Erhan Nalçacı
Mekke Anlaşmasının tekrar deşifre ettikleri
Yayın Tarihi: 31.10.2026 , 00:00
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Yaşananların hiçbiri sürpriz değil, hiçbir şey şimdi doğmadı, karşı devrim yıllara yayıldı, şekil ve nitelik değiştirerek geldi bugünlere.
Örneğin, Malatya Kürecik Radar Üssü ABD’nin bastırmasıyla 2012 yılında ikili anlaşmaya dayanarak kuruldu. En başından itibaren İran’ı gözetlemek için kullanılacağı ve bilginin İsrail ile paylaşılacağı biliniyordu.
AKP tarafından karar süreci Meclis’ten kaçırıldı, bir oylamaya gidilmedi, zaten NATO ile yapılan anlaşmaların uzantısı dendi.
O yıllarda içinde bulunduğum aydın platformu olan Sosyalistlerin Meclisi’nden bir komisyon ile iki yıldır CHP’nin başında olan Kılıçdaroğlu’nu ziyaret ettik, Kürecik ile ilgili anlaşmanın çok önemli sonuçları olabileceğini, şiddetle karşı çıkılması gerektiğini heyecanla anlattık. Kılıçdaroğlu’nun yüzünden ne düşündüğünü hiç anlayamadık, sanki bir robot ile karşı karşıyaydık.
Şimdi CHP’nin Mekke Anlaşması için Meclis’e geldiğinde olumlu oy kullanacağını basından öğreniyoruz.
Cumhuriyet’in ortadan kalkmış olduğunun başlıca delillerinden biri CHP’nin durumu olarak karşımıza çıkıyor. Cumhuriyet’i kuran devrimci Parti bugün karşı devrimin, emperyalizmin ve sermaye sınıfının bir aparatçığına dönüşmüş durumda.
Mekke Anlaşması tarihsel çerçeve değişse de bu bir ilk örnek değil. Günümüzden 71 yıl önce 1955’te ABD’nin gerekli görmesi ile Bağdat Paktı kurulmuştu. Sovyetler Birliği’ni kuşatmayı ve bölgedeki etkisini kırmayı amaçlayan Pakta Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve İngiltere katılmıştı. ABD emperyalizmin patronu olarak gözlemci olarak bulundu toplantılarda.
Uzun ömürlü olacağı umulan Pakt devrimlerle sarsıldı. İşbirlikçi Kralın devrilmesi ile önce Irak ayrıldı. Sonra 1979’da İran’da ABD yanlısı Şah’ın devrilmesi ile ismi CENTO’ya dönüşmüş olan Pakt sonlandırıldı.
1955’ten 1979’a, Menderesler, Demireller, Ecevitler, iki askeri darbe, Türkiye’nin bu gerici paktın merkezinde ve en kararlı unsuru olmasını değiştirmemiş. Komşu halklar başkaldırınca sonlanmış.
Cumhuriyet görüldüğü gibi bir anda havaya uçmadı. Ama Mekke Anlaşması Cumhuriyet’in ortadan kalktığına dair yeni kanıtlar sunuyor.
Suudi Arabistan’da hiçbir zaman burjuva devrimi olmadı, geçen yüzyılın başından bu yana adeta buzlukta kalmış emperyalizmin işbirlikçisi bir hanedan tarafından yönetildi ve dünyada gericiliğin yayılması için başlıca bir finansman kaynağı oldu. 1923 Cumhuriyeti devrimini kaybetmediği yıllarda asla böyle bir devletle işbirliği yapmaz, hele onu ordusuyla korumaya kalkışmazdı.
1923 Cumhuriyet Devrimi mazlum uluslara, onların feodalizme ve emperyalizme başkaldırışına esin kaynağı olmakla hep övündü. Her ne kadar İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye karşı devrim cephesine kaydıysa da bu övüncün haklılık payı vardı.
Şimdi bir bakalım Suudi Arabistan mazlum bir ulus mu diye? Bu soru bir espri gibi ama yine de Yemen ile karşılaştıralım.
Dünyanın en büyük petrol havzalarından birinin tasarruf hakkını elinde bulunduran ve bu hakkı ABD emperyalizminin desteğine borçlu olan Suudi Arabistan’ın ulusal geliri 1,35 trilyon dolarken, Yemen’in ki 11 milyar dolar. Biri dünyanın en zengin diğeri dünyanın en yoksul ülkelerinden biri.
