Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Erhan Nalçacı

Erhan Nalçacı

NATO-2026 Zirvesi savaş hazırlığı yapmak için toplanıyor

Acil olan talep ise bir paylaşım savaşına Türkiye’nin sürüklenmesini önlemektir. Türkiye sermayesinin ilkesiz, kokuşmuş, halk düşmanı kararı ancak halkın örgütlü gücü ile püskürtülebilir.

Yayın Tarihi: 19.06.2026 , 19:35 Güncelleme Tarihi: 20.06.2026 , 00:00

Üzerinden 22 yıl geçmiş, 2004 yılında NATO zirvesi İstanbul’da toplanmıştı. “İstanbul NATO’ya kapılarını kapatıyor” çalışması bir kampanyaya dönüşmüş, özellikle TKP öncülüğünde bu zirvenin İstanbul’da toplanmasının engellenebileceğine dair bir umutla çalışılmış, Kadıköy’de soldaki parti ve çevrelerinin katıldığı büyük bir miting düzenlenmişti.

Şimdi yıllar sonra Ankara’da NATO zirvesi Temmuz başında sıkıyönetim koşullarında toplanacak.

Türkiye 1952’de dâhil olduğundan beri NATO’dan çıkılması haklı bir talep olarak yükseliyor. Ancak çıkmak istediğimiz NATO aynı NATO mu? Hiç süreç içinde NATO’nun amaçları, hedefleri, hangi gereksinime yanıt vermeye çalıştığı değişmedi mi? Eğer NATO’nun niteliğinde yıllar içinde değişiklik olduysa bu siyasi pratiği derinden etkileyecektir.

Bu analizi yapabilmek daha önce bu köşede paylaşılmış NATO tarihinin bir dönemlendirme denemesini hatırlatalım

Kuruluşundan (1949) Sovyetler Birliğinin çözüldüğü 1990’a kadar olan dönemin temel karakteristiği NATO’nun emekçi sınıfların yükselen iktidar mücadelesini her ne olursa olsun engelleme isteğidir. Emperyalist kampla Sovyetler Birliği arasında kurulan nükleer denge ve Sovyetler Birliği’nin barışı koruma konusundaki ısrarı nedeniyle NATO’nun önceliği topyekûn bir savaş olmamıştır. Esas öncelik NATO’ya dâhil olan ülkelerde işçi sınıfının yükselişini sivil çeteler kurarak, satın alınmış bir insan ağı yaratarak, cinayet ve sabotajlar düzenleyerek, askeri darbeler tasarlayarak engellemektir. NATO’nun bir savaş örgütü olmaktan çok bir terör örgütü olarak anılması bu döneme özgüdür.

İkinci dönem olarak, 1990-2011 arasını alabiliriz. Emekçi sınıfların siyasi gücü önceki döneme göre gerilemiştir bu tarihlerde. ABD ve diğer emperyalist devletler sosyalizmin bir siyasi-askeri güç olduğu dönemde şekillenen siyasi coğrafyayı yeniden yapılandırmayı öncelediler. Bu eylem sermaye dolaşımını kısıtlayan ulusal engellerden kurtulmayı ve dünyayı emperyalizmin boyunduruğuna almayı amaçlıyordu. 

Bu dönemde ülkelerin yargı, yasama ve yürütmeleri teslim alınmış, sermaye sınıfının tam boy işbirlikçi olduğu Türkiye gibi ülkelerde süreç savaşsız halledilirken, bazı coğrafyalara askeri olarak müdahale edilmiştir. Yugoslavya, Afganistan, Irak, Libya, Suriye komplo ve saldırıları yeniden yapılandırılan dünyanın düzeltici savaşları olarak kabul edilebilir.

2004’te İstanbul’da yapılan NATO zirvesinde örneğin, NATO’nun görev alanı olarak tanımladığı coğrafyanın dışına müdahale etme yetkisi tartışılmış ve kabul edilmiştir. 

Bu dönemde de topyekûn bir savaştan çok köşeye sıkıştırılan uluslara tek tek askeri müdahaleler söz konusudur. Cihatçı örgütlerin aparatçık haline getirildiği bu süre zarfında bu örgütler tarafından üretilen terör eylemleri müdahaleler için bahane olarak kullanılmıştır.

2011’den sonra başlayan ve halen içinde olduğumuz dönemi kavramamız ise başımıza ne örüldüğünü ve ne yapmamız gerektiğini anlamak için can alıcı bir niteliğe sahip.

