Türkiye”den alacağı pay üzerine bina ediyordu.

Bugün söz konusu kesim, ‘AKP faşizmine karşı İmamoğlu’na oy” çağrısı yaparken yine haklı, TKP yine yanlış! Burada bir tuhaflık yok mu? Mesela, TKP’ye, “İmamoğlu’na destek vermeyerek AKP’ye payanda olmak” suçlamasının en ateşli taraftarları arasında bunların da olması ilginç değil mi? Acaba bu zatların şimdi İmamoğlu manevrası yapmaları, sadece arsızlık ve düşeni bırakıp yükselene tutunma karaktersizliklerinden mi ibaretti? Yoksa bir özeleştiri mi veriyorlardı yakın geçmişlerine ilişkin? Yoksa tutarlı bir hatta ilerliyor, o hattaki yeni aktörlerine mi oynuyorlardı ve yine karşılarına çıkacağını bildikleri TKP engeline karşı şimdiden cephe mi genişletiyorlardı sadece? Bakalım…

‘FABRİKA AYARLARI’: SOPADAKİ HAVUCUN DÜŞMESİ

Son zamanlarda ne çok dillendirilir oldu “AKP’nin fabrika ayarlarına, kuruluş felsefesine” dönmesi gerektiği, değil mi? Neden? Yoksa CHP alacaktı yerini, bu kendini “yenilemiş” haliyle. Bunu AKP kurmayları, iç muhalifleri bile söylüyor. CHP kurmayları, bunu başarmış olmakla övünüyor. O fabrika ayarları denilen, yukarıda sayılanlardır. Bir de artısı vardır: İlk zamanlar, kimilerince solun söylemlerini kullanmak olarak tanımlanan sosyal vaatler, Nâzım’lar, Ahmet Kaya’lar üzerinden özgürlük temaları, yoksulun halinden anlama manzaraları, eşitlik ve kardeşlik söylemleri, halktan biri olma görünümü. Yani sopadaki havuçlar.

Buralardan kopmuştu iktidar, temeline itiraz edilmeyen işlevinin yaldızlı örtüsünü düşürmüştü. Cumhuriyet yıkıcısı bir saltanat diktasının gerici yüzü belirginleşiyor, dikiş tutmayan bir ekonomik ve sosyal düzenlemeye kaçınılmaz itirazları zorla bastırmayı seçiyor, yoksulluk ve işsizlik tırmanıyor, yaşam tarzına müdahalede gericilik gemi azıya alıyor, adalet sistemi çöküyor, doğan hoşnutsuzluk makyajla yatıştırılamıyor, topluma bir müsekkin ihtiyacı hasıl oluyordu. Sermayenin ve emperyalizmin çıkarları açısından bir “dizginleme, normalleştirme” kendini dayatıyordu.

İktidar partisi ve Cumhurbaşkanı için, gelinen aşamada “fabrika ayarları”na dönüş zordu. Uzun yılların yapranmışlığı, inandırıcılığını kaybetmişliği ve en önemlisi, artık işlevinin bittiğini, ipinin çekileceğini görmekten gelen hırçınlığı ve kontrolsüz çıkış yolu çırpınışları can sıkıyordu.

‘YETER Kİ AKP GİTSİN’ MUTABAKATI

AKP’ye haklı olarak duyulan büyük öfke, nefret, bütün muhaliflerin aynı noktaya çekileceği bir kanala yönlenmeli, toplumsal huzursuzluğun basıncı düşürülmeliydi. “Normalleşme” denilen, kurulu düzenin büyük bir mutabakatla onaylanması, emek sömürüsünün gündemden düşürülerek gözden gizlenmesi, aşırılığı törpülenmiş bir dinselleşmeyle toplumun alıklaştırılması ve bunu kabullenmesi, doğallaştırması, Cumhuriyet yıkıcı düzenlemeleri ellemeden ama makyajlayarak örneğin laikliğin tepki konusu olmaktan çıkarılması, özetle sermayenin, kendi çıkarları doğrultusunda ülkeyi dizayn etmesiydi. TÜSİAD ve patronlar, emperyalist odaklar, durduk yere dahil olmuyordu İstanbul eksenli bir yerel seçime.

Arka planda bunlar olurken, işin gözle görünen kısmında, AKP’ye duyulan büyük öfke, “muhalif” kesimi derbi maçtaki taraftar konumuna çekiyor, “rakibi yenelim, Saray’ı devirelim”den öte bütün siyasal ve sınıfsal konumlanmalar, geçerliliğini yitiriyordu.

Sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle örneklersek, duvara Atatürk fotoğrafı asılacak, belediye binalarına TC ibaresi dönecek, bu kamu kurumunun yan salonunda da imamlar toplu duaya duracaktı. Miting ve kutlamaların beyaz gömleğinin kolu sıvalı yumruğu havada liderini, sahneye mehteran ve ilahiler davet edecekti. Yolsuzlukla, sorumluları itibariyle sınırlanarak ve “israf” tanımıyla “yasalar gereği” hafifletilerek mücadele edilecek, ama kaynağından hesap sormaktan imtina edileceği garantisi verilecekti. Cemaatler, vakıflar, en çok tepki çekenin “musluğunun kısılmasıyla” coşkuya yol açacak, ama “uygun nitelikliler” tanımıyla meşrulaştırılacaktı. İsteyene devrimci lider, isteyene Menderes, Özal, Yazıcıoğlu anmaları sunulacaktı. Vesaire…

Yani şekilsel düzenlemeyle işlevsel adımlar çelişebilirdi, isteyen istediği tarafa bakardı. “Atatürk Cumhuriyeti’nin Projesi”ne göre, Atatürk duvarda bir çerçeve, Cumhuriyet tabelada bir TC ibaresi olsa yeterdi. Hele de AKP’den kurtulmuşken, bunun lafı mı olurdu… 17 yıl sonranın AKP’sini, “fabrika ayarlarının” AKP’si yenebilirdi! Toplum, bu veriyi kabullenmişti nasılsa.

Ve çok önemli: Bunlar, oy alalım, AKP’yi kendi silahıyla devirelim, seçmen kazanalım diye yapılmıyordu, taktik değildi. Hep vurgulandığı gibi, içtendi, İmamoğlu ve CHP gerçeği buydu… Yalnız, yasadır, çelişen yönlerden biri ağır basar, diğerini kadük hale getirir. Biri örtüdür, biri altındaki gerçek. Orasını göreceğiz diyelim kibarca…

NORMALLEŞMEYEN GÜNAH KEÇİSİ OLUR…

Şimdilik tutmuştu proje, öyle ki, AKP’li bir belediyede rastlansa doğal olarak laiklikten cemaat kayırıcılığına kadar bir dizi tepki çekecek şeyler, şimdi rakip takıma karşı “ne var bunda”larla örtülüyordu. Bunda ne olduğunu söyleyenler, en basitinden laiklikten dem vuranlar, lanetleniyordu, “inanç karşıtlığı”yla eleştiriliyordu. İş, “lk Meclis açılırken okunan dua”ya kadar varmıştı. Son söz şuydu: “AKP’den iyidir!” Eh burada, taraftarlık vardı, siyaset yoktu. Bir süredir dillendirilen, “Türkiye ittifakı”na adım, “İstanbul ittifakı”yla neden atılmasındı? Sonuçta bu didişen bütün partiler, sermayenin malıydı, düzenin dişlisiydi nasılsa… “Normalleşme”, böyle bir şeydi. Şimdilk…

Buraya kadar, İstanbul ve diğer büyükşehirlerde AKP’ye karşı kazanılan “zafer” çerçevesinde, yenilenin ve yenenin siyasal izdüşümlerindeki farkın ne olduğu sorusuna yönelik değerlendirme yapmakla yetindik.

Gelelim, “biz bu normalleşmeyi reddediyoruz” diyen, mutabakata nifak sokan günah keçisi TKP’ye.  Bütün bu tartışmalar, ayrım noktaları, gerçekten TKP’nin birincil problemi olabilir mi? Asla. TKP, siyasetin seyri farklı olsa bile, sermaye-emek çelişmesinin olduğu hiçbir düzende normalleşemez, var olanı kabullenemez. Bu kerterizi yitiremez. Her gelişmeyi bu kantara vurarak değerlendirmekten geri duramaz. Emekçi iktidarına, sosyalizme kadar, mücadelesinin eksenini başka bir doğrultuya çekemez. Emekçi sınıf siyasetini, ittifaklar ve sevimlilik uğruna terk edemez. Varlık sebebi budur.

Her dönemeçte, konjonktürel gibi aldığı her pozisyon, sadece devrime yürüyüşün toplumsal dinamikleri üzerinde oynayacağı rol itibariyle gündemine girer bu partinin ve bunlara saplanıp kalamaz, kendi çizgisinde yürümeyi, büyümeyi kesintiye uğratamaz.

“Sosyalizmin güncelliği ve zorunluluğu” vurgusu, varsın onu, vazgeçişlerin, ertelemelerin, “güncel gerçek” çaresizliklerinin, kabullenmelerin karşısında, vicdan azabı kadar rahatsız edici kılsın. “Yok olsa ya da bize benzese de, içimiz rahat normalleşsek…” Olmaz. Olmayacak.

İşte buraya yazıyorum, sürecin, İmamoğlu’nu eleştiren TKP’ye, ilk zamanların “ceberrut cumhuriyeti savunan Kemalist tutucular” yaftasının asılmasıyla devam etmesi sürpriz sayılmaz…

ÖNCEKİ YAZILARI