Erhan Nalçacı
Türkiye’nin rejimi 3: Kimin kökü dışarıda, kim yurtsever?
Yayın Tarihi: 11.09.2026 , 20:27 Güncelleme Tarihi: 12.09.2026 , 00:00
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Türkiye’nin rejimine ilişkin çerçeve denemesinin üçüncü ve son başlığına geldik.
İlkinde, Türkiye’nin rejiminin son on yıllarda faşizm değil, sermaye diktatörlüğünün özel bir evresine denk geldiğini yazmış, bunu sermaye sınıfının bütün ülkeyi mülkü haline getirmesi ile ilişkilendirmiştik. Pardon, bütün ülke değilmiş, son kalan köprü ve yolları da bu üç hafta içinde sermayeye devrettiler.
İkincisinde ise, söz konusu diktatörlüğün tekelci sermayeye ait olduğunu, çeşitli boylarda sermaye gruplarının tekelci sermayenin hegemonyasını kabul ettiğini söylemiştik. Bunun siyasete yansımasının ise bütün düzen partilerinin programlarının aynılaşmasına neden olduğunu, içerdikleri bazı renklere rağmen test edildiklerinde geriye sadece tekelci sermayenin siyasi programının kaldığını ele almıştık.
Bugünse tekelci sermaye rejimini biraz daha açalım ve sermayenin ne kadar uluslararası bir özellik gösterdiğine bakalım. Şüphesiz bu konu kitaplara sığar ancak ama bütünü oluşturmak için bazı verilere göz atabiliriz.
Öncelikle günümüz emperyalizminin ana karakterini tanımlamalıyız. Geçen yüzyılın başındaki sömürgecilikten çok farklı bir işleyişi var emperyalizmin. Tekellerin devletleri geçen yüzyılın ortalarına kadar eski fetihçi dönemin araçlarını halkları sömürmek için kullandılar. Trump’ın fetih hayallerine bakmayın, günümüz emperyalizminde geriye çıplak bir sermaye ihracatı kaldı. Yabancı tekeller ve onların devletleri bir ülkeye ne oranda sermaye ihracı yaptılarsa o ülkenin tekelci sermayesi ile iktidarı paylaşıyorlar. Başka bir deyişle bir ülkedeki sermaye diktatörlüğü uluslararası bir boyut kazanıyor. O ülkenin tekelci sermayesi de başka ülkelere sermaye ihraç ediyor ve ettiği ülkeyi sermayesinin gücüne göre yönetmeye başlıyor.
Bir ülkedeki kozmopolitleşmiş, uluslararasılaşmış sermaye iktidarı yasaların yapılmasını veya uygulanmayan yasaların yargıdan kaçırılmasını, emekçilerin sömürü oranının artırılmasını, uluslararası siyasette tavır alışları vb. belirliyor.
Birkaç örneğe bakarsak konu daha iyi anlaşılır.
Madencilik bu konuda çok kafa açıcı veriler sunuyor. Türkiye sermayesinin iktidarını yabancı sermayeyle paylaşma kararı yeni değil, 1980’lerden beri bir tercih olarak ortaya çıktı. İlk başlıca uygulayıcısı Özal’dı ve 1985’te çıkan kanunla Türkiye’de madenlerin arama ve işletmesi sermayeye ve yurtdışına açıldı. AKP ise Maden Kanunu’nu son 24 yıl içinde uluslararası tekellerin ihtiyacını görecek şekilde yirmiden fazla kez değiştirdi. En son 2025’te değiştirilen Kanun’un orman filan dinlemeden madencilik arama ve işletme izinlerini kolaylaştırdığını biliyoruz.
Türkiye’de yüzden fazla yabancı sermayeli maden arama şirketi var ve bunlar binlerce arama ruhsatına sahipler. Bir kere yabancı şirketlerin bazı durumlarda yerli sermayeyle ortaklık yaptığını belirtmeliyiz. Örneğin, Anagold Madencilik esas olarak ABD ve Kanada kökenliyken Çalık Holding’i küçük ortak olarak yanlarına almış.
