Erhan Nalçacı
Savaşa doğru ayağı frenden çekmek: Mekke’den sonra Karadeniz
Yayın Tarihi: 07.11.2026 , 00:00
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Ortadoğu NATO’suna dönüşmek üzere Mekke Anlaşması Meclis’te kabul edildi. Böylece Türkiye kendisi ile ilgili olmayan bir savaşın tarafı haline geldi ve Anlaşma en azından şimdilik Yemen halkına fiili olarak savaş açmak anlamına geliyor.
Diğer yandan Karadeniz’de NATO sinsi bir şekilde ağlarını örüyor. Bu süreçte bir yerden sonra geri dönüş yok ve Montrö Anlaşmasının ortadan kaldırıldığı, bedelleri çok ağır olabilecek bir noktaya doğru gidiliyor.
Aslında Karadeniz “güvenliği” ile ilgili son dönemde gölgede kalan gelişmeleri paylaşmak için bu yazı kaleme alınsa da iki konuya olayın bütünlüğünü sağlamak için değinmeliyiz.
Bunların ilki, Trump’ın ve Cumhuriyetçilerin araseçimlerde yenilgi yaşaması ve Demokratların 2027 başından itibaren Senato ve Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu elde edecek olmasıydı. Bu gelişmenin dünyada bir rahatlama yaratmış olduğu görülüyor. Oysa her iki Parti de ABD tekelci sermayesinin hegemonyasında bulunuyor ve Demokratların savaşa doğru tehlikeli gidişi durduracağını düşünmek çok yanıltıcı olur.
2011’de ABD’nin stratejik ağırlık noktasının Çin’i kuşatmak üzere Pasifik’e kayacağı Demokrat Obama tarafından ilan edilmedi mi? Ukrayna kışkırtması yine Demokrat Biden döneminde hız kazanmadı mı?
Dünya halklarının bu seçim sonucundan umutlanabileceği tek nokta şu olabilir:
ABD’nin emperyalizmin patronluğunu sürdürebilmesi için iktisadi ve siyasi önlemlerin hiçbiri işe yaramıyor. Bu yüzden sermayenin tek çare olarak savaşa gereksinimi var. Yıllarca ABD emekçi halkını düzene kapsayabilmek için emsalsiz bir araca dönüşmüş iki Parti de savaşı temel strateji olarak benimsemek zorunda. ABD’de sadece emekçi sınıfların siyasi öncüsü savaşa tutarlı bir şekilde karşı çıkabilir. Bu da bir devrim dinamiğidir.
Teşbihte hata olmazı kabul ederseniz, nasıl 1914’te Çarlık savaşa mecbursa, 1917’de Rusya’da iktidara gelen burjuvazi de savaşı devam ettirmek zorundaydı. Savaşı amasız fakatsız durdurmak Bolşeviklerin büyük avantajlarından başlıcası oldu.
İkincisi ise, son iki haftadır Avrupa’da yaşanan evde on günlük stok yapma çağrıları, marketlerdeki siber saldırılar ve uçaklara yapılan bomba ihbarları…
Geçenlerde İngiltere Savunma Bakanı Streeting müttefikleri ile birlikte savaşa hazırlık için 1000 gün civarında zamanları olduğunu duyurduğu bir makale kaleme aldı. Makalede karşı konulması gerekenlerin sadece Rus tankları olmadığını, siber saldırılar, sabotajlar ve devlet destekli terörle yaşamın felç edilmesi olduğunu yazdı.
Ve hemen 10 gün yetecek kadar halka evlerde gıda ve su stoklamaları çağrısı yapıldı. Bu çağrıyı yapan 30’un üzerinde devlete bakınca odağında NATO ülkelerini görüyorsunuz: ABD, Kanada, Birleşik Krallık, Almanya, Fransa, Polonya… Ve Pasifik NATO’sunu, Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda, Filipinler, Tayvan…
Sonra süpermarketlerin soğutucularına düzenlenen siber saldırılar yüzlerce markette binlerce ton yiyeceğin bozulup atılmasına neden oldu. Hangi ülkeler? Belçika, Fransa, İsveç, İrlanda, Estonya, Finlandiya, Hollanda… Muhtemel suçlu olarak dünya medyasına ulaşıp kendisini savunması çok zor olan Kuzey Kore ilan edildi.
