Erhan Nalçacı
Paylaşım savaşına dahil olmayı bir halk nasıl önler?
Yayın Tarihi: 25.09.2026 , 22:58 Güncelleme Tarihi: 26.09.2026 , 00:01
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Bu köşede uzun süredir bir emperyalist paylaşım savaşı olasılığının yükselmesi üzerine yazıyoruz. Ama hiç bu kadar savaşa yakın olmamıştık. Veya zaten çıkmış olan savaşın yayılmasına bu kadar ramak kalmamıştı.
İngiltere bir süredir Ukrayna’ya Rusya içlerini vurabilecek orta menzilli bir füze olan Strom-Shadow’u temin ediyor. Rusya buna karşılık İngiliz askeri üslerini vurmaktan bahsetmeye başlamıştı, bu hafta ise vuracağını açıkladı. İngiltere ise sanayi koordinasyonu, yakıt sıkıntısı, iletişim kablolarını koruma gibi başlıklarda savaş hazırlığı yapmaya başladı.
Avrupa’nın çeşitli ülkeleri halka erzak ve su depolama çağrısında bulunuyor. Yeni NATO üyesi İsveç ve Finlandiya’da da asker sayısını çoğaltma, savaşa sivil hazırlık gibi konular öne çıkarken Polonya ve Baltık ülkeleri sınırda tahkimatları artırtıyor, savunma hatları hazırlıyorlar.
Savaşın Avrupa’ya yayılması durumunda Türkiye’nin savaşın dışında kalması mümkün gözükmüyor.
Türkiye’nin öte yandan ABD ve İsrail adına müphem Mekke Anlaşmasını imzaladıktan sonra Yemen’de Husilere karşı savaşa girme riski çok artmış durumda. Çözüm süreci ile birlikte Türkiye’deki Kürt siyaseti İran’a karşı savaşa girme niyetini her geçen gün daha çok açık ediyor.
Bunlar bilinmeyen konular değil. Biz bu yazıda tekellerin, patronların çıkarı için savaşa sürüklenmekten bir halk kendisini ve ülkesini nasıl korur diye bakalım.
Korumuş mudur hiç, evet, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası Sovyetler Birliği’nin varlığı ve birçok ülkede işçi sınıfının örgütlü gücü ve siyasi düzeyinin savaşların yayılmasını engellediğini söyleyebiliriz. Emperyalizmin doğasında olan rekabetin savaşla sürmesi olgusu 50-60 yıl boyunca bu şekilde engellenebildi.
Şimdi ise engellemenin zorluklarla dolu olduğu bir dönemdeyiz. Avrupa’da emekçi sınıflar savaşın maliyetini ödemeye başladılar. Bir yandan askeri harcamalar için sosyal fonlar kesiliyor, yoksulluk ve hak kayıpları artıyor, diğer yandan Rusya ve İran savaşının neden olduğu doğal gaz ve petrol fiyatlarındaki artış halkın yaşam koşullarını zorlaştırıyor. Sendikalar ve kitle örgütlerinin İsrail’e, ABD’ye ve kendi hükümetlerine karşı yaptığı protestolar artıyor.
Ancak bunlar emperyalist savaşa sürüklenmeyi engellemek için yeterli olmuyor.
Bunun çok önemli bir nedeni var: İşçi sınıfının iktidarı hedeflemeden ve kendi ülkesinin sermaye sınıfını devrimle tehdit etmeden savaşı önlemesi çok zordur. Son dönemde örgütsüz ve enformel alanda çalışan işçileri örgütlemeye çalışan ve işçi sınıfının öncü siyasetiyle ilişikli militan sendikacılığı saymazsak sendikalar düzenin içindeler. Sendika yöneticileri düzene tutunmak adına her türlü uzlaşmaya hazır gözüküyorlar.
Emekçi sınıfların önemli kesimleri ise işçi sınıfının öncü siyasetini işitiyorlar, kafalarında bir yer ediniyor ancak “orta sınıf ideolojilerinden” yakalarını sıyıramıyorlar. Uzun süredir dünyada bir topyekûn bir savaş yaşanmadığı için savaşa ihtimal vermiyorlar ve kariyerlerini, mülk edinme planlarını, tatillerini vb. tüketim standartlarını bir şekilde koruyabileceklerini umuyorlar.
Bu durumda tekelci sermayenin zaten hâkim olan ideolojik araçları toplumu esir almayı sürdürüyor. Öncelikle doğru olmayan bir düşman algısı yaratıyorlar. Militarist bir propaganda ile ne kadar askeri açıdan güçlü olduklarını ilan ediyorlar. Sonra milliyetçi bir söylem ile toplumu savaşa hazırlıyorlar.
Erich Maria Remarque'ın 1929 tarihli Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok adlı romanı savaşın nedenini irdelemeyen bir apolitizme sahiptir, ancak savaşın korkunçluğunu ve anlamsızlığını şiddetli bir şekilde yansıtır. Roman bir lise öğretmeninin çocuk yaştaki gençleri savaşa kışkırtan milliyetçi propagandası ile başlar.
Ernst Glaeser’in 1902 Doğumlular adlı romanı ise Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’na dahil olurken sosyal demokratların nasıl savaş yanlısı kesildiklerine ibret verici şekilde tanıklık eder.
Elia Kazan’ın 1955 yılında yönettiği Cennetin Doğusu adlı filmde ABD’nin Birinci Dünya Savaşı'na katılmasıyla bir kasabadan gençlerin bando mızıka eşliğinde düğün alayı gibi uğurlanması görülecek şeydir.
Ancak savaş başlayınca işler tersine döner. Patronlar adına savaşa gönderilen gençlerin kayıp haberleri ülkeyi kızgın demirle dağlamaya başlar. “Orta sınıf ideolojileri” enkazların altında dağılır. Kıtlık, açlık ve salgın hastalıklar savaşın kime karşı açıldığını açıkça gösterir.
Ülkenin yabancı ordular tarafından işgal edilmesi durumunda egemen sınıfın işbirlikçiliği ve ne kadar ülke sevgisinden yoksun olduğu açığa çıkar. Ülkesini koruma kararlılığı devrimci kalkışmanın başlıca nedeni haline gelir. Örneğin, Paris Komünü Prusya tarafından kuşatılmış Paris’i işçi sınıfının teslim etmeme güdüsünden kaynaklanmıştır. Çok uzağa gitmeye gerek yok, İstanbul’un işgali ve Hanedanın işbirlikçiliği Kurtuluş Savaşı'na neden olan başlıca olaylardan biridir.
Öte yandan savaş uzadıkça egemen sınıfın çürümüşlüğü daha çok belli olur, askeri hatalar, bile bile ölüme gönderilip harcanmış insanlar, savaşın anlamsızlığı askerler de dahil olmak üzere tüm halkı işçi sınıfının siyasi öncüsünün sözlerine çok daha duyarlı hale getirir. Bolşeviklerin savaşı durdurma sözünün Ekim Devriminde ne kadar etkili olduğunu biliyoruz.
Bir yerde düzeni koruyan güçler taraflaşmaya başlar, düzen bütün çürümüşlüğü ile çıplak ve korumasız kalır. Diğer emperyalist güçler de savaş yorgunudur veya benzer bir tehdit altındadır, yardıma gelemezler.
Emekçi halkları savaşa ve büyük bir yıkıma sürükleyenler bu suçlarının altında kalır ve cezaları devrim olur.
Tarih böyle işlemiştir, aynı koşullar yaratılırsa benzer yanıtlar üretecektir.
Herkes ayağını buna göre denk alsın.