Madencilikte yurtseverlik gibi bir kavramın sermaye diktatörlüğünün lügatinde olmadığını anlıyorsunuz.
Örneğin, madencilikte çevrenin korunması bir kriter olmaktan fiili olarak çıkıyor, birçok ülkede siyanür kullanılması yasaklanmışken Türkiye’de böyle bir kısıt fiili olarak aşılmış durumda. Ülkelerin çoğunda yabancı sermayenin çıkardığı madenin bir kısmına kamu hakkı olarak el konurken Türkiye’de bu oran mümkün olduğu kadar düşük tutuluyor ve şirketin beyanı esas olarak alınıyor. Ayrıca ileride Türkiye’yi inşa ederken kullanacağımız madenler adeta yurtdışına kaçırılırken çevreye, halk sağlığına verdiği zararların maliyeti halkın üzerine yıkılıyor.
Bir diğer örnek otomotiv sanayisinden geliyor. Bilindiği gibi bütün yabancı otomotiv tekellerinin Türkiye’de fabrikası bulunuyor. Her birinin bankalarla ilişkisi, siyaset ve yerel yönetimlerle kurduğu bağ Türkiye’de bütün yaşam tarzını son 25 içinde değiştirdi. Kentin içinden orman ağaçları kesildi, daha çok araba sığsın diye konut ve kentin yapısından, otobandaki hız limitlerine kadar birçok şey uluslararası sermayenin gizli eliyle dönüştürüldü.
Geçenlerde şu haberi görmüşsünüzdür, Gebze’de büyük fabrikalara ara mal üreten çok sayıda firmanın patronları gizlice bir araya gelerek işçilerin ücretlerini düşürmek ve kazara bile olsa yükseltmemek için bir birlik kurmuşlar. Bu veri hem orta ölçekli sermayenin uluslararası özellik gösteren tekellerle nasıl kaynaştığını bize gösteriyor, hem de bu ülkenin emekçi sınıflarına olan düşmanlıklarını.
Bu arada başka konuya geçmeden otomotiv sektöründeki siyasi bir olaya da bakalım. Çin tekellerinin iki büyük araba üreten fabrikası için ön hazırlıklar yapılmıştı ancak projeler iptal oldu. Bu olay emperyalist rekabetin Türkiye siyasetini nasıl belirlediğinin önemli bir örneği olarak ele alınmalı.
Türkiye’de sermaye diktatörlüğünün yurtdışı karakterinin neden olduğu iki siyasi olaya bakalım:
Bunlardan biri Türkiye’deki yargı operasyonlarına emperyalist devletlerin hiç ses çıkarmaması. Oysa eskiden yürütme yargıyı böylesine araçsallaştırsaydı, bütün sahtekârlıklarıyla daha fazla yön vermek ve çıkarlarını korumak için ABD’den AB’ye herkes Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışırdı. Oysa şimdi sessizliğe bakılırsa şu anda daha fazla alabilecekleri bir şey kalmadığı anlaşılıyor. Zaten rejimin kozmopolit özelliği nedeniyle verilebilecek her şey verilmiş yabancı sermayeye ve devletlerine.
NATO üzerinden Türkiye’nin aldığı pozisyon da bu yöne işaret ediyor. Baltık devletlerinin askeri olarak korunması, Karadeniz ve Ortadoğu’da alınan pozisyon Batı emperyalizmin çıkarlarının Türkiye sermayesinin de çıkarları olduğunu gösteriyor.
Türkiye’de sermayenin ülkenin bağımsızlığına olan ilgisini kaybettiği bir dönemi yaşıyoruz.
Kusura bakmasın kimse, Cumhuriyet’in ayağa kaldırılmasında sömürücülüğünün yanı sıra ülkesine yabancılaşmış bu sınıfa ve onunla ilgili siyasetlere rol düşmeyecek.
Boşuna demiyoruz cumhuriyetçilerin birliği emekçilerin birliğidir diye.