Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Erhan Nalçacı

Erhan Nalçacı

AfD’nin yükselişini nasıl yorumlayalım?

Her durumda AfD dünyada ve Almanya’da yaşanan derin krizin ürünü olarak ortaya çıkıyor. Krizi emekçi sınıfların lehine çözmek ise bizim işimiz.

Yayın Tarihi: 18.09.2026 , 21:34 Güncelleme Tarihi: 19.09.2026 , 00:00

Almanya’da AfD’nin yükselişi birçok açıdan kafa karıştırıyor.

Ama önce yükselişten ne kast ettiğimizi açıklayalım. 6 Eylül’de Almanya’nın doğu eyaletlerinden Saksonya-Anhalt’ta %44 civarında oy alarak birinci parti durumuna yükseldiler. Beş yıl önce oyları %20 civarındaymış. AfD’ye verilen oyların Hıristiyan Demokrat Birliği (CDU)’den kaydığı anlaşılıyor. AfD Almanya genelinde seçim anketlerine %30 civarı bir oya sahip gözüküyor ve iktidar adayı olduğu anlaşılıyor.

Fatih Yaşlı geçenlerde AfD’nin tarihini ele aldı, burada girmeyeceğimiz için okurlar bu yararlı yazıya bakabilirler.

Kafa karışıklığının önemli bir kısmı yorumcuların sermayenin referansları ile değerlendirme yapması.

Örneğin, AfD’nin “aşırı sağcı” olması sermaye sınıfına ait referanslara göre yapılan bir değerlendirme olarak duruyor.

Önce Sosyal Demokratlar, sonra CDU Rus düşmanlığı yüzünden konser programlarından Çaykovski’yi çıkarınca bu “normal” bir sağcılık mı oluyor?

Veya katliamcı İsrail’i eleştirmenin yasaklanması “aşırı” değil mi?

Alman tekelleri adına Rusya ile savaşmaya karar verip bütün ülkeyi ordudan silah sanayisine, asker alımından sivil yaşama kadar savaş doğrultusunda örgütlemek hafif bir sağcılık mı?

Ukrayna-Rusya savaşını kızıştırmak, kardeş halkların birbirinin boğazını sıkmasını teşvik etmek, Ukrayna’ya büyük bir askeri yardım yapmak sağcılık cetvelinde nereye denk geliyor?

Türkiye’de bile dinci partiler İslamiyet’i isim olarak almayıp takiye yaparken Hıristiyan ismini adına yerleştirmek halkın dini inançlarının suistimali değil mi?

Bir de şu var, komik bir yanıyla. AfD “Almanya’nın kurumsal demokrasisi”ni tehdit ediyormuş. Almanya uzun süredir sosyalizme karşı anti-komünizmin ön cephe devletiydi. Sosyalist devletlerde karşı devrimin başlıca mimarı olarak görev aldı. Karşı devrimlerden sonra onların sermaye tarafından yutulmasında büyük bir rol üstlendi. Türkiye’de bile 12 Eylül faşizminde Alman devletinin rolü olduğu bilinir.

Oynadığı rol gereği ve yaslandığı geniş orta sınıfların yarattığı rehavetle biçimsel bir demokrasiye sahipti. Yoksa arkasındaki tekeller özünde Nazileri destekleyen sermayeden farklı değiller. En son umurlarında olan şey emekçi halkın yönetime katılması. Gereksinim duyduklarında faşizmi çağıracak bir karakterdeler.

Peki, AfD faşist bir parti mi?

AfD’nin içinde Neonaziler de bulunuyor. Genel olarak ırkçı bir ideolojiyi öne çıkarıyorlar. Almanları üstün gören ve göçmenleri emekçi halkın yaşadığı bütün sorunlardan sorumlu tutan, dolayısı ile emekçilerin düzenden rahatsızlıklarını sahte bir hedefe, işçi sınıfının göçmen bileşenine yönelten bir düzenbazlıkla çok işlevliler. Malum Türkiye’de de böyle partiler var!

Hele Almanya ekonomik bir kriz yaşarken ve artmış askeri harcamaların sosyal fonlardan kesilmesi sendikalar tarafından dirençle karşılanırken böyle yanılsatıcı ve sınıfı bölen bir ideoloji çok yararlı şüphesiz.

Yine de hemen faşizme karar vermeyelim AfD’nin hangi sınıfın partisi olduğuna bakalım önce. Çünkü faşizm tekelci sermayenin dönemsel gereksinimlerini karşılayan bir rejimdir.

