Erhan Nalçacı
Türkiye’nin rejimi nedir?
Yayın Tarihi: 28.08.2026 , 21:50 Güncelleme Tarihi: 29.08.2026 , 00:00
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Türkiye’de rejimin ne olduğu konusunda önemli bir kafa karışıklığı görülüyor ve bu halkımızla temas ettiğimiz noktalarda bir engel olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin, Türkiye’nin en azından son 25 yıldaki rejimi faşizm midir?
Bu kavram çok yaygın olarak ve basmakalıp şekilde kullanılıyor, işin içinden çıkılmasını iyice zor hale getiriyor. Devrimci bir cumhuriyetçi kimliğin oluşturulmasının önünde bir engele dönüşüyor.
Ancak başlıktaki soruyu açabilmek için birbiriyle ilişkili bir seri kavrama değinmemiz gerekecek:
Bunların ilki “burjuva diktatörlüğü” kavramı.
Burjuvazi iktidara geldiği her ülkede rejiminden bağımsız olarak bir burjuva diktatörlüğü kurar. Özelikle emperyalizmin işbirlikçisi bir feodal sınıftan iktidar alındığında bu diktatörlük devrimci bir özellik kazanır. Ancak doğası gereği zaman içinde burjuva diktatörlüğü emekçi sınıfların eşitlik ve özgürlük mücadelesini hedefler hale gelir. İktidar en demokratik rejimi de örgütlese, yani halkın seçme ve seçilme hakkına sahip olduğu, farklı sınıfların siyasi görüşlerini siyasi partileri ve basın organları aracılığıyla savunabildikleri, ulusal mecliste temsil edilebildikleri bir düzen kurmuş olsa da aslında bu rejim de burjuva diktatörlüğü altında bulunur.
Burjuva diktatörlüğüdür, çünkü burjuvazi seçim sistemi ve parlamento aracılığıyla asla iktidarını işçi sınıfına devretmeyecektir. Böyle bir olasılık çıktığı zaman ultra siyasi yöntemleri; provokasyon, cinayet, baskılar, sivil çeteler, askerin yönetime daveti vb. devreye sokar.
Dolayısı ile ulusal düzeyde bir burjuva diktatörlüğü altında en demokratik rejimden faşizme kadar giden bir süreklikte sınıf mücadelesinden doğan ihtiyaçlara göre rejimler kurulur.
Eğer burjuvazi işçi sınıfının bazı kesimlerinin de dahil olduğu geniş bir orta sınıf kurabildiyse, ideolojik olarak meşruiyetini koruyabiliyorsa, işçi sınıfı örgütlü bile olsa düzende gedik açmakta zorlanıyorsa demokratik olur rejim, başka bir deyiş ile emekçi sınıfların sömürüsü sınıf işbirlikçiliğin yarattığı bir demokrasi ile maskelenir.
Ancak tam tersiyse, orta sınıflar eriyor, halkın hoşnutsuzluğu artıyor, meşruiyet krizleri arka arkaya patlıyor ve emekçi sınıflar siyasi öncüsü ile bu koşullarda iktidarı almak için denemeler yapıyorsa o zaman faşizm rejim olarak tercih edilebilir.
Örneğin, Türkiye’de halk sol bir arayış içindeyken, sosyalizmin dünya ölçeğinde saygınlığının yüksek olduğu ve emekçi sınıfların örgütlü mücadelesinin yükseldiği tarihsel dilimde12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 Askeri Darbeleri burjuvazinin faşist rejim tercihini yansıttığı dönemler olmuştur.
Faşizm işçi sınıfının yükselen mücadelesine ve iktidar arayışına burjuvazinin verdiği bir cezadır. Meclisi ve diğer düzen partilerini de bir süre için ortadan kaldırır, kendi zorbalık hukuku ve icrasından başka bir şey kalmaz geriye. Son derece gaddardır, kural tanımaz ve cinayet işleme özgürlüğüyle davranır.
Ne yazık ki devrimciliğin ne olduğunun unutulması ile faşizmin ne olduğunun unutulması birlikte seyrediyor. Yoksa o kadar faşizm tahlili yaptıktan sonra faşizmi aşmak için programı özünde birbirinden farkı olmayan düzen partilerinin ittifakı ile sandığa göz dikilmezdi. Faşizm hiçbir zaman sandıkla aşılmaz, öyle bir olanak yoktur çünkü. Böyle bir faşizm tahlili insanların beynini kevgire çevirdi, düşünme yeteneklerini elinden aldı, sınıf işbirlikçiliğinin yollarını döşedi.
