Erhan Nalçacı
Türkiye’nin rejimi 2: Nasıl bir sermaye egemenliği?
Yayın Tarihi: 04.09.2026 , 22:31 Güncelleme Tarihi: 05.09.2026 , 00:00
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Türkiye’nin içine sürüklendiği durum hızla halkımızın başına geleni fark etmesini ve tavır almasını gerektiriyor. Zamana karşı yarışarak anlatma ve halkımızı örgütlü hale getirme sorumluluğu taşıyoruz.
Ancak anlatabilmek için gerekli kavramların anlaşılma güçlüğü var, öte yandan önyargılar, klişeler ve yüzeysel düşünme alışkanlıkları ile aşılması gereken barikatlar dikiliyor önümüzde.
Geçen hafta bu dizinin ilk yazısında Türkiye’de AKP dönemindeki rejimin faşizm olmadığını, emekçi sınıfların mücadelesinin henüz bunu hak etmediğini, ancak burjuva diktatörlüğünün özel bir anında olduğumuzu yazmıştık.
Geçen hafta çözümlemeye başladığımız kavram burjuva diktatörlüğüydü, bu haftanın ise temel kavramı tekelci sermaye olacak. Çünkü Türkiye’de sermaye sınıfının yapısını anlamadan siyasetle ve rejimle ilişkisini de çözmek mümkün gözükmüyor.
Tekelci sermaye kavramının kendisi bazı anlaşılma güçlükleri barındırıyor. 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında Avrupa ve ABD’de bir alandaki üretimin önemli bir kısmını kontrol eden dev şirketler ortaya çıktı, bunlara tekel dendi. Örneğin, bunlar bir ülkede demir-çelik üretiminin veya petrol üretiminin büyük bir kısmını diğer şirketleri yutarak kontrolü altına alan bir sermaye birikimini temsil ediyorlardı. Ayrıca mali sermaye alanında büyük banka tekelleri belirdi.
Şimdi Türkiye’ye bakınca sanayide, ticarette, hizmetlerde veya bankacılıkta tek bir alanda sermaye yoğunlaşmasına işaret eden tekelleri genellikle görmüyoruz ama buna karşı bütün bu alanlarda faaliyet gösteren holdinglerle karşılaşıyoruz.
Örneğin Koç Holding’e baktığımız zaman gerçi TÜPRAŞ, Opet, Aygaz sahipliği ile enerji alanında, birçok şirketle beyaz eşya alanında tekel olduğunu görsek de aynı zamanda inşaat, bankacılık ve sigortacılık, ticaret, otomotiv ve silah sanayisinde büyük yatırımları olduğunu biliyoruz.
Yine Sabancı Holding de benzer şekilde bankacılıktan ticarete sanayiden enerjiye birçok alanda alt şirketlere sahip. Her iki tekel de her yıl katlanan büyük gelirlere bildiriyorlar, örneğin Koç’un ilan edilen net geliri 2025’te 22 milyar TL, gerçeğini bilemeyiz. Ayrıca görünenin ötesinde diğer şirketlerin hisse senetlerini ellerinde tutarak çok daha büyük bir sermaye alanını kontrol ediyorlar.
İşte bizim tekelci sermaye dediğimiz sınıfın yapısı böyle.
Şimdi siyasetle ilişkisine bakabiliriz. Bu ilişkinin bir evrimi var ve bu Türkiye iktisat ve siyaset tarihi anlamına geliyor, bir köşe yazısında ele alınması imkânsız. Ancak ele aldığımız konuyu besleyecek kadar veriyi buraya taşıyabiliriz.
Bir kere Türkiye tarihinde son 25 yıl içinde AKP eliyle yönetilen yağma dönemine kadar bu kadar büyük tekellerle kaplanmamıştı ülke. Özelin yanında büyük ve gelişkin devlete ait sanayi ve enerji sektörleri vardı. Küçük ve orta büyüklükteki sermaye bugünkü gibi tekellere göbekten bağlanmamıştı.
1960’larda siyasi partilerin programları sınıfların çıkar ilişkilerine göre farklılık gösteriyordu. Örneğin, büyük sermayenin sözcüsü olan Adalet Partisi liberal bir ekonomiden yanaydı, orta ve küçük sermayenin temsilcisi haline gelen CHP’nin kamuculuğa ve planlamacılığa yer açan bir programı bulunuyordu. Yoksul köylülük ve küçük burjuvazinin çıkarları devrimci demokrat siyasi çevreler tarafından temsil ediliyordu. İşçi sınıfı ve diğer emekçi sınıfların sözcüsü ise TİP haline gelmişti. MHP gibi milliyetçi partiler her ne kadar küçük burjuva bir taban içinde örgütlenseler de büyük sermayenin işçi sınıfı siyasetine karşı geliştirdiği araçlar içindeydiler. O dönemin dinci partisinin bile ağır sanayiye dayalı kalkınma diye farklı bir programı vardı.
