Fatih Yaşlı
'Almanya İçin Alternatif' mi?
Yayın Tarihi: 08.09.2026 , 23:46 Güncelleme Tarihi: 09.09.2026 , 00:02
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Geçen hafta bu köşede Daron Acemoğlu’nun “Hangi Liberalizm” adlı kitabını ve kitabın temel kavramı olan “işçi sınıfı liberalizmi”ni incelemiş, bunu yaparken de kapitalizmin 20. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanırken yaşadığı üç krize odaklanmıştık.
Kapitalizm, krizlerden ilki olan 1929 krizinden “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” liberalizmini geride bırakarak ve devletin ekonomiye müdahalesi için yeni birtakım mekanizmalar yaratarak, işçi sınıfına kimi tavizler vererek çıkmıştı. İkinci büyük kriz olan 1973’ten sonra ise işler tersine dönmüş, devletin ekonomiye müdahale etmemesi, her şeyin piyasalaştırılması ve işçi sınıfına verilen hakların geri alınması, yani neoliberal karşı-devrim, kapitalizmin krizinin güncel ilacı olarak görülmüştü.
Kapitalizm -şimdilik- son küresel krizini 2008 yılında yaşadı ve dünya siyaseti halen o krizin gölgesinde şekilleniyor; insanlık 21. yüzyılın ilk çeyreğinde neoliberalizmin yarattığı gelir eşitsizliği, iklim krizi, göç, silahlanma, militaristleşme gibi büyük tehlikelerle karşı karşıya ama halen ona bir alternatif geliştirebilmiş değil.
Neoliberal karşı-devrimin en önemli isimlerinden olan eski İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher, siyasi hayatı boyunca iki önemli laf etmiş, bu iki laf da neoliberalizmin mantığını ortaya koymuş ve hafızalara kazınmıştı. Thatcher bu sözlerin ilkinde “benim en büyük eserim İşçi Partisi’dir” diyor ve neoliberal çağda İşçi Partisi’nin de tıpkı kendi partisi Muhafazakâr Parti gibi serbest piyasacılığı benimsediğine, ekonomi politikaları açısından artık aralarında bir fark kalmadığına işaret ederek bununla övünüyordu.
Thatcher’ın diğer sözü ise “There is no alternative” (Başka alternatif yok) şeklindeydi. Thatcher, izlediği neoliberal politikalara muhalefet edenlere böyle seslenmiş ve zamanın ruhunu ortaya koymuştu; sahiden de o dönemde neoliberalizm, zorunlu ve alternatifi olmayan bir politikalar manzumesi olarak görünüyor, toplumun da böyle görmesi isteniyordu.
(Hoş, Thatcher başka bir konuşmasında da “toplum diye bir şey yoktur, sadece bireyler vardır” demişti ama onu en azından bu yazı bağlamında geçelim.)
***
Tarihin bir ironisi olarak, Thatcher’ın “başka alternatif yok” sözünü yıllar sonra yine Avrupa’da ve yine bir kadın lider, Almanya Başbakanı Angela Merkel, yine bir krizin ortasında yineleyecek ve izlediği politikaların alternatifsiz olduğunu söyleyecekti. Merkel bu sözü söylediğinde yıl 2010’du ve kapitalizmin ABD merkezli 2008 krizi Avrupa’yı da etkisi altına almış, Euro bölgesindeki başta Yunanistan olmak üzere İrlanda, İspanya, Portekiz gibi ülkeler krizden ilk etkilenen ülkeler olmuştu.
İşte Merkel, Euro’yu ve dolayısıyla Avrupa Birliği’ni kurtarmak için Dünya Bankası ve AB ortaklığında 750 milyar euro tutarında bir paketi yürürlüğe koymuş, bu paketi savunurken de defalarca “başka alternatif yok” demişti. Merkel’in bu sözü, kurtarma paketine eşlik eden kemer sıkma ve yoksullaştırma politikalarına yönelik öfkenin belirlediği bir konjonktürde, izlenen politikalarla özdeşleşecek ve çok büyük eleştiriler, tepkiler alacaktı; öyle ki 2010’da “yılın en kötü cümlesi” seçilmişti.
