Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Erhan Nalçacı

Erhan Nalçacı

Türkiye savaşa ne kadar yaklaştı?

Türkiye’nin böyle bir savaşa hazır olmaması bir yana İsrail saldırganlığı pişmiş aşa su katıyor. Tam Batı emperyalizmi Türkiye sermayesini bir savaşa ikna etmişken nereden çıktı şimdi bu kontrolsüzlük?

Yayın Tarihi: 21.08.2026 , 22:20 Güncelleme Tarihi: 22.08.2026 , 00:00

Ankara’daki NATO Zirvesinin üstünden ancak bir buçuk ay kadar geçti, Türkiye halkımıza ait olmayan bir savaşa birkaç adım daha yaklaştı. Zirveden sonra durumun vahametini değerlendirmiştik. Zirvenin bir özelliği genellikle NATO’yu siyaset üstü ve Türkiye’yi onurlandıran bir uluslararası olgu olarak gören halkımızın kötü bir şeylerin döndüğünü ilk kez bu kadar kuvvetli hissetmiş olmasıydı.

Şimdi aradan geçen kısa sürenin ardından bir bilançoya bakalım.

Türkiye’den 76 personelin yer aldığı F-16 filosu NATO Hava Polisliği görevi için Estonya’ya yerleşti. Polislik ya, bir sürü hırsız olur, onlardan mülkleri korumak için devriye gezer. Bu öyle değil, kime karşı olduğu çok belli. Batı emperyalizmi uzun bir süredir devletlerin kendine özgü hırslarını içermekle birlikte esas olarak hegemonya krizinin ürünü olarak Rusya’yı imha etmeye veya diz çöktürmeye çalışıyor. 

Savaş bir Ukrayna-Rusya savaşı değil, Batı emperyalizminin Rusya’ya açtığı bir savaş. Böyle olunca NATO Hava Polisi diye süsledikleri operasyon hem adı konmamış savaşın bir parçası haline geliyor hem Avrupa emekçi halkını savaşa psikolojik olarak alıştırıyor hem de Türkiye’yi bu olayın parçasına dönüştürüyor.

Tam da bugünlerde NATO’nun Rusya’ya karşı olası savaş planı basına servis edildi. Tahmin edilecek başlıkları içeriyor, tabi ki Rusya Baltık bölgesindeki devletlere saldırıyor önce, pek masum NATO bunun üzerine harekete geçiyor. Delice arzu ettikleri Baltık’ta izole olmuş Rusya’ya ait Kaliningrad’ı ele geçiriyorlar, Rusya’yı durdurduktan sonra şu anda yaptıkları gibi Rusya’da stratejik noktaları vuruyorlar. Ayrıca Kutuplardan Karadeniz’e kadar uzanan bir hat boyunca saldırıyorlar.

Bunu okuyunca NATO Hava Polisliğinin nasıl bir bela örüntüsü içinde yer aldığı daha iyi anlaşılıyor.

Bir diğer gelişme, Türkiye’nin zamanında ABD’den almış olduğu on binlerce füzeyi, mermiyi atış sistemleri ile birlikte içeren bir paketi Ukrayna’ya devredilmek için ABD’den izin istemesi oldu. Zaten Batı emperyalizminin açtığı vekalet savaşı silah teminiyle sürdürülmüyor mu? Ukrayna çoktan iflas etmiş bir devlet, savaşı kendi evlatlarını feda ederek sürdürmesi bu giderek artan ve korkunçlaşan silah akışı sayesinde mümkün oluyor. 

Yok silahlar eskiymiş de, emperyalizmin her düzeydeki kalemşoru bahaneler üretiyor. Oysa insan öldürüyor mu öldürmüyor mu bu silahlar, buna bakmak gerekiyor. Ve Türkiye bir kez daha savaşın derin dehlizlerine çekiliyor.

Karadeniz’de NATO provokasyonu sivil gemilere saldırılarla sürüyor, ölenler batanlar basında önemsiz adli vakalar olarak ele alınıyor. Bu yıl tamamlanmadan Karadeniz’deki somut gelişmeleri fark etme şansımız olacağını söyleyebiliriz. 

Gelelim paylaşım savaşının güney cephesine.