Geçen hafta AKP’nin sermaye sınıfı ve emperyalizm tarafından tasarlandığını ve Türkiye’nin gördüğü en büyük mülk devrini gerçekleştirdiğini söylemiştik. Türkiye’de ne varsa özelleştirildi ve ülke tekelci sermayenin mülkü haline geldi. Günümüzdeki rejimi bununla ilişkilendirmiştik.
Artık farklı sermaye gruplarının farklı siyasi programlarından bahsedemiyoruz. Çünkü tekelci sermaye irili ufaklı bütün şirketleri kontrolü altında tutuyor. Bunu nasıl yapıyor?
Bütün büyük sanayi şirketlerinin etraflarında binlerce yan ürün üreten şirket bulunuyor. Bu halleriyle köpekbalığının ağzının etrafında dolaşıp otlanan balıklara benziyorlar. KOBİ denilen hikâye göbekten tekelci sermayeye bağlanmış durumda. Ayrıca kullandıkları ara ürünler de büyük sermaye tarafından ithal ediliyor genellikle. Bütün küçük şirketler tekel bankalarına kredi borcu ile bağlanmış durumdalar. Bir de bayilikler var, beyaz eşyadan otomotive, petrol istasyonlarından AVM dükkânlarına kadar. Son olarak tekeller hisse senetlerini kendilerinden küçüklerle paylaşarak da onları kendine bağımlı hale getiriyor. Örneğin, Koç şirketlerinin hisse senetlerinin %26 kadarı aile dışında işlem görüyor.
Tabi ki bütün bunlar sermaye grupları arasında rekabet yok ve güllük gülistanlık bir ortam var anlamına gelmiyor ama neden düzen partileri arasında fark kalmadığını ve hepsinin aslında tekelci sermaye partisi haline geldiğini açıklıyor.
Örneğin, CHP’nin halkımızın 1990’larda sahip olduğu sol tavrı nasıl çözdüğünü gördük. Buna Ekmeleddin’in aday gösterilmesi, milliyetçi, dinci, piyasacı partilerin kurduğu cephedeki rolü ile tanıklık ettik.
Ancak bir partinin siyasi programının tekelci sermayeye ait olup olmadığına bakalım ve bunu Yeni Parti’nin taze programı ile test edelim.
Muhakkak böyle bir parti kendi programının AKP’den farklı olduğunu göstermek için emek sömürüsünden bahsetmese de adalet, insan hakları, özgürlük talepleriyle programı süsleyecektir.
Programın hangi sınıfa ait olduğunu test edebilmek için dört unsura bakalım:
Türkiye rejiminin bugünkü keyfi, baskıcı ve emekçi halkı hiçe sayan özelliklerinin tekelci sermayenin bütün iktisadi yapıları yutmasıyla açıklamıştık. Dolayısıyla tekelci sermaye karşıtı bir programda kapsamlı bir devletleştirme maddesinin olması gerekiyor. Hiç aramayın yok böyle bir madde. Planlamacılık var ama. Neyi planlayacaksınız, devlete ait bir mülk yok ki planlayasınız. Herhalde evlerindeki legodan yapılmış sanayi tesislerini planlayacaklar! Kapsamlı bir devletleştirme olmadan emekçi haklarından bahsetmek de mümkün değil.
İkincisi, tarikatları ortadan kaldırmayı ele almışlar mı? Tarikatların birer holding haline geldiği günümüzde laik bir söylemin ciddiye alınması için bu madde şart. Bunu da bulamıyoruz programda.
Üçüncüsü, Türkiye tekelci sermayesinin bağımlı olduğu Batı emperyalizminden kopmayı içeriyor mu program? Hayır, aksine NATO’ya ve AB’ye övgüler düzülüyor.
Son olarak Avrupa Özerklik Şartına karşı mı? Türkiye tekelci sermayesi ile Kürt sermayesinin uzlaştığı bu günlerde en kritik madde bu, af yasası değil. Kürt sermayesi bize İsrail ulus devlet teklif etti ama bunu istemiyoruz şimdilik biz, Avrupa Özerklik Şartı yeter diyorlar. Tahmin edileceği gibi programda emperyalizmin bir ülkeye yerleşmesini kolaylaştıran Avrupa Özerklik Şartına bir övgü ve onay var.
Dolayısı ile Yeni Parti’nin de tekelci sermaye partilerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz.
Ya her seçimde parlamentoya girmek için CHP, muhtemelen şimdi Yeni Parti ve DEM’in peşine takılan sol partiler?
Bir blokla karşı karşıyayız.
Yanlış anlaşılmasın sakın, CHP’ye, Yeni Parti’ye, DEM’e, diğer partilere gönül verenler zaman içinde bir emekçi cumhuriyetinin devrimci programına kapsanacaklardır kuşkusuz.
Bir partinin veya siyasi oluşumun emekçi sınıflara ait olması için programının bu dört maddeden oluşan testten eksiksiz geçmesi gerekiyor.
Haftaya da rejimi daha iyi anlayabilmek için tekelci sermayenin ne kadar ulusal olduğuna bakalım.