İşte tam da böylesi bir konjonktürde, Merkel’in partisi Hıristiyan Demokrat Birliği’nden (CDU) Bernd Lucke adlı bir ekonomi profesörünün öncülüğünde ayrılanlar yeni bir parti kurdular. Kurdukları partinin adını ise Merkel’in “başka alternatif yok” sözüne yönelik tepkinin estirdiği rüzgâr belirledi: Almanya İçin Alternatif.
Lucke’nin ve arkadaşlarının kurduğu yeni partinin temel talebi Euro’dan çıkılması ve Alman Markı’na geri dönülmesiydi; çünkü ulusal para biriminin ekonomideki ulusal egemenliği tesis etmenin en önemli aracı olduğunu düşünüyorlardı. Almanya İçin Alternatif, kısa adıyla AfD, kurulduğu kimliğiyle kalsaydı bugün belki de kendisinden söz etmiyor olacaktık; ancak işler öyle gitmedi ve sonuç bambaşka oldu.
Almanya, 2008 krizinin etkileri hafiflemeye yüz tutmuşken 2015 yılında yepyeni bir krizle karşılaştı. O yıl çoğu Suriye’den olmak üzere milyonlarca göçmen Avrupa kapılarına dayandı ve Merkel açık kapı politikası dâhilinde bir milyon civarında mültecinin Almanya’ya girmesine izin verdi. Bu ise genel olarak Almanya siyasetinde, özel olarak ise AfD’de büyük bir kırılma yaratacaktı.
Partinin kurulmasından itibaren özellikle yerellerde radikal sağ gruplar partiye sızmaya başlamış, başta PEDIGA olmak üzere radikal sağ sokak hareketleriyle yerel teşkilatlar arasında organik bağlantılar gözle görülür hale gelmişti. Asıl mesele ise parti içerisinde Björn Höcke adlı bir neo-faşist öncülüğünde aynı yıl kurulan Der Flügel (Kanat) hareketiydi. Höcke, 2015’ten itibaren Kanat’ı parti içerisinde paralel bir yapı olarak örgütledi ve parti teşkilatlarının önemlice bir bölümünü ele geçirdi.
Höcke’nin idolü ise günümüz radikal Alman sağının en önemli entelektüellerinden Göntz Kubitschek’ti ve Kanat, bu ikili üzerinden “volkish milliyetçilik” denilen kan ve soya dayalı milliyetçiliği savunuyor, Batı medeniyetinin yıkımı adına göçün bir silah olarak kullanıldığını iddia eden “büyük yer değiştirme” adlı komplo teorisini benimseyerek yasal olanlar da dahil bütün göçmenlerin sınır dışı edilmesini istiyor, ülkenin Nazi geçmişini üstü örtülü bir şekilde sahiplenirken Yahudi soykırımını yine üstü örtülü bir şekilde reddediyordu.
İşte bu neo-faşist klik, AfD’nin 4-5 Temmuz 2015 olağanüstü kongresinde kendi adayını çıkaracak, yapılan oylamada radikal sağ bir siyasetçi ve iş kadını olan Frauke Petry oyların yüzde 60’ına yakınını alarak Lucke’yi devirecek ve kurulmasının üzerinden sadece iki yıl geçmişken AfD çok keskin bir ideolojik-politik dönüşüm yaşayacaktı.
Dönüşüm kısa sürede işe yaradı ve Lucke yenilginin ardından ekibiyle birlikte partiden ayrılırken AfD’nin radikal milliyetçi ve göçmen düşmanı söylemi özellikle eski Demokratik Almanya Cumhuriyeti topraklarında ciddi bir karşılık buldu ve parti Almanya çapındaki oylarını iki katına çıkararak yüzde 12,6’lık bir oy oranıyla meclise girmeyi başardı.
