Erhan Nalçacı
ABD ve biyolojik silahlar: Nasıl insanları ağırlıyor Türkiye?
Yayın Tarihi: 26.06.2026 , 22:05 Güncelleme Tarihi: 27.06.2026 , 00:01
Ankara’da gerçekleşecek NATO zirvesine bir hafta kadar kaldı. NATO’nun korkunçluğu ve halk düşmanlığı üzerine çok yazıldı çizildi.
Bu sefer de Ankara’da ağırlanacakların bozuk karakterini deşifre edecek hem tarihi hem güncel bir olguya değinelim: NATO’nun patronu olan ABD’nin biyolojik silahlarla olan ilişkisine.
Güncel, çünkü ABD’nin gizlediği ve dünyaya yayılmış biyolojik silah üreten laboratuvarlara ilişkin yeni kanıtlar ortaya çıktı. Buna değineceğiz sonunda. Ancak bir olgu tarihi ile ele aldığımız zaman kavramlaştırılabilir.
ABD’nin daha önce örtülü çalışmaları vardı muhakkak, ancak resmi olarak biyolojik silah üretimi Başkan Roosevelt’in kararı ile 1943’te başlatıldı. Bu yıl kritik, çünkü Nazi Almanya’sının işgal ettiği Sovyet topraklarında yenileceği anlaşılmıştı. Dolayısı ile biyolojik silah üretimi esas olarak sosyalist ülkelerde kullanılmak üzere geliştirildi.
Biyolojik silahların yasaklandığı 1969’a kadar ABD çok sayıda laboratuvar ve askeri üste biyolojik silah üreterek depoladı. Şarbon, tularemi, Q ateşi, ensefalit, stafilokok gibi basil, virüs ve toksinler silah haline getirildi. Biyolojik silahların şarapnel parçaları ile atılması, sulara karıştırılması gibi birçok yöntem üzerinde çalışıldı. Hastalığı bulaştıracak sivrisinek, fare, yarasa gibi canlılar da silah geliştirme programlarının parçasıydı.
Ayrıca saldırıda bulunulacak ülkenin hayvancılığını ve tarımını çökertecek biyolojik ajanlar üzerinde de çalışıldı. Gizlilik içinde yürütülen araştırmalarda çok sayıda insanın denek olarak kullanıldığı sonradan ortaya çıktı. Bu programda sayısız bilim insanı çalıştı, sadece bu bile emperyalizm ve bilim konusunda çok önemli bir fikir verdi.
1969’da bu halk düşmanı program durdurulduğunda yıllık bütçesi 300 milyon dolara ulaşmıştı.
Çok yönlü basınçlar karşısında Nixon zamanında biyolojik silah üretimi sonlandırıldı, ABD 1972’de biyolojik silah üretilmesini yasaklayan uluslararası anlaşmayı imzalamak zorunda kaldı.
Ancak bütün demokrasi söylemlerinin ikiyüzlü bir sahtekârlık olduğu ABD’de biyolojik silah araştırmalarının ve kapasitesinin bir şekilde korunduğu anlaşılıyor.
Bilindiği kadarı ile ilk kez Kore Savaşında 1950’lerin başında ABD ordusu tarafından geliştirilen patojen virüs ve bakterilerin kullanıldı. ABD tarafı resmen bunu hiç kabul etmedi, ancak çok sayıda kanıt ortalığa döküldü.
1960’larda ise Vietnam Savaşında orman örtüsünü ortadan kaldırmak için ABD’nin 80 milyon litre turuncu ajan adı verilen bitki öldürücü kimyasalı kullandığına daha önce değinmiş, bu kimyasalın kullanılmasına bağlı olarak sakat doğumların hala görüldüğünü yazmıştık.
Ancak Küba’nın defalarda biyolojik saldırılara maruz kalması konunuz açısından çok önemli, çünkü bu durum halen devam eden ABD sermayesinin olağanüstü insanlık dışı yönünü göstermekle kalmıyor, aynı zamanda biyolojik silahlar yasaklandıktan sonra da ABD tarafından gizlice kullanıldığını gösteriyor.
1971’de Amerika kıtasında Afrika domuz gribi salgını ilk kez Küba’da görüldü ve 500 bin domuzun önleyici olarak itlaf edilmesine yol açtı. 1973’te ise Karayip ülkeleri içinde bir tek Küba’da Dang Humması görüldü. ABD’nin geliştirdiği sivrisinek türü tarafından yayıldığı iddia edildi.