AfD’nin bir sermaye partisi olduğu programından hemen deşifre oluyor. Anayasa’dan sosyal devlet ilkesini çıkarmak istiyorlar. Zaten Alman sermayesi bunu fiili olarak yaptı son 30 yıldır, şimdi son noktayı koymaya niyetliler. Alman şirketlerine vergi indirimi gibi gizlemeye ihtiyaç duymadıkları sınıfsal bir programları var. Emekçilere ise sınıf kardeşi olan göçmen işçileri ülkeden kovma sözü veriyorlar, böylece işsizlik, hayat pahalılığı, enflasyon olmayacakmış.

AfD’nin Alman sermayesi içinde milyarder destekçileri var. Büyük tekellerden çok orta büyüklükte sermaye tarafından destekleniyor gözüküyor. Vaat ettikleri AB kısıtlamaları ve iklim değişikliğine karşı yükümlülüklerin kaldırılması onlara cazip geliyor anlaşılan. Onlar da mı oltaya takılıyorlar, yoksa sermaye içinde ayrı bir iradeyi mi sergiliyorlar göreceğiz zaman içinde.

Alman tekellerinin 1930’larda olduğu gibi faşizme gereksinimi var mı ona bakalım bir kez. O yıllarda iki büyük sorunları vardı. Alman işçi sınıfı kısa bir süre önce öncüsünün rehberliğinde silahlanmış ve iktidarı almak için harekete geçmişti. Yenilmişti ama tekrar deneyebilirdi. İkincisi Sovyetler Birliği kapitalizm derin bir kriz yaşarken planlı ekonominin keyfini sürüyor, dünyanın gördüğü en yüksek büyüme oranlarına ulaşıyordu. Sovyetlerin yok edilebilmesi için toplumun tepeden tırnağa sahte idollerin peşinden silahlandırılması gerekiyordu.

Şimdi Almanya’da işçi sınıfı savaş harcamalarına ve bununla ilişkili sosyal kesintilere karşı yükselen bir mücadele veriyor ama iktidarı istemiyor. Rusya ise artık bir işçi sınıfı devleti değil, sınıf kardeşleri. Bunlara bakınca bir faşizme şimdilik gerek yokmuş gibi duruyor.

Kafa karıştıran bir diğer olay ise AfD’nin Rusya savaşına karşı çıkması.

Bu konuyu bu köşede çok işledik.

İhracat şampiyonu Alman sermayesi ucuz Rus doğal gazı ve petrolünden memnundu, birlikte doğal bir ekonomi havzası oluşturuyorlardı. Alman sermaye sınıfı içinde Rusya ile arayı bozmak istemeyen kesimler bulunuyordu. Sonra ne olduysa diğer kesim ağır bastı, Kuzey Denizi’nde döşeli boru hatlarına yapılan sabotaja bile ses çıkaramadılar.

Bunun muhtemelen iki nedeni vardı. Birincisi Çin rekabetinin önünde sonunda Avrupa’nın emperyalist hiyerarşide dibe gitmesine neden olacağını fark etmiş olmaları, ikincisi ise Doğu Avrupa’da hegemonya alanları kazanacaklarına ilişkin vaatlerdi.

Ancak Alman sermaye sınıfı içinde bu çelişkinin sonu gelmez, salınım devam ediyordur. Bir paylaşım savaşına girerek emperyalist dünyada yerlerini korumayı mı deneyecekler, yoksa bundan vazgeçip yeni oluşacak hiyerarşide Alman devleti olarak uyumlu bir yer mi arayacaklar kendilerine?

AfD ikinci kesimin tercihini yansıtabilir. Ayrıca kitlelerin, özellikle Almanya’nın doğusundaki emekçilerin arzularını da soğurmuş oluyorlar böylece.

Gerçekten ne olacağını anlamak için yaşayıp görmek gerekecek. İktidara gelmeden önce Naziler de işçi sınıfını kapsamak için sanki sosyalist hedefleri var gibi göstermişlerdi. 1934’te Uzun Bıçaklar Gecesi’nde bu yanılsamaya inanmış olanlar bir katliamla tasfiye edildiler. Naziler Alman tekelci sermayesinin biricik partisi haline geldi.

AfD de iktidara gelirse böyle bir tasfiye yaşanır, yükselen Alman militarizminin partisi mi olurlar, yoksa siyasi yönde bir değişiklik mi olur, takip edeceğiz.

Her durumda AfD dünyada ve Almanya’da yaşanan derin krizin ürünü olarak ortaya çıkıyor. Krizi emekçi sınıfların lehine çözmek ise bizim işimiz.

Yazarın Son Yazıları