Ve birçok ülkeden uçaklara bomba ihbarı yapıldı, seferler durdurulmak zorunda kalındı. Fransa, İtalya, Belçika, Bulgaristan, Çekya…
Bu kirli dünyada kimseye kefil olma niyetimiz yok, ancak bilimsel şüphecilikten uzak ve tarihin maddi temellere dayanarak genellenebileceğine olan inancımızla şunu ileri sürebiliriz. Son iki hafta içinde yaşananlar dünyanın en hilekâr ve rezil örgütü olan NATO’nun işine benzemektedir.
Halkın aklını başından almak, herhangi bir direnç geliştirmesini önlemek için ortamı daha önce de terörize ettiler. 2001’de İkiz Kuleler’e yapılan saldırıdan sonra şarbon mikroplu mektupların gönderilmesi neydi? Irak’ın kimyasal silahları ile bütün dünyayı tehdit ettiği yalanı nasıl bir kepazelikti? Sıkıya girince Avrupa’da sokakta insanların arasına arabayla dalmalar kimin işine yarıyordu?
Bu, saçma ve emekçi halkı hiç ilgilendirmeyen, daha savaş çıkmadan savaştan yoksullaşarak etkilenen halkı sindirmek, savaşa ikna etmek için yapılan büyük bir oyun değil mi?
Bir yandan aklı çoktan seyreltilmiş ve kolay yönlendirilebilen emekçi halk yığınları var. Marketlerde konserve reyonlarının boşaldığı söyleniyor. Öte yandan bütün Avrupa’da isyan etmiş bir gençlik var. Tam da savaşa Ukrayna’daki gibi yaka paça götürülecek bir gençlik. Bu programsız ve örgütsüz halleriyle bir devrimci durum bile yaratmıyorlar. Ancak topyekûn savaş günü geldiğinde siyasi öncünün isyan eden gençlere çağrısı bir devrim dinamiğine dönüşebilir.
Durumun ne kadar feci ve öte yandan olanaklarla dolu olduğuna baktıktan sonra Karadeniz meselesindeki güncel tehdide eğilebiliriz.
Söz konusu devletlerin Karadeniz’deki ticari gemilere yapılan saldırılardan NATO’nun sorumlu olduğunu bilmiyormuş gibi yaptığı bir piyes sahnelendi Ekim sonunda. Saldırılar son zamanlarda Tuna’nın çıkışındaki Romanya ve Bulgaristan kıyı şeridinde yoğunlaşmış. Sofya’da yapılan Romanya, Bulgaristan ve Türkiye’den Savunma Bakanları ve Genelkurmay Başkanlarının katıldığı toplantıda bir ortak bildiri yayınlandı. Bildiri makul sayılabilecek hassasiyetleri filan vurguladıktan sonra şunu ekliyor:
“NATO'nun yetkin ve kabiliyetli müttefikleri olarak biz, Bulgaristan, Romanya ve Türkiye, imkân ve kabiliyetlerimizle bölgemizin güvenlik ihtiyaçlarına yanıt veriyor ve İttifak'ın caydırıcılık ve savunmasına önemli katkılarda bulunuyoruz. Bölgesel sorumluluklarımızı yerine getirirken, NATO'nun desteğini takdirle karşılıyoruz.”
Bunu nasıl değerlendirirseniz, bir zokayı yutma hali mi, yoksa başlıca bir hile mi? Sonuçta Karadeniz’de bu üçlü Moldova ve Ukrayna’yı da yanına almayı amaçlıyor ve NATO’dan askeri destek talep ediyor.
Bu işin önünde sonunda Türkiye’nin egemenliğinin kritik unsurlarından olan Montrö Anlaşmasının fiili olarak sonlandırılmasına gideceğini uzmanlar söylüyor. Bu ise artık savaşın içinde olmak anlamına geliyor.
Ancak taşıdığı potansiyel tehdide karşın yukarıdaki diğer başlıklarda olduğu gibi görülmedik bir meşruiyet krizinin kapısını aralıyor.