ABD İran’a verdirttiği tüm kayıplara rağmen yenilmiş gözüküyor. Yenilgiyi şöyle alalım, ABD’nin bir savaşı üç haftadan fazla sürdürme kapasitesi olmadığının ve ordusunun her yerinden döküldüğünün anlaşılmasına yenilgi diyoruz. Yoksa kayıplar asimetrik olarak gerçekleşiyor. 

Şu anda savaşın hız kesmesine rağmen ABD’nin İran’ı jeostratejik bir özne olarak ortadan kaldırma ihtiyacı bitmedi.

Burada Türkiye’nin savaşa sürüklenmesi ile ilgili çok önemli iki gelişme oldu. 

Biri Çerçeve Yasa. Bundan önce ABD’nin İran Kürtlerini bir iç savaş unsuru olarak kullanmak istediği görüldü, hatta Trump’ın bu işin yolunda gitmemesinden dolayı nasıl yakındığına tanıklık ettik. Türkiye’de devletin Kürtlerin kullanılmasına çok soğuk baktığı ve engel olmaya çalıştığı tahmin ediliyor, çünkü ABD emperyalizminin geçen yüzyılda oluşan ulusal devletleri parçalamak için Kürt milliyetçiliğiyle beslenen pragmatizmden nasıl yararlandığı çok iyi biliniyor.

Ancak Türkiye egemen sınıfının Kürt burjuvazisi ile yaptığı anlaşmadan sonra işin rengi değişti bir anda. Nasıl değişmesin, Öcalan’ın “Devletin MHP kadar asli bir unsuru olacağız” demesinden sonra? Aynı şekilde Öcalan İran’ı ulusal bir devlet olarak ortadan kaldırma projesine angajmanlarını da açıklamış oldu. Gerçekten Kandil’in İran’a karşı bir savaş hazırlığında olduğuna dair haberler gelmeye başladı.

Şimdi böyle bir gelişme olursa bu Türkiye sermayesinin bir operasyonu olmayacak mı? Çerçeve yasanın gizlediklerinden biri de bu değil mi?

Gelelim ikinci gelişmeye. Henüz içeriğini göremediğimiz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki Mekke Anlaşmasının bir savunma paktı oluşturduğu söyleniyor ama hiç kimseye karşı değilmiş.

Pakistan iki üç senede bir Hindistan ile savaşıyor, Hindistan’a karşı mı savaşa girecek paktın diğer iki üyesi?
Türkiye emekçi halkı onlarca yıldır emperyalizmin saldırısı altında ama buna karşı bir savunma mevzubahis değil tabi. 

Suudi Arabistan ise ABD’ye İran savaşında üs vererek ve kendi topraklarını kullandırarak savaşa taraf oldu, İran ve Yemen Husileri tarafından saldırıya uğradı. Bu durum Mekke anlaşmasının önemli sonuçları olabilecek ve Türkiye’yi bir yerlere sürükleyecek yanı olarak duruyor.

Gelelim İsrail’in Suriye’de Türkiye’nin yerleşmek üzere olduğu üssü bombalamasına.

İsrail’in Batı emperyalizmi tarafından Ortadoğu’ya ekilen kötülük üreten bir araç olmasının dışında artık kontrol edilemeyen ve bir kriz başlığı olarak otonom bir saldırganlığa eriştiğini görüyoruz bir süredir.

Türkiye’nin böyle bir savaşa hazır olmaması bir yana İsrail saldırganlığı pişmiş aşa su katıyor. Tam Batı emperyalizmi Türkiye sermayesini bir savaşa ikna etmişken nereden çıktı şimdi bu kontrolsüzlük?

Zaten yönetim de hemen bir yanıt üretmek yerine ABD’ye döndü “Buna nasıl izin veriyorsunuz?” diye.

Biraz daha veri birikince bu çok yönlü ele alınması gereken konuyu tekrar inceleyebiliriz.

Dünyanın içinde bulunduğu bu olağanüstü karışık ve buhranlı dönemde emekçi halkımızın kendi kaderi ile ilgili irade oluşturması ve bunu somut siyasi başlıklarda gösterebilmesi gerekiyor. Bu gereksinim çok yakıcı hale geldi.

Yazarın Son Yazıları