Ancak radikalleşme bir kere başlamıştı ve durdurulabilir gibi değildi; seçimlerin ardından Petry de tasfiye olacak ve Kanat’ın görünürlüğü daha da artacaktı. Bu radikalleşmeye ise parti içi bir liderlik krizi eşlik etti ve AfD 2017-2022 arasında üç farklı liderlik tarafından yönetildi. Yaklaşık beş yıl devam eden bu kriz Haziran 2022’deki kongrede çözüldü ve Alice Weidel ile Tino Chrupalla eş başkanlık görevini üstlendiler, partinin asıl yükselişi bu ikili döneminde başladı ve Temmuz 2026’da yapılan seçimlerde delegelerin oylarını kazanmayı bir kez daha başardılar.
***
Bu noktadan itibaren yavaş yavaş meselenin özüne doğru gelebiliriz. Kanat hareketinin lideri ve tipik bir neo-faşist olan Höcke, “dayanışmacı yurtseverlik” olarak adlandırılan bir ekonomik milliyetçilik anlayışının kurucusu ve temsilcisidir, küreselleşme karşıtıdır, finans kapitali ve büyük şirketleri sert bir şekilde eleştirir, Almanya’nın Euro’dan ve AB’den çıkması gerektiğini savunur, göçmenlerin sosyal devlet mekanizmalarından yararlanmasına karşıdır, bu mekanizmalardan sadece etnik Almanlar yararlanmalıdır vs.
Eski bir boyacı ustası olan eş başkan Chrupalla, Höcke’nin bu söylemlerinin tamamlayıcısı olacak bir şekilde özellikle küçük esnaftan ve küçük ölçekli işletmelerden alınan vergilerin ve bürokrasinin azaltılmasını, bunlara yönelik koruyucu önlemlerin artırılmasını ve mesleki eğitimin yaygınlaştırılmasını savunur, kendi geldiği “küçük burjuvazi”yi söyleminin merkezine yerleştirir.
Zaten AfD’nin Almanya’daki çalışan sınıflar ve esnaf/zanaatkâr kesimi arasında gördüğü teveccühün en büyük nedeni budur. Özellikle eski Demokratik Almanya Cumhuriyeti topraklarında yaşayanlar küreselleşmenin, neoliberalizmin ve finans kapitalin saldırılarından en büyük zararı görmüş olan, yoksullaşan, işsiz kalan kesimlerdir ve şimdi tüm bunların siyasal alandaki temsilcisi ve sorumlusu olan Alman merkez siyasetine karşı, sosyalist solun da yokluğunda yüzlerini AfD’ye dönmektedirler.
Peki ya diğer eş başkan Alice Weidel, “işçi sınıfına seslenen” bu partinin diğer eş başkanının sınıfsal kökeni ve bu meselelere bakışı nedir?
İşte bu noktada faşist hareketlerin gerçek doğası ve kapitalizm karşısındaki ikiyüzlülükleri ortaya çıkar, çünkü bir zamanlar Hayek Cemiyeti üyesi de olan Weidel tipik bir neoliberaldir. Hayek Cemiyeti, küresel neoliberal karşı-devrimin peygamberi Friedrich Hayek adına Almanya’da kurulan bir dernektir ve Weidel, 2021’de Hayek Cemiyeti AfD’ye dair bir “uyumsuzluk beyanı” yayınlayana kadar da bu derneğin üyesi olarak kalmıştır.
Ancak mesele bununla sınırlı değildir; Weidel bir ekonomisttir ve uluslararası finans kapitalin en önemli kurumlarından Goldman Sachs’ta çalışmıştır. O da retorik düzeyde Almanya’nın Euro’dan ve AB’den çıkışından yana olsa da liberteryen bir bakış açısıyla büyük sermaye üzerindeki vergilerin düşürülmesini, bürokrasinin azaltılmasını, asgari ücret uygulamasının kaldırılmasını, yani asgari ücretin altında çalışmanın yasal hale gelmesini savunur.
