Fatih Yaşlı
Denizlere çıkar sokaklar
Yayın Tarihi: 07.07.2026 , 23:27 Güncelleme Tarihi: 08.07.2026 , 00:04
Deniz’i herkes bilir ama İmran’ın adı daha az duyulmuştur. Genç bir işçi, iyi bir komünist ve sıkı bir örgütlenmeci olan İmran Aydın Deniz’lerin idamından tam 19 yıl sonra, 28 Mart 1991’de Ankara’da işkencede öldürülür, öldüğünde sadece 28 yaşındadır.
Bu ülkede çocuklara Deniz ismi koymak 6 Mayıs 1972’den beri adeta bir gelenektir; İmran Deniz adı ise daha az tercih edilmiştir ama Deniz’lerden İmran’lara uzanan bir politik gelenekten geliyorsanız, çocuğunuza İmran Deniz adını koymanız pek de şaşırtıcı olmayacaktır.
İmran Deniz Göktaş, İmran Aydın öldükten 3 yıl sonra doğmuş, ODTÜ’de psikoloji okumuş ama komedyenliği seçmiş, komedyenlik yaparken de aman etliye sütlüye bulaşmayım dememiş, komediyle siyaseti, mizahla eleştiriyi buluşturmak istemiş, bunu da sosyalist bir zemin üzerin kurmuş ve başarılı olmuş.
Deniz’in milyonların izlediği son gösterisi bu buluşmanın bir ürünüydü ve aslında hedefine ulaşan tek kişilik bir politik eylem, tek kişilik bir politik gösteriydi. Deniz de o sahneye bunun sonuçlarının neler olabileceğinin farkındalığıyla çıkmıştı. Oyunun adı “Ölü Deniz”di, yapılan iş “kelle koltukta” bir işti. Deniz, “aman tadımız kaçmasın” demedi, “başımıza iş almayalım” demedi, doğru bildiklerini söyledi, koca bir ülkeyi ağlanacak haline güldürdü, yaptıklarının sorumluluğunu aldı, memleketine döndü ve ters kelepçeliyken bile gülümsemesi görülmesin diye gözaltı fotoğrafı arkasından çekilip öyle servis edildi.
Deniz’in gözaltı süreciyle anlattıkları aynı zamanda bir itibarsızlaştırma operasyonuyla da karşı karşıya olduğunu gösteriyordu; polis Deniz’den uyuşturucu testi yapmak için tırnak, kıl ve saç örneği almıştı. Eğer kanında uyuşturucu bulunsa “uyuşturucu bağımlısı bir vatan millet düşmanı müptezel” olarak kitlelerin önüne atılacaktı ama olmadı.
Operasyonun başka ayakları da vardı; Deniz’e tam da adını İmran Deniz koyan ailesi üzerinden de saldırıldı ve babasının “Çorum olayları”na karışan bir terörist olduğu ve bir polisi öldürdüğü yazıldı çizildi. Avukatlar babanın adının söz konusu dosyada geçmediğini belgeleriyle birlikte ortaya koydular ama itibarsızlaştırma operasyonunun aktörleri doğal olarak bir düzeltme yapmadılar, gerçeği duyurmadılar.
Peki “Çorum Olayları” diye anılan hadise neydi, 1980 yılının Mayıs’ından Temmuz’una Çorum’da neler yaşanmıştı?
Bu sorunun yanıtı aynı zamanda Deniz’in tutuklanmasından ayrı ele alınamayacak ama ayrıca kendi dinamikleri olan bir meseleye, NATO zirvesine ve emperyalizme bir kez daha bakmamız anlamına gelecek.
Çorum’da 1980 yılında yaklaşık üç ay sürecek birtakım şeyler yaşanmıştı ama bunlar “Çorum Olayları” diye failsiz, kendiliğinden gelişen, doğal hadiseler olarak ele alınabilecek hadiseler değildi; ortada politik konjonktürün belirlediği bir katliam girişimi vardı ve o girişimin de gerisinde adı sanı belli aktörler bulunmaktaydı.