2008 mali çöküşünden sonra emperyalist düzenin hegemon devleti ABD acı bir şekilde hegemonyasının tehdit altında olduğunu idrak etti. Çin 1970’li yıllarda başlattığı kapitalist restorasyondan sonra kesintisiz olarak sürdürdüğü %10 civarındaki büyüme hızı ile dünyanın yeniden paylaşılmasını talep ediyordu. Pazarlar, mali sermaye baskınlığı, hammadde kaynakları, ticaret yolları, siyasi hegemonya alanları ne derseniz, her şey yeniden pay edilmeli, dünya düzeni yeni bir hegemonya tanımına evrilmeliydi.

ABD bu hamleyi gördü ve 2011’de artık önceliğinin Pasifik olduğunu ilan etti. Çin’in pasifikte kuşatılması ve Çin’deki devasa sermaye birikiminin değersizleştirilmesi gerekiyordu.

Doğal olarak ABD komutasında olan NATO’nun da önceliği değişti. Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda Pasifik savaşına hazırlanan NATO’nun yeni bileşenleri haline geldiler.

7-8 Temmuz Ankara zirvesine bu Pasifik ülkelerinin davetli olması başka bir anlama gelmiyor. Her birisi kendi çapında hızla silahlandırılıyor ve savaşa hazırlanıyor. 

ABD’nin Avrupa’daki kuvvetlerini azaltma kararı da içinizi rahatlatmasın, bu ABD kuvvetlerinin Pasifik’e kaydırılması anlamına geliyor.

Avrupa sermayesi ise ABD ile birlikte emperyalist düzende kendi pozisyonunu da kaybedeceğinin bilinci ile bu paylaşım savaşına hazırlanıyor. Sanayisini militarize ediyor, sivil alt yapıyı büyük çaplı bir savaşa adapte etmeye çalışıyor. Emekçi halklarını ise kendisi ile hiç alakası olamayan kapitalist tekellerin savaşına sürüklemek için taklalar atıyorlar. 

Bir yandan Ukrayna savaşını milyarlarca Avro ve silah temini ile tam bir yıpratma savaşı haline getirip kışkırtırlarken Rusya bize saldıracak yalanını yayıyorlar. Öte yandan zorunlu askerlik uygulamaları ile hızla asker sayılarını artırmaya çalışıyorlar.

Hala bunca yaşanandan sonra bir şey olmaz diye düşünüyorsanız şu yakın gelişmeye bir kez bakın. Almanya’da 18-45 yaş arası erkek vatandaşlara eğer üç aydan fazla yurtdışına çıkacaklarsa Silahlı Kuvvetlerden izin alma zorunluluğu getirilmiş.

Zirvenin Ankara’da toplanıyor olması da tesadüf değil. Türkiye’nin yani ülkemizin emekçi çocuklarının bu savaşa sürüklenmesi için büyük bir ihtiras içindeler. Konya’ya yerleştirilen NATO savunma sistemi, İstanbul Boğazı’nda üs, yeni NATO kolordusunun kurulması, bunların hiçbiri öylesine adımlar değil. NATO zirvesinde sıkıyönetim ilan edilmesi de.

Türkiye NATO tarafından Karadeniz’de ve Avrupa’da Rusya’ya, Ortadoğu’da İran’a ve Pasifik’te Çin’e karşı kullanılmak isteniyor.

Artık haberlerde her gün yeni bir silahla gururlanmamızı istiyorlar, sanki Yunanistan ve İsrail ile kapışacakmışız gibi milliyetçi bir hava yaratılmaya çalışılıyor. Oysa açıkça görülüyor, halkımız kendisine ait olmayan tekelci sermayenin paylaşım savaşına sürükleniyor.

NATO’dan çıkmak her zaman önemli ve yerinde bir talep. Ancak NATO ile düzen öylesine iç içe geçmiş ki bu düzeni tümüyle karşısına almayanların, örneğin her seçim CHP ve DEM ile iş birliği yapanların NATO karşıtlığının da bir değeri yok. Türkiye NATO’dan devrimine kavuşması ile çıkabilecek çünkü.

Acil olan talep ise bir paylaşım savaşına Türkiye’nin sürüklenmesini önlemektir. Türkiye sermayesinin ilkesiz, kokuşmuş, halk düşmanı kararı ancak halkın örgütlü gücü ile püskürtülebilir.

5 Temmuz Tandoğan mitingi bu koşullarda yaşamsal bir öneme sahip gözüküyor.

Ülkemizi tarifsiz bir yıkımdan ve gençlerimizi, çocuklarımızı savaş dehşetinden koruyabilmek için. 

Erhan Nalçacı 'ın Son Yazıları