Peki, bu kadar zengin bir ülkenin devleti neden yabancı askerlerin korumasını talep ediyor? Suudi Arabistan’ın nüfusu 32 milyon civarında ve bunun neredeyse yarısı Pakistan, Bangladeş, Mısır ve hatta Yemen gibi ülkelerden gelen göçmen işçilerden oluşuyor. Bir tarafı zenginlikten parasını nereye harcayacağını bilemiyor ve savaşa gitmek gibi bir rahatsızlığa katlanamıyor, diğer yarısı ise köle durumuna düşürülmüş yabancı emekçilerden oluşuyor.
Yemen’in ise 43 milyon civarındaki nüfusunun önemli bir kısmı yoksul ve beğen beğenme bir davası olan savaşçılardan oluşuyor.
Yemen halkına karşı Suudi Arabistan’daki Hanedanın desteklenmesi neresinden baksanız 1923 felsefesi ile uyuşmuyor.
1923’ün bir diğer değeri iktisadi ve siyasi olarak bağımsız bir ülke kurma hedefiydi. Bu açıdan da karşı devrinin altını döşeyen temele bakabiliriz.
Emperyalizme bağımlılık derin bir sorun ve yalnız AKP döneminde oluşmadı. Ancak AKP kolay borçlanılan bir dönemde borcu döndürebildiği için bir Lale Devri yaşarken 2018’den sonra değişen ekonomik veriler nedeniyle borcu çevirmekte güçlük çekmeye başladı. Yoksa 2008 sonrası AKP emperyalist hegemonya krizi içinde daha dengeci bir siyaset gütmüştü. Bir süredir mali olarak bağımlı olduğu Batı emperyalizmine siyasi olarak da bağlandı. Ayrıca Körfez sermayesinin mali desteğinden de yararlanıyor.
Pakistan da benzer bir durumda, devrik Başkan İmran Han döneminde Çin ile ekonomik ilişkileri geliştirilir ve daha dengeli bir pozisyon alınırken bir yargı darbesi ile İmran Han hapishaneyi boyladı. Sonrasında Pakistan içinde bulunduğu ekonomik durumdan çıkmak için Suudi Arabistan’dan oldukça fazla mali destek aldı. Bu durum Pakistan ordusundan binlerce askerin ve savaş uçağı filosunun Suudi Arabistan’a yerleştirilmesini açıklıyor.
Siyasi bağımlık yaratan ekonomik bağımlılığın Türkiye ve Pakistan’ın neden ABD ve İsrail için bir vekâlet savaşına soyunduğunu anlamamızı da kolaylaştırıyor.
Son olarak Cumhuriyet’in nasıl elden çıktığına dair başka bir yöne bakalım.
1923 Cumhuriyeti devrimini koruyarak kendini var ettiği günlerde ülke savunması için bağımsız silah üretimine yönelmişti. Bu sağlıklı eğilimin özellikle ABD’nin peşine takınılmasıyla nasıl çöktüğüne burada girmeyeceğiz.
Ancak son 20 yıl içinde yeni bir olay ile karşı karşıyayız. Türkiye sermayesi başlıca kâr ve sermaye birikim aracı olarak silah sanayisine yöneldi. Türkiye’nin egemen sınıfının bir azınlık olan tekelci sermayeden oluştuğunu biliyoruz. Bu tekelci sermayenin başlıca uğraş alanının silah üretimi ve ticareti olması Cumhuriyet’i ortadan kaldıran bir sorun haline geliyor.
Tabi ki ülkemizi savunmak için devlet eliyle silah üretilmesinden yanayız ancak kendi kârından ve ticaret hacminden başka bir şey düşünmeyen bir tekelci sermaye savaş ağalarına dönüşmüş demektir.
Bu durum silah tüccarlarına alan açan Mekke Anlaşmasını daha iyi kavramamıza neden oluyor.
Böyle bir dinamik Türkiye’yi sadece Yemen’e karşı değil, Batı emperyalizminin peşinden her türlü coğrafyada savaşa sürükleme potansiyeli yaratıyor.
Mekke Anlaşmasından 10 yıl boyunca çıkılmayacakmış, anlaşma böyle.
İnsan buna sinirleniyor ama bir yandan da bir tebessüm yükseliyor zihinde.
Nasıl Bağdat Paktı üye ulusların devrimleriyle yıkıldıysa Mekke Anlaşması da on yıla kalmadan uluslardaki devrimlerle ortadan kalkar.
Ve bu sefer buna en yakın aday Türkiye.