Bugün işçi sınıfı siyaseti hala düzenin potansiyel olarak en güçlü düşmanı olduğu halde sermaye sınıfı tehdidi seçimlerde alınan oy oranı gibi toplumsallaşma kriterleri üzerinden değerlendiriyor, uluslararası duruma bakıyor ve faşizme gereksinim duymuyor. Burjuvazi demokrat olduğundan değil yani, sadece faşizme gereksinim duymuyorlar. Partiler birçok kısıtlamaya rağmen faaliyetlerini sürdürebiliyorlar, Meclis ne kadar işlevsiz de olsa toplanabiliyor, her ne kadar yargı siyaset tarafından bir aparata dönüştürülmüşse de işliyor bir yandan vb.
Tamam ama peki ne o zaman Türkiye’nin rejimi?
Burjuva diktatörlüğünün en demokratikten faşizme kadar bir spektrum içinde rejimlerini kurduğunu söylemiştik. Türkiye’nin rejimini anlayabilmek için son 30 yılın analizini yapmak zorundayız.
24 Ocak 1980 Kararları ile burjuvazinin emperyalist sistemle tam bir bütünleşme ve engelsiz bir sömürü programını benimsediği ilan edilmişti. Bunun Cumhuriyet’ten de vazgeçme anlamına geldiğini daha o zaman tam olarak idrak edememiştik. 2001’de Kemal Derviş’in 15 Günde 15 Yasası ile emperyalizmle bütünleşme, özelleştirme ve emeğe saldırı ete kemiğe bürünmüştü.
Şimdi çok güçlü bir uygulayıcıya ihtiyaç duyuyordu burjuvazi. Bunu tarikat tezgahından geçmiş ama 1990’lı yılların belediyelerinde her yapılan işten komisyon almayı yaşam tarzı haline getirmiş bir ekiple çözmeye karar verdiler. Yanlarına gizli bir teşkilat gibi davranan CIA uzantısı Gülen Tarikatı ile zamanında sola da bulaşmış liberalleri eklediler.
Tamamen emperyalizmin ve Türkiye sermaye sınıfının tercihi olan AKP böyle yola çıktı. Bu aşırı derecede güçlendirilmiş yönetim çok önemli dönüşümlere imza attı. Çok kısaca; birincisi devlete ait ne varsa sermayeye devrettiler, ikincisi emekçi sınıfların örgütlülüğünü dağıtarak bir sömürü cenneti yarattılar patronlar için, üçüncüsü bu sömürü cennetinde yargı ve yasama uluslararası sermaye için bir engel olmaktan çıkınca Türkiye’ye hatırı sayılır bir sermaye ihracı oldu.
Türkiye’nin rejimi bu işte!
Türkiye’nin sermayenin mülkü haline geldiği bir ortamda emekçilere bu düzeni onaylamak üzere sandık kuruldukça sandığa gitmek düşüyor. Sermaye kendi malını yönetiyor, halkın iradesine en küçük şekilde ihtiyaç duymuyor. Halkın bir yerde sermaye sınıfının kölesi haline geldiği bir rejimden bahsediyoruz. “Tek adam rejimi” lafına gülelim bari, bu saçma kavram “tek adamın” arkasındaki sermaye sınıfını ıskalıyor ve sınıf işbirlikçiliğini tavana sıçratıyor.
Bu rejimde tabi ki Meclis ve Yargı işlevsizleşir, laiklik çöpe atılır, direnen sendika yöneticileri içeri alınır, seçme ve seçilme hakkı kadük olur, medya sermaye sınıfı tarafından şekillendirilir.
Yalnız burjuvazinin kendisi için bu çok yararlı rejiminin bir kusurcuğu var. O kadar güçlü bir uygulayıcı yaratıldı ki ve yağmadan komisyonculuk öylesine rejimin doğal bir parçası haline geldi ki aynı programa sahip bile olsa rejim içinde bir at değişimine izin vermiyor. Yoksa İmamoğlu gibi yönetime talip olan herkesin aynı rejimin yöneticisi olmaya aday olduğunu biliyoruz.
Bu nedenle bu rejime karşı çıkacaksanız her şeyden önce burjuvaziye karşı devrimci bir programınız olacak. Türkiye bugün ancak yağmalanan veya sermaye ihracıyla inşa edilen mülkün emekçi halkın egemenliğine geçmesiyle kurtulabilir. Ellerimizle bir Cumhuriyet ayağa kaldırılabilir.
Türkiye’nin rejimi nedir tartışmasını geliştirmek için Türkiye sermayesinin yapısına ve onun siyasetle ilişkisine bakmak gerekiyor. Eğer gündem izin verirse haftaya devam ederiz. Kimin “kökünün dışarda” olduğunu anlamak için de yararlı olur.