1980’li yıllarda ise Küba’da şeker kamışı pası, tütün maviküfü, pirinç, mısır ve patatesi hedef alan parazitler görüldü ve ABD tarafından uygulanan biyolojik silah türleri olduğu iddia edildi. Küba’nın biyoteknolojide bu kadar ileri olmasının önemli bir nedeni biyolojik saldırılara karşı savunma amaçlı olmasıydı.
Ancak en tuhafı ABD’nin kendi halkına karşı başlattığı biyolojik saldırıdır ve Türkiye’nin nasıl bir manyağın koynuna girdiği konusunda çok ibret vericidir.
2001’e geldiğimizde Sovyetler Birliği tarihe karışalı 10 sene olmuştu, fakat Sovyetler Birliği’nin büyük katkısının olduğu uluslararası hukuk hala geçerliydi, güçlü bir emperyalist devletin ülkelere durup dururken saldırmasını engelliyordu. Bunu bırakın dünyaya ABD halkına bile anlatmanız çok zordu.
Malum 2001 Eylül’ünde kaçırılan uçakların ABD’de binalara çarptığı terör olayı meydana geldi. ABD’nin bunu uluslararası hukuku ve iç kamuoyu basıncını aşmak için yaptığı veya yönlendirdiğine ilişkin şüpheler doğdu ancak bugüne kadar kanıtlanamadı.
Buna karşılık hemen saldırının arkasından başlayan adreslere şarbon basili taşıyan mektupların gönderilmesi ile birlikte ele alındığında ABD ve İsrail’in olaya dahli şüpheye yer bırakmıyor.
“Allah büyüktür, Amerika’ya ve İsrail’e ölüm” ibaresi taşıyan mektupları açanların içinde ölenler oldu. Mektupların bir adresi de senatoydu.
Şarbon basillerinin ABD biyolojik savaş laboratuvarlarında geliştirildiği ortaya çıktı. Bu laboratuvarlarda çalışan iki kişi suçlandı, biri mahkemece aklandı, diğeri ise şüpheli bir şekilde intihar etti ve FBI dosyanın kapatıldığını açıkladı.
Ama en tuhafı şarbon basilli mektuplar gönderilmeden hemen önce ABD sermayesinin ve emperyalizminin önde gelen gediklileri Bush ve Cheney gibi figürlerin şarbona karşı önleyici olarak kuvvetli antibiyotikleri kullandıklarının gösterilmesi oldu.
Şimdi gelelim günümüze.
Çin ve Rusya’nın 2022’den beri ABD’nin Ukrayna’da ve dünyanın çeşitli yerlerinde biyolojik silah geliştirdiğine dair yakınmaları bulunuyor. Ukrayna’da Batı emperyalizminin kuklası durumuna düşürüldüğünden bu yana ABD tarafından örtülü olarak kontrol edilen 26 biyolojik silah laboratuvarı olduğu söyleniyor. Öte yandan bu laboratuvarların sayısının 30 ülkede 336’ya ulaştığı iddia ediliyordu.
Korona pandemisinin ve diğer salgınlarda bu laboratuvarların rolü olabileceği başka bir yazıya kalsın.
Yeni olan ise ABD’de çok yeni olarak gizliliği kaldırılan belgelerin içinde bu laboratuvarların gerçekliğine ilişkin kanıtların bulunması oldu. Hatta ABD’de çatırdayan sistemin ve devlet içi çekişmelerin ürünü olarak bu gizli bilgilerin ortaya saçıldığı iddia edildi.
Sevgili okurlar bu yazıyı paylaşsın ki Türkiye’de ağırlanacak olanların karakteri konusunda bir şüphe doğmasın. Bütün biyolojik silah envanteri ve uygulamalarının NATO bünyesinde olduğundan şüphe duymuyoruz.
Hiç kimse komşularının suyuna zehir atan, kümes hayvanlarına mikrop bulaştıran, şarbonla mahallede terör yaratan birisiyle birlikte anılmak ve dost gözükmek istemez.
Bunu Türkiye sermaye sınıfı kendi çıkarları gereğince yapıyor ve seçtiği dostlar Türkiye’yi bir felakete sürükleme potansiyeli taşıyor.