“Almanya için Alternatif” adlı partinin eş başkanının kendisine en çok Merkel’e de esin olan ve partinin adını belirleyen “başka alternatif yok” sözünün sahibi Thatcher’ı örnek aldığını ve ona hayran olduğunu söylemesi ise yine tarihin bir ironisidir ve hakikat de burada saklıdır. Weidel de tıpkı Thatcher gibi neoliberal karşı-devrimin bir ürünüdür ve görevi ise Thatcher’dan farklı olarak doğrudan işçi sınıfına savaş açmak değil, partisiyle birlikte işçi sınıfını ve onun öfkesini manipüle edip gerçek bir sınıf savaşının zeminini sabote etmek, ortadan kaldırmaktır.
Peki mesele Weidel’in kişisel tutumu olabilir mi ya da “AfD Alman sermayesini gerçek fikirleriyle ürkütmemek için onu vitrine yerleştirmiştir” şeklinde bir okuma yapabilir miyiz?
Bu sorunun da yanıtı “hayır”dır; çünkü AfD’nin parti programı da büyük ölçüde piyasacı ve büyük sermaye yanlısı bir karakter taşır. Bu program büyük şirketler üzerindeki vergi yükünün ve devlet denetimlerinin azaltılmasını savunur, servet, emlak ve veraset vergilerinin tamamen kaldırılmasını talep eder, gelir vergisinin en üst gelir grubunda yer alanların vergi oranlarının düşürüleceğini söyler, devletin küçültülmesini bir gereklilik olarak görür.
Kuşkusuz işçi sınıfına seslenme ihtiyacı parti programında sosyal devlet mekanizmalarının özellikle etnik Almanlar için ve Alman ailesini güçlendirmek adına savunulmasını ve güçlendirilmesini, yani bir “refah şovenizmi”ni gerektirir. Ancak bir yandan sermaye ve şirketler üzerindeki vergi yükünü sıfıra çekip bir yandan da sosyal devlet vaadinde bulunmak açıkça çelişkilidir ve gerçeklerden uzaktır, dolayısıyla sözünü ettiğimiz ikiyüzlülük parti programında da mevcuttur.
***
Velhasıl tıpkı klasik faşizmlerde olduğu gibi günümüz faşizmi de kapitalizmin kriz koşullarında ortaya çıkmış, bu krizin en çok vurduğu alt sınıfları sözde düzen karşıtlığıyla etkisi altına almış, işçi sınıfının sınıfsal öfkesini manipüle ederek başka yerlere (en çok göçmenlere) yönlendirmiş, yarattığı hayali düşmanlarla sınıf mücadelesinin hakiki düzlemini sabote etmiştir; tüm bunların toplamı ise düzenin, kapitalizmin bekasına hizmettir.
AfD de benzeri neo-faşist akımlar da düzene gerçek bir alternatif sunmadıkları gibi gerçek bir tehdit de arz etmezler, özellikle muhalefetteyken kullandıkları radikal dil iktidar olduklarında kolaylıkla düzenle bütünleşir ve mevcut statükoyu yeniden üretir, kapitalizmin krizine bir çözüm sunar, bu haliyle de son derece etkili bir karşı-devrim aracıdır. Yakın zamanda AfD’nin Alman sermayesi ve müesses nizamıyla uzlaşması da bu nedenle şaşırtıcı olmayacaktır.
Bugün tüm bunlara tanıklık ediyor oluşumuzun esas nedeni mi?
Elbette ki sosyalizmin içinde bulunduğu durumla doğrudan ilgilidir hepsi. Sosyalizmin dünya ölçeğindeki geri çekilişi ve işçi sınıfıyla birbirlerine uzak düşmüş olmaları, faşizmin kendisini bir alternatif olarak sunmasını kolaylaştırmakta, bu da nihayetinde kapitalizmin krizine sözde çareler sunmakta ve düzeni yeniden üretmektedir.
Demek ki mesele bu sözde alternatiflerin dışında hakiki bir alternatifi dünya ölçeğinde yaratıp işçi sınıfının önüne koyabilmek, işçi sınıfıyla sosyalizm arasındaki bariyerleri ortadan kaldırabilmektir. Bu yoksa faşizm vardır.