Bülent Ecevit’in 1978 yılının başlarında hükümeti kurmasıyla birlikte faşist terör gemi azıya almış, Gladio’nun belirleyiciliğinde bir yandan yüzü sola dönük, sosyalist aydınlara, yazarlara, akademisyenlere suikastlar düzenlerken bir yandan da kitle katliamlarına zemin yaratmaya başlamıştı. 1978-80 arası Sivas, Malatya, Maraş ve Çorum’da katliamlar/katliam girişimleri yaşandı. Bu katliamlarda doğrudan halk hedef alındı ve yüzlerce yurttaş katledildi; eğer devrimciler halkla birlikte bir örgütlü direniş sergilemese, ölü sayısı akla hayale gelmeyecek boyutlara ulaşabilirdi.
İşte 1980 yılının Mayıs ayında Çorum'da yaşananlar da bu zincirin bir halkasıydı ve yıllar sonra eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş katıldığı bir televizyon programında bu katliamlara dair konuşurken daha önce pek duyulup konuşulmamış bir bilgi vererek şöyle diyecekti:
Bir gün Amasya Belediye Başkanımız, bana telefon etti. "Buralarda bir Amerikalı geziyor, benden de bir randevu aldı." dedi. "Ne sorarsa not et, bana bildir." dedim. Sonra not etti ve bana gönderdi. Nüfus durumunu, alevi-sünni ayrışmasını soruşturmuş. Bir ihtilaf çıkarsa alevi-sünni arasında mı yoksa işçi-işveren arasında mı sağ-sol çatışması mı olur diye araştırmış. Sanki ihtilaf çıkartacak da neden arıyormuş gibi sorular sormuş.
Program sunucusunun “peki siz ne yaptınız” şeklindeki sorusuna Güneş’in verdiği yanıt ise şöyleydi:
O zamanki Amasya Valisi'ne telefon ettim. İlgilenmesini söyledim. Hatta devlet misafirhanesinde kalsın dedim. Çünkü görüştüğü kişileri söylüyor, hep bu tip tertiplere yatkın kişiler. Kontrol edelim istedim. Bir kaç gün sonra bir cenazeye katılmak için oraya gittim. Bir gazeteci bana "Buralarda bir Amerikalı geziyor, biliyor musunuz?" dedi. Ben de "Biliyoruz ve izliyoruz." dedim. Bunu yayınladılar. Amerikan Büyükelçiliği ayağa kalktı, "Bu sözünü geri alsın, nasıl izler!" diye. Bu adam Maraş olaylarından önce de orada dolaşmış. Ben incelettim, Kıbrıs'ta görevli bir CIA ajanı çıktı. Bu arada Amerikalılar Dışişleri Bakanımız Gündüz Ökçün'ü sıkıştırıyorlar. Bu olayı büyüteceğiz diyorlar. Ben de "Bu adam Türkiye'ye akredite değil, önümüzdeki Bakanlar Kurulu'nda 'istenmeyen adam' ilan edilmesi için başvuracağım." dedim. Bunun üzerine geri çektiler. 12 Eylül darbesinden sonra bir partinin genel sekreterinin randevu defterinde bu Amerikalının ismi çıktı...
Bakanın isim vererek anlattığı üzere Türkiye 12 Eylül öncesi Soğuk Savaş’ın en sıcak cephelerinden birine dönüşmüştü ve bir tür “küresel iç savaş” diyebileceğimiz bu süreçte ABD/NATO, yerli tetikçileriyle işbirliği halinde siyasi cinayetler, suikastlar, sabotajlar ve kitle katliamlarıyla bizzat sahada yer alıyor, komünizmle bu yöntemlerle mücadele ediyordu. ABD’yi, Batı’yı ya da NATO’yu Türkiye’de demokrasinin garantisi olarak görenlerin kör olduğu bir şekilde, bunların Türkiye’deki temel hedefi 1960’ların başından 12 Eylül darbesine uzanan büyük toplumsal uyanışın önünü kesmek, halkın siyasete dâhil olma ve daha eşit bir ülkede yaşama talebini baltalamaktı.
Hikâyenin üzerinden yıllar geçti, reel sosyalizm çözüldü, Sovyetler Birliği dağıldı ama komünizm tehlikesine karşı kurulmuş olan NATO “tehlike bitti” diyerek kendisini feshetmedi; çünkü mesele sosyalizmin yenilgisi değil emperyalizmin varlığıydı ve emperyalizm NATO’ya ihtiyaç duyuyordu. Soğuk Savaş sonrasında NATO kendisini yeniden yapılandırdı, Soğuk Savaş’takinden daha hızlı bir şekilde genişledi, emperyalizmin küresel polis gücüne dönüştü ve yoluna devam etti.
Şimdilerde NATO 3.0 denilerek yeni bir dönemin açılışının sinyalleri veriliyor, bu dönemin açılış toplantısının Türkiye’ye denk gelmesi ise bizim için hayırlı olacağa benzemiyor. NATO 3.0 konsepti, Türkiye’den bakıldığında dünya sisteminin yaşadığı büyük krizi ancak savaşlarla çözebileceği bir yere doğru gitmesiyle, Türkiye’nin düzeninin yaşadığı krizi ancak bu savaşlar için gönüllü olduğunu dünya sistemine ispat ederek çözebileceğine inandığı bir zaman dilimine tekabül ediyor.
Avrupa, ABD’nin kendisine yüklediği NATO’yu taşıma yükünü, başka ülkelere ihale etmek durumunda; evet Avrupa bu yükün finansal boyutunu üstlenebilir ama yaşlanan nüfusundan kaynaklı olarak asker için Türkiye gibi ülkelere ihtiyacı var.
Öte yandan Türkiye’nin Karadeniz’deki varlığı ve boğazlar Rusya’ya karşı, sınır komşusu pozisyonunda olması ve kitlesel göçe karşı tampon pozisyonunda olması ise İran’a karşı düzenlenecek seferler için Türkiye jeopolitiğini Batı açısından bir kez daha vazgeçilmez hale getiriyor.
Sadece bunlar değil, belki de daha önemlisi, Türkiye’nin silah sanayi şu an Avrupa açısından hayati bir öneme sahip ve bu da Türkiye’nin askeri teknolojisinin gelişkinliğiyle değil üretim maliyetleriyle ilgili. Bir ülkenin silah sanayi o ülkenin kapitalizminin mevcut durumundan ayrı ele alınamaz. Batı bugün, düşük maliyetli ve seri silah üretiminde zorlanıyor, savaşların değişen yapısı insansız araçları, çeşitli füze sistemlerini ve top mermilerini öncelikli hale getirirken, Batı’nın bunları ucuza üretme ihtimali yok. Tam da bu nedenle nasıl ki bir zamanlar tekstil gibi sektörler Türkiye gibi ülkelere taşınmışsa, şimdi de silah endüstrisinin en azından bu yeni ihtiyaçlarının Türkiye gibi ülkelerden, hızlı, sorunsuz ve düşük maliyetli bir şekilde tedarik edilmesi hedefleniyor.
Bu ise grevin, sendikanın, toplu sözleşmenin fiilen olmadığı, asgari ücrete mahkûm edilmiş milyonlardan oluşan bir emek rejiminden, her türlü muhalefetin susturulduğu, fiilen seçimsizleştirilmiş bir ülkeden ve fiilen monarşik karakter taşıyan, güvenlikçi/şefçi bir devlet mimarisinden geçiyor.
Batılı dergilere “demokrasi yoksa güvenlik de yok” makaleleri yazarak ya da mahkeme salonlarında NATO zirvesi üzerinden Batılı devletlere “halimizi görün” çağrıları yaparak Batı’nın desteğini alabileceğini zannedenler, diploma iptalinden butlana, yolsuzluk operasyonlarından dokunulmazlıkların kaldırılma ihtimaline, yaşanan her şeyin ABD’nin, Avrupa’nın, NATO’nun bilgisi dâhilinde olduğunu görmüyor ya da görmezden geliyorlar.
Görenler ise belki bugün sayıca azlar, güçsüzler, zayıflar ama başta pazar günü Kızılay’da örneğini gördüğümüz üzere sokakları Deniz’lere çıkaracak olanlar da onlar. Türkiye’nin dört bir yanında ülkenin onurunu da umudunu da geleceğini de onlar temsil ediyorlar. Bu ülkenin bir yarını olacaksa o yarını onlar kuracaklar.