Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Erhan Nalçacı

Erhan Nalçacı

Dünyanın içinde bulunduğu altüst oluş dönemi nereye varacak?

Kimse bu koşullarda umudunu kaybetmesin, çok uzak olmayan bir gelecekte dünyada yeni bir yaşam kurmamız mümkün olacak. Bu mücadele insanın insanı sömürüsüne karşı çıkan ahlaki bir tutum olmaktan çıktı, emeğiyle geçinen bütün insanların bir yaşam mücadelesine dönüştü.

Yayın Tarihi: 17.07.2026 , 21:42 Güncelleme Tarihi: 18.07.2026 , 00:00

Bu köşedeki yazılar asıl olarak iki tez etrafında döndü durdu.

Bunlardan ilki, emperyalist dünya düzeninde son 20 yıl içinde beliren hegemonya krizinin bir paylaşım savaşına yol açacağıydı. 

Buna ilişkin o kadar çok veri birikti ki artık tartışılır yanı kalmadı. Bir paylaşım savaşının kenarında mıyız yoksa içinde miyiz diye sorulabilir belki. Bu sorunun yanıtını ileride tarihçilere bırakabiliriz. Ancak bana kalırsa Ukrayna ve İran savaşları ile hatta öncesindeki Suriye komplosu ile zaten içindeyiz. 

Bu saptama doğal olarak insanlar için ürkütücü bir şey, bu kadar büyük bir akılsızlığın ve saçmalığın insan eliyle üretilmesi imkânsız gibi geliyor. Sonuçları açısından da insanlar ürkmekte haklılar.

Ancak bu tezin bir kardeşi var, paylaşım savaşı esnasında veya hemen sonrasında bir sosyalist devrimler dalgasının başlayacağı ve dünyayı parça parça kaplayacağına dair düşünceye dayanıyor. 

Bu tezin ilki kadar somut olmadığı ve yeterince veri birikmediğini düşünenler çoğunlukta bugün.

Çeşitli ulusların içinde siyasi öncülerin varlığının bu tezin garantisi olmasına rağmen insanlar inanmak için daha fazlasını talep ediyorlar. Şu veya bu ulusta devrimci durumun doğması, iktidarı almak için emekçiler tarafından yapılan girişimler, yer yer ikili iktidarlar vb.

Bunların hiçbirine rastlamıyoruz. Buna karşılık Birinci Dünya Savaşı öncesi dünyada bir devrimin yakın olacağına inanan çok ama çok az insan vardı. Rusya’da bir fraksiyon olan Bolşeviklerden kimsenin haberi yoktu, küçük ve önemsiz gözüküyorlardı.

Yine de biz tezin aslında çağımızı ve yakın geleceği belirleyeceğine ilişkin verileri paylaşalım.

Ama önce dogma haline gelmiş bir saptamayı ele almamız gerekiyor. Marx’ın zamanında kapitalizmin en gelişkin olduğu coğrafyalarda devrim bekleniyordu, işçi sınıfının büyüklüğü ve büyük yığın partileri bunun tartışılmaz kanıtı olarak gözüküyordu. Lenin ise bu konuda çok önemli ve bütün bir yüzyıl boyunca pratikte doğrulanan bir tanımlama yaptı.

Büyük kapitalist ülkeler emperyalizm çağındaydılar, sermaye bütün dünya emekçilerinin sömürüsü ile elde ettiği zenginliği kendi ülkelerinde işçi sınıfını düzen içinde tutmak için kullanıyordu. Eşitsiz gelişim boyunca kapitalizmin çelişkilerinin biriktiği kapitalizmin yol aldığı ancak çok gelişmediği ülkelerde devrimlerin gerçekleşmesi çok daha olasıydı.

Tarih Lenin’i haklı çıkardı, Rusya, Balkan ve Orta Avrupa Ülkeleri, Çin, Kore, Vietnam, Küba, bunlar gelişkin kapitalist ülkeler değillerdi.

Ancak günümüzde bu dönemin koşulları mutlaklaştırılmış gözüküyor. Örneğin, G20 ülkelerinde bir devrim olasılığı çoğu kişinin aklına gelmiyor. Oysa bu durumun değiştiğini anlamamız gerekiyor. Eşitsiz gelişim yasası işlemeye devam ediyor tabi ama kapitalizmin çelişkileri buralarda en çok birikiyor.

Marx’ın çalışmalarını genellediği Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsözünde yazdığı bir cümle çok eleştirilmiştir. Cümle şöyle: “İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz…” 

Eleştirilmesinin nedeni kapitalizm içinde devrim olması için üretici güçlerin mümkün olan seviyeye kadar geliştirilmesinin devrimleri ve devrimci iradeyi dışlamasıdır. Bu eleştirinin haklı yanı olmakla birlikte Marx devrim olmayacak dememiştir ki, dünyada kapitalizmin ortadan kalkmayacağını söylemiştir. 

Geçen yüzyılda başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalizmin hızlı bir şekilde kurulduğuna ve üretici güçlerin geliştirildiğine tanıklık ettik. Ancak ABD’nin öncülüğünde de üretici güçler paralel olarak geliştiriliyordu. Geçen yüzyılın devrime yaramayan denge durumu buradan da doğmuştu.

Bundan sonrasının anlaşılması için Marksist terminolojiye yabancı okur için şu hatırlatmayı yapalım: Üretici güçler teknolojinin gelişmesi değildir, doğaya müdahale eden araç gereç ile birlikte onu üreten ve kullanan insanın da gelişimidir.

Şimdi yapay zekâ ve robot teknolojileri ile birlikte kapitalizm içinde üretici güçlerin gelişiminin sonuna varıldığını anlıyoruz.

Yapay zekâya salt bir teknolojik gelişim olarak bakanlar çok yanılıyorlar, mülkiyet ilişkileri dışında yapay zekâ anlaşılamaz bugün. Yapay zekâ tekelci sermayenin mülküdür ve emekçi sınıflara karşı kullanılmaktadır.

ABD verilerine bakalım: 

Yapay zekâ uygulamaları nedeniyle işten çıkarılan işçi sayısı bu yıl Mayısa kadar 90 bini bulmuş. Teknoloji sektöründeki iş kayıpların geçen seneye göre %66 oranında arttığı söyleniyor. Her ay 16 bin kişi işini kaybediyor. Bu şekilde iş kaybının daha çok gençlere yöneldiği, çünkü veri girişi ve müşteri hizmetleri gibi alanlarda çalışan gençlerin daha çabuk işinden edildiği bildiriliyor.

Hani üretici güçlerin gelişimi insanı da kapsar demiştik, genel olarak tekellerin mülkiyetindeki yapay zekâ uygulamalarının insan zekâsı üzerinde şimdiden geriletici bir etkisi olduğu saptanıyor. Öte yandan işsizliğin geldiği boyut zaten kapitalizmin insanı artık geliştirmediğini gösteriyor.

ABD tekelleri panik halinde bu gelişmeye karşı fon ayırıyorlar ve iş imkânları yaratmaya çalışıyorlar, ancak nafile. Kâr için yapılan ve küçük bir azınlığa ait mülkiyete dayanan üretim tam otomatizasyon ve yapaya zekâ uygulamaları birlikte gitmiyor.

O zaman şirketler bu teknolojiyi kullanmaktan vazgeçsinler denebilir, ama rekabet buna izin vermiyor. Birbirleriyle rekabet içindeki bütün şirketler, Çin’dekiler de dâhil olmak üzere bu alana giriyorlar ve benzer sorunlar dünyanın her yerinde yükseliyor.

Eşitsiz gelişimin ABD’de nasıl çelişki biriktirdiği ile devam edelim.

ABD egemenleri eğer savaşmazlarsa ABD hegemonyasının çökeceğinin farkındalar, savaşı göze almış oldukları anlaşılıyor. Ancak, bu konuyu burada çok işledik, ABD’nin üretimini aşan borcu bir savaşı finanse etmeye izin vermiyor. Trump 2027 için 1,5 trilyon dolar askeri bütçe talep ediyor, ama nereden gelecek bu para? Emekçi sınıfların sosyal fonlarına göz dikiyorlar. Buna karşılık sermayeden alınan vergileri azaltıyorlar, toplumsal eşitsizlik büyük bir hızla artıyor.

ABD’de çalışanların  %70’e yakınını oluşturan işçiler (93 milyon kadar) aileleri de düşünülürse toplumun ezici çoğunluğu anlamına geliyor. Asgari ücretle çalışan bir işçinin ek işlerde çalışmadığı sürece iki odalı bir daireyi kiralamasının imkânsız olduğu söyleniyor. 

Adaletsizlik duygusu topluma hâkim oluyor, başta sosyalizm olmak üzere toplumsal arayış artıyor.

Sermaye sınıfı tehlikenin farkında ve Trump Ekim Devriminin olduğu haftayı “Anti-komünizm haftası” olarak ilan etti. Her on cümlesinden biri komünist tehlikeyle ilişkili oluyor artık.

Öte yandan kapitalizmin çelişkilerinin birikmesi mi, Trump’ın kendisi bütün yalancılığı, güvenilmezliği, halk düşmanlığı ve sermaye küstahlığının uç noktasına varan sapıklığı ile sermaye düzeninin ne kadar çaresiz ve çürümüş olduğunun kanıtı olarak duruyor.

Ve paylaşım savaşları, önce milliyetçi ve gerici propaganda ile taraftar toplayabilir ancak sonra yıkım başlayınca inanılmaz bir meşruiyet krizi yaratır.

Kimse bu koşullarda umudunu kaybetmesin, çok uzak olmayan bir gelecekte dünyada yeni bir yaşam kurmamız mümkün olacak.

Bu mücadele insanın insanı sömürüsüne karşı çıkan ahlaki bir tutum olmaktan çıktı, emeğiyle geçinen bütün insanların bir yaşam mücadelesine dönüştü.

Erhan Nalçacı 